“Anadili”nde Eğitim-Öğretim ve “Anadili” Eğitimi- Öğretimi
Üzerine Makaleler (ARŞİV)
+
“Dün gece bir düş gördüm…” Yada Türkiye’nin Diğer Dilleri Ubıhça
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün,
“İslâm Azınlık dilleri” olarak da tanımladığı, Türk vatandaşlarının geleneksel
olarak kullandığı “dil ve lehçeler”e ilişkin basında sıkça haber çıkmasına
rağmen, “bu dil ve lehçeler” hakkında güncel bilgimiz bulunmuyor. Son nüfus
sayımlarında bu konuda bilgi edinmeyi sağlayacak sorular ne yazık ki sorulmadı.
“Bu dil ve lehçeler”in, yıllara göre hangi bölgelerde kaç kişi tarafından
anadil, ikinci dil, üçüncü dil olarak konuşulduğunu; kaç kişinin “bu dil ve
lehçeler”i öğrenmek istediğini; bu kişilerin siyasî tercihlerini, eğitim
düzeylerini ve kendilerini nasıl tanımladıklarını bilemiyoruz. Bu somut veri
eksikliği ortada olmasına rağmen, çeşitli cenahlarda “bu dil ve lehçeler”e
ilişkin çeşitli sığ tartışmalar yapılmaktadır. Kimilerine göre, “Sevr” özlemi
içindeki bazı çevrelerin kışkırtıcı girişimleri sonucu, alt kimliklere dayalı
eğitim isteklerinin gündeme getirilmesi, Türk ulusunun birlik ve bütünlüğüne
büyük bir tehdit. Kimilerine göreTürkiye’nin de taraf olduğu Lozan Antlaşması,
yalnızca Hıristiyan ve Musevî azınlıkların “kültürel haklar”ını değil, Türk
vatandaşlarının geleneksel olarak kullandığı “dil ve lehçeler”in de varlıklar
ve yaşatılmalarını güvence altına almıştı. Kimileri de “bir yerel dil veya
lehçe”yi ön plana çıkararak, diğerlerini yok saymaktadır. “Bu dil ve
lehçeler”in yaşatılmasından yana olanlar ve buna karşı olanlar “havanda su
dövmek” misali tartışmalar yürütmeye devam ediyor. Bu kişilerin ortak yönleri,
“bu dil ve lehçeler” ile ortak anlaşma dilimiz Türkçe’nin toplumdaki somut
yerini gerçek anlamda tespit edememiş olmalarıdır.
“Bu
dil ve lehçeler”e yönelik politikaların kurucu kadrolar tarafından cumhuriyetin
ilk yıllarında tespit edildiğini somut olarak biliyoruz. “ CHP’nin tek parti
yönetimi”, “ulusal sanayi”nin
“kapitalist üretim ilişkilerini ve kurumları”nı geliştiremedi ve “yerel üretim ilişkileri”ni tasfiye
edemedi. Bu sebeple de dilsel ve kültürel
farklılıkları “doğal” bir “yok oluş süreci”ne sürükleyemedi. Bunun yerine “yerel üretim ilişkileri”ni
değil ; ama, dilsel ve kültürel farklılıkları “doğal olmayan bir yol”la, yani
resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle ortadan kaldırmaya çalıştı. Türkiye’nin
Sovyetler Birliği’ne karşı “Batı” ile müttefikliğe dayanan duruşu, bu vb.
politikaların “İkinci Dünya Savaşı
yılları öncesi ve sonrası” ve “Soğuk Savaş yılları” boyunca harfiyen uygulanmasına
imkân sağladı. TKP’nin 1926 Programının bu yıllardaki uygulamalara somut olarak
karşı çıktığını biliyoruz: “ ... TKP ...
Halk Fırkasının Müslüman azınlıkları zorla Türkleştirmek, Hıristiyan ve Musevî azınlıkları da ezmek
siyasetine her vasıtayla karşı koyar ... TKP,
onlar için hukukta tam bir eşitlik; dillerini kullanmak ve
kültürlerini yayma ve eğitim konularında
tam bir serbestî ... talep eder.” (madde 11)
Manisa Mebusu Mehmet Sabri
Toprak’ın 1938’de verdiği kanun tasarısı çarpıcı bir örnek olarak karşımıza
çıkıyor. Bu tasarı, Türk vatandaşlarının
evlerinin dışında umuma açık yerlerde, her zaman Türkçe konuşmalarını, aksi takdirde 1-7 gün arasında hapis ve 10 ile 100 kuruş
arasında para cezasını öngörüyordu.
Bunların diplomalarına da el konulacak ve doktorluk, öğretmenlik ya da
gazetecilik yapamayacaklardı. Ceza olarak toplanan paraların bir bölümü de
“ihbarcılar”a “ödül” olarak dağıtılacaktı. Yine bu tasarıya göre, Türkçe bilmeyen Türk
vatandaşları bir yıl içinde öğrenmeye mecburdu. Yoksa, onları Türk
vatandaşlığından çıkartılmak bekliyordu.
Çarpıcı bir başka örnek oluşturan
aynı dönemin Antalya Mebusu Rasih Kaplan, Meclis’te şunları söylüyordu:“ ...
Bazı unsurlar pek arsızca hareket ederek Türk milletinin diline hürmet
etmiyorlar. Evlerinde istedikleri dili
konuşabilirler. Fakat umumi yerlerde
... bir kısım Türk vatandaşının konuştuğu Türkçe değildir. Ey vatandaş, eğer Türk vatandaşı isen Türk
diline saygı göster. Karşındaki Türkleri
de rencide etme . ”
Türk vatandaşlarının geleneksel
olarak kullandığı “dil ve lehçeler”e karşı olan uygulamalar “günümüz”e kadar
sürdü. Neden ta başından beri resmî dil ve ortak anlaşma dili Türkçe’nin
yanında “bu dil ve lehçeler”i yaşatmak yerine, bazen konuşulmalarının bile
yasaklanarak, ama çoğunlukla kurumsallaşmaları önlenerek neden yok edilmeye
çalışıldıkları konusuna hiç kafa yorulmadı.
Günümüzde atılan olumlu adımlara
rağmen, bu dillerin hâlâ sahipsiz olduğunu görmekteyiz. Bazen “İslâm Azınlık
Dilleri” bazen de “Yerel dil ve lehçeler” olarak adlandırılan Türkiye’nin
yaşayan dillerinden “Çerkesçe”, “Kürtçe” ve Lazca geçen yılın sonlarında bir
kez daha bir gazete tarafından gündeme getirildi. (Vatan, 23-25 Aralık
2003) Bu vesileyle, çevrelerinin “kanaat
önderleri” olarak kabul edilebilecek kişilerin görüşlerini de, yansıtıldığı
kadarıyla aynı gazeteden öğrenmiş olduk. Somut gerçeklerle bağdaşmayan bazı
açıklamaları gerekli yankıyı nedense hiç uyandırmadı; hiç tepki çekmedi.
Türkiye’de konuşulan Balkan, Kafkasya, Ortadoğu ve/ veya Anadolu kökenli veya
değil bütün “diğer diller”e yaşatılmaları konusunda aynı tavırda olmanın gereği
ortadadır.
“CHP’nin tek parti yönetimi” ve
“Soğuk Savaş yılları” boyunca Türkiye’nin “çok dilli” bir ülke olduğu gerçeği
kabullenilmek istenmedi. Türkçe’nin resmî dil olmasının yanında, “konuşanları
sayıca (daha) az diller” veya “yerel diller”in de varlıklarını sürdürebilmeleri
ve kurumsallaşmalarının, “uluslaşma” önünde bir engel teşkil etmeyeceği dikkate
alınmadı. Bunun yerine, bu dillerin konuşulmaları bile yasaklanarak konuşanlarının
sayısının her geçen gün azaltılması amaçlandı. Bu “yasak diller”, 1920’lerde
esas olarak Türkiye’nin belirli bölgelerinde konuşulurken, günümüzde “doğal”
olan veya olmayan sebeplerden dolayı yaşanan göçlerle Türkiye’nin hemen her
yerinde konuşulmaktadır.
“Konuşanları sayıca (daha) az olan diller”
veya “yerel diller” gündeme geldiğinde kimileri “bu diller”i “bölücülük” sebebi olarak lânse etmeye
çalışmaktadır. Kimileri de “anadil
eğitimi”, “anadilde eğitim” vb.
tartışmaları “Kürtçe” üzerinden yapmaktadır. Oysa ne “bu diller” lânse edilmeye
çalışıldığı gibi “ bölücülük ” sebebidir ne de “Kürtçe” Türkiye’nin tek
“konuşanı sayıca (daha) az dil”i veya “yerel dil”idir. “Bu diller” ülkemizin ve
bütün insanlığın ortak zenginliğidir. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ve
“her türlü olumsuz şart”a rağmen, günümüze ulaşabilme becerisini gösteren “ bu
diller” ister yüz kişilik bir köyde
konuşuluyor olsun, ister çok daha fazla insan tarafından toplu veya dağınık çok
daha geniş yerleşim birimlerinde yaşatılıyor olsun aynı eşitlikte geleceğe
taşınma hakkına sahiptir. “Bu diller” de yaşamalı, geliştirilebilmeli ve
her türlü iletişim araçlarıyla gelecek kuşaklara aktarılabilmelidir .
Türkiye’nin “ çok dilli” bir ülke
olduğu gerçeğinin kabul edilmesi, resmî dil Türkçe’nin dışındaki bu “ yasak
diller ”in de kurumsallaşabilmeleri ve
kendilerini geleceğe taşıyabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması,
toplumun demokratikleşmesine, toplumsal birlik ve barışa şüphesiz önemli bir
katkı olacaktır. (Ubıh Dili; Kuzeybatı Kafkasya
dili. Son Konuşanı Teyfik Esenç’di. O’nun ölümüyle bu dil tek konuşanını da
kaybetmiş oldu. Esenç, Ubıhça gördüğü bir rüyasından sonra şöyle der:“Dün gece bir düş gördüm. Anlatsam da
anlayamazsınız ki !”)
(Ali İhsan Aksamaz, 11 Ocak 2004,
Radikal Gazetesi- RADİKAL İKİ)
+
Türkçe Dışındaki “Anadİllerİ”
Türkiye’de, Türkçe’nin dışında
onlarca “anadili” konuşulmaktadır. Bunlardan
bazıları neredeyse bu coğrafyayla aynı yaşa sahip. “CHP’nin tek parti
yönetimi”, ta başından beri bu dillerin varlıklarını tanımaya yanaşmadı. Bu
dillerin gelişmeleri ve kurumsallaşarak sonraki kuşaklara yazılı olarak
aktarılmaları engellendi. Bütün bunların da ötesinde, bu dillerin o günkü
halleriyle bile konuşulmaları bazı dönemlerde yasaklandı. Bu ülkenin
yurttaşlarının “anadilleri”ni geliştirerek gelecek kuşaklara aktarılmasını çok
gören hakîm siyasî anlayış, yabancı
dilde eğitim yapan okulların açılmasını bütün gücüyle desteklemiş ve bunda bir sakınca görmemiştir. Türkçe’yi “doğal
olmayan yollar”la herkesin “anadili” haline getirmeye çalışan anlayış,
Türkiye’de konuşulan diğer “anadiller”in gelişimini engelleyerek yok olma
noktasına getirmekle kalmamış, Türkçe’nin de yabancı diller etkisine girmesine
hizmet etmiştir.
“CHP’nin tek parti yönetimi”,
“anadiller”i Türkçe’den başka diller olan çocukları ilkokula başladıklarında
hiç bilmedikleri veya çok az bildikleri dil olan Türkçe’yle eğitim- öğretime
zorlayarak, onların travmalar geçirmelerine ve ne kendi “anadiller”ini ne de
Türkçe’yi iyi konuşabilen kuşaklar olarak yetişmelerine sebep olmuştur.
Baskıyla kendi “anadili”nden uzaklaştırılan ve çok iyi öğrenilemeyen bir Türkçe
ile büyüyen bu çocukların öğrenmeleri, düşünmeleri; kendilerini, çevrelerini, ülkelerini ve
dünyayı algılayabilmeleri, değerlendirebilmeleri ve toplumsal üretime lâyıkıyla
katılabilmeleri, başarılı ve mutlu bireyler olmaları ve sonraki kuşaklara rehberlik
edebilmeleri ne ölçüde gerçekleşebilirdi!
Mayasında bu gibi travmalar olan bir toplumun bireyleri, kendilerini
ifade edemedikleri Türkçe’yi yabancı dillere karşı kıskançlıkla günümüzde nasıl
sahiplenebilirlerdi!
Türkiye’de bugüne kadar,
“anadili” eğitim-öğretimi ve/ veya “anadili”nde eğitim-öğretim tartışmaları ne
yazık ki, sağlıklı olarak tartışılıp çözüm yolları üretilememiştir. Kuşkusuz en
önemli sebep, “CHP’nin tek parti yönetimi”nin “soğuk savaş yılları”nı da izleyerek
günümüze kadar ulaştırdığı yasak ve uygulamalarıdır. “Soğuk savaş yılları”nın
sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan nispî özgürlük ortamında da, “anadili” sorunu
sağlıklı olarak tartışılamamış ve çözüm
yolları önerilememiştir. Bunun günümüzdeki bir sebebi, hâlâ etkili olan
“CHP’nin tek parti yönetimi”nin yasak ve uygulamalarıysa, önemli bir diğer
sebep de, konuya bizim olmayan terimlerle yaklaşılması ve “bir ‘anadili’ne
aidiyet fetişizmi”dir.
Siyasî iradenin 1965’te “İslâm Azınlık
Dilleri” ve günümüzde ise, “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel
Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçeler” olarak adlandırdığı Türkçe
dışındaki bu “anadiller” ister yüz kişilik bir köyde yaşıyor olsun, ister çok
daha fazla sayıdaki insan tarafından toplu ve dağınık olarak çok daha geniş
yerleşim birimlerinde yaşatılıyor olsun; geliştirilebilmeli ve her türlü kitle
iletişim araçlarıyla gelecek kuşaklara aktarılabilmelidir. Konuya kafa
yoranlar, her “anadili”ne bu anlayışla
yaklaşma sorumluluğunu asla göz ardı etmemelidir.
(Ali İhsan Aksamaz, 29 Mayıs 2004,
BİRGÜN GAZETESİ)
+
TRT’NİN “ANADİL” YAYINLARI
BAŞLIYOR (MU?)
Geçen hafta içinde TRT yönetim
kurulu toplandı. TRT Genel Müdürünün toplantı sonrasında yaptığı açıklamalara
göre; TRT, Türkçe dışındaki “farklı dil ve lehçeler”de yayın hazırlıklarına
başlamış. Basında yer alan haber,TRT’nin “farklı dil ve lehçeler”de yayın
yapılabilmesi için gerekli altyapı çalışmalarının yürütülmesi konusunun TRT
yönetim kurulu toplantısında oybirliğiyle kararlaştırıldığını duyuruyordu. TRT,
Devlet İstatistik Enstitüsü'yle ortaklaşa çalışarak hangi “farklı dil ve
lehçeler”de yayın yapılacağına da karar verecekmiş. DİE, hangi “farklı dil ve lehçeler”in hangi
yörelerde kaç kişi tarafından konuşulduğunu TRT’ye bildirecekmiş.
TRT’nin, bilgisine başvurarak
yayınlara başlayacağını söylediği DİE, “1965 Nüfus Sayımı”nda, (ki konumuz
bakımından sonucu açıklanan son nüfus sayımdır) Türkiye’de konuşulan dilleri
şöyle sınıflandırıyor:
A. A.
Türkçe,
B. B.
“İslâm Azınlık Diller”i: Abazaca, Acemce, Arapça, Arnavutça, Boşnakça,
Çerkezce, Gürcüce, Kürtçe, Kırmanca, Kırdaşça, Lazca, Pomakça, Zazaca,
C. C.
“Diğer Azınlık Dilleri”: Ermenice, Yahudice, Rumca.
D. D.
“Anglo Sakson Dilleri”: Almanca, Flamanca, İngilizce,
E. E.
“Lâtin Dilleri”: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca,
F. F.
“Slav Dilleri”: Bulgarca, Çekoslavakça, Hırvatça, İsveçce, Lehçe, Romence,
Rusça, Sırpça
G. G.
“Diğer Diller”: Bilinmeyen.
DİE’nin “İslâm Azınlık Dilleri”
olarak sınıflandırdığı dillerin dışında da anadillerinin bulunduğunu
belirtmeliyim. Türkiye’deki nüfus sayımlarında hiçbir zaman dikkate alınmayan,
daha doğru bir söyleyişle yok sayılan dillerden benim şu anda hatırladıklarım
şöyle: Pontusça, Hemşince, Ubıkhça, Vaynakhça (Çeçen-İnguşça), Asetince
(Osetçe), Avarca, Lezgice, Kumukça, Gazi Kumukça (Lakça), Dargice,
Karaçay(lı)-Balkarya(lı)ca, Uygurca, Tatarca, Kırgızca, Kazakça, Özbekçe,
Nogayca. Ayrıca aynı kaderi paylaşan Süryanice de unutulmamalı.
“Kürtçe” denilince, DİE’nin 1965’teki
“bilimsel” sınıflandırmasına göre, Kürtçe mi, Kirmanca mı, Kırdaşça mı, Zazaca
mı dikkate alınacak?
DİE’nin, “Diğer Azınlık Dilleri”
başlığı altında sınıflandırdığı dillerde de, yani Ermenice, Rumca ve “Yahudice”
radyo ve televizyon yayınları TRT tarafından yapılacak mı? DİE’nin yine 1965’te
“Yahudice” diye kastettiği “Ladino” muydu,
İbranice miydi? TRT, yayınını hangi “Yahudice” ile yapacak?!
DİE’nin, özellikle Türkiye’nin
diğer anadilleri konusunda “bilimsel kıstaslar”a uygun olarak çalışmadığı ve
dolayısıyla da bu konudaki verilerinin sağlıklı olmadığı açık. TRT, bu DİE’nin
verilerine göre hareket ederek yayına başlayacak olursa, Türkiye’nin çoğu dili
yine yok sayılmış olmayacak mı?!
TRT’nin Türkiye’nin diğer
anadillerinde yapacağını söylediği televizyon ve radyo programlarının
sürelerinden önce, bu dillerin hangilerinin olacağı ve bu programları hangi
“yetişmiş personel”in hazırlayıp sunulacağı da ayrı bir sorun. Allah’a şükür ki
bir şansımız var! TRT, Hemşince için Ermenistanlı; Pontusça için Yunanlı;
Vaynakhça (Çeçen-İnguşça), Avarca, Lezgice, Kumukça, Gazi Kumukça (Lakça),
Dargice, Karaçay(lı)-Balkarya(lı)ca, Tatarca, Nogayca ve Çerkezce için Rusya
Federasyonundan; Kırgızca için Kırgızistanlı; Kazakça için Kazakistanlı;
Özbekçe için Özbekistanlı; Uygurca için Çinli; Pomakça için Bulgaristanlı;
Acemce için İranlı; Arapça için Suriyeli; Arnavutça için Arnavutluklu; Boşnakça
için Bosna-Hersekli; Kirmanca, Zazaca vb. için
yine Rusya Federasyonundan ve Gürcüce, Lazca, Osetçe ve Abazaca için Gürcistan
lı dilbilimciler ve radyo ve televizyon programcıları istihdam ederek bu sorunu
kısa dönemde çözebilir. Diğer “sorunlu diller” için de bu kısa dönemde benzer
yollar izlenebilir.
Günümüzde anadili sorununun bir
ayağı radyo ve televizyon yayınları ise diğer ayağı bu dillerin eğitim-
öğretimidir. Seksen yıl önce çözümlenebilecek bu anadili sorunu önce yok sayılmış,
sonra çözümü ertelenmiş, şimdi ise uygulamalardan anlaşıldığına göre, “Avrupa Topluluğu”na
hoş görünmek adına bazı ağızlara birer parmak bal çalınarak geçiştirilmeye
çalışılmaktadır.
Diğer yandan sorunun gerçek anlamda çözümü
yolunda adımlar atılabilmesi için, öncelikle bu anadillerle ilgili çalışmalar
yapan vakıf, dernek ve kişilerin katılacağı bir “Türkiye’nin Anadilleri
Kurultayı” düzenlenmelidir. Ardında da bu dillerle ilgili yerli ve yabancı
dilbilimci, eğitimci ve radyo ve televizyon yapımcısı ve sunucularından oluşan
bir “Anadillerini Planlama Kurumu” ihdâs edilmelidir. Bu çalışmaların her türlü
organizasyon ve finansmanı doğaldır ki, Hükümet tarafından karşılanmalıdır.
Özetle; görüldüğü kadarıyla TRT,
Türkiye’nin anadil envanteri konusunda yetkin olmayan DİE’nin vereceği
“bilgiler”e itibar edecek ve bazı “dil ve lehçeler”de televizyon ve radyo yayınları yapacak. Bazı
diller yine yok sayılacak. Bu büyük bir haksızlıktır. İkinci bir engel, bu
radyo ve televizyon programlarını hazırlayacak ve sunacak personelle ilgilidir. Bu sorun bir
haftaya kalmadan, yukarıda belirttiğim ülkelerin bu alanda yetişmiş
personeliyle çözülebilir. Bir üçüncü konu, bu radyo ve televizyon yayınlarının
süresidir. Süre konusunda esnek olunmalıdır. Bir diğer konu yayınlanacak
programların içeriğiyle ilgilidir (bkz.: 25 Ocak 2004 tarih ve 25357 sayılı yönetmelik).
Anadilde radyo ve televizyon
yayınları ve anadilde eğitim-öğretim ve/veya anadili eğitim-öğretimine ilişkin
bütün bu ve şu anda akla gelmeyen benzeri sorunlara ancak “Anadillerini
Planlama Kurumu” gibi demokratik yapılı bir kuruluş çözümler üretebilir. Ayrıca
Sovyetler Birliği ve “Avrupa Topluluğu”nun bu konudaki birikim ve uygulamaları
engin bir kaynaktır. Bunlardan da faydalanılmalıdır. Bu çalışmalara katılacak
kişilerin, her anadiline aynı mesafede duracak ve milliyeti değil, emek ve
yurttaşlık bağlarımızı ön plana çıkaracak tiynetteki kişilerden oluşması bir
diğer önemli noktadır.
(Ali İhsan Aksamaz; 8 Haziran 2004, BİRGÜN GAZETESİ)
+
TRT, Kararını Gözden Geçirmelidir!
TRT, diğer anadillerde radyo ve televizyon yayınlarına
başlamadan önce, Türkiye’nin Türkçe dışındaki anadillerini; Lozan Antlaşması’nda
tanınıp tanınmadıklarına, konuşanlarının sayısına, konuşuldukları yörelere,
yerli veya göçmen olma durumlarına, DİE tarafından tanınıp tanınmadıklarına
veya Türkiye dışında “resmî bir dil” olup olmadıklarına göre
sınıflandırabilirdik. TRT’nin beş anadilde yayına başlamasından sonra, Türkiye’nin
diğer anadillerini bir de “DİE’nin ve TRT’nin tanıdığı anadiller” ve “DİE’nin
tanıdığı ama TRT’nin tanımadığı anadiller” başlıkları altında sınıflandırma
imkânına da kavuşmuş olduk!
Beş anadildeki radyo ve
televizyon yayınları 7 Haziran 2004 Pazartesi günü Boşnakça ile başladı.
Yapılan resmî açıklamaya göre, Boşnakça, Arapça, Kırmançi, Çerkesce ve Zazaca
TRT’nin sırasıyla yayın yapacağı dillermiş. TRT’nin bu dillerdeki yayınları;
içerik, süre, yayınlandıkları saatler vb. açılardan eleştirilebilir. Ancak
öncelikle üzerinde durulması gereken konu, yayın yapılacak dillerin sayısının
neden beş ile sınırlandırıldığıdır.
TRT, “Kürtçe”nin lehçeleri olarak kabul edilen
Kırmançi ve Zazaca dışındaki üç anadilini, yani Boşnakça, Arapça ve Çerkesçe’yi
hangi kıstasları göz önünde bulundurarak yayın yapmak için seçti ? TRT’nin,
DİE’nin verilerini dikkate alarak bu dilleri belirlediği düşünülebilir.
Yurttaşlara anadillerine ilişkin soruların en son 1985 nüfus sayımlarında
sorulduğunu biliyoruz. DİE’nin anadil sonuçlarını açıkladığı en son sayım ise
1965’tekidir. TRT’nin Kırmançi ve Zazaca’nın yanı sıra yayına başladığı
Boşnakça, Arapça ve Çerkesçe ve yayın yapmadığı diğer bazı anadillerini acaba
günümüzde kaç kişi konuşuyor? En son 2000 yılında yapılan nüfus sayımlarında da
anadile ilişkin soru sorulmadığına göre, bu soruya ancak 1965 verileri
üzerinden bir cevap aramaya çalışılabilir.
1965 verileriyle anadili ve ikinci
dili olarak Boşnakça’yı 57.209 kişi; Çerkesçe’yi 106.960 kişi ve Arapça’yı
533.264 kişi konuşuyordu. Yine aynı yıl verileriyle Lazca’yı 81.165 kişi;
Gürcüce’yi 79.234 kişi; Pomakça’yı 57.372 kişi; Arnavutça’yı 53.520 kişi ve
Abazaca’yı ise 12.399 kişi anadili veya ikinci dili olarak konuşuyordu.
Yukarıdaki bu rakamlar, TRT’nin
bir anadilini, konuşanının sayısına göre değerlendirmediğini gösteriyor.
“Kürtçe”nin lehçeleri dışında yayın yapılan Boşnakça, Arapça ve Çerkesçe içinde
bir tek Çerkesçe konusunda Çerkeslerin hassasiyet gösterdiklerini ve uzun bir
geçmişi olan bir çaba içinde bulunduklarını biliyoruz. TRT’nin Boşnakça ve
Arapça yayınlarından sonra, kimi “Boşnak” ve “Arap” “kanaat önderleri”nin çıkıp
ta, “Yahu biz bölücü müyüz ki bizim anadilimizde devlet yayın yapıyor?” veya
“Gençler zaten bu dili bilmez, yaşlıların ise kulakları duymaz, duysa da bir
ayakları çukurda, ne lüzumu vardı!” mealinden traji-komik lâflar ettiklerinin
yazılı ve sözlü basına yansıması, DİE’ni bile ciddiye almayan TRT yönetiminin
ne kadar isabetsiz bir karar verdiğini gösteriyor. Eğer TRT, “Anadolu’ya göçmen
diller”i, yani Boşnakça ve Çerkesçe’yi dikkate alıyorsa, diğer göçmen dilleri
olan Abazaca, Arnavutça ve Pomakça’yı da
dikkate almalıdır. Eğer TRT,”Anadolu’da yerli diller”i, yani Kırmançi, Zazaca
ve Arapça’yı dikkate alıyorsa diğer
yerli diller olan ve Anadolu coğrafyasında tarih kadar eski bir geçmişe sahip
Lazca ve Gürcüce’yi de dikkate almak zorundadır. Lazlar ve Gürcülerin de esas
olarak anadillerinin yaşatılması konusunda uzun yıllara dayanan ciddî
çabalarının bulunduğu biliniyor.
Kuşkusuz her dil kendi doğallığında
yaşama hakkına sahiptir, bu konuda ayrımcı davranmamalıyız. Yine her dil
kurumsallaşarak gelecek kuşaklara aktarılma hakkına da sahiptir. Ancak anadillerinin
yaşatılması konusunda, aydınlarının zahmet edip de Allah için tek satır yazı
bile yazmadıkları anadillerde, TRT’nin yayın yapması oldukça tuhaf! TRT, bu
adımında hangi sâik ile hareket
etmiştir? TRT, yurttaşlık bağlarını erozyona uğratabilecek bu son
anti-demokratik uygulamasından geri dönmeli; diğer anadilleri de dikkate
almalıdır.
(Ali İhsan Aksamaz, 13
Haziran 2004, Radikal Gazetesi- RADİKAL
İKİ)
+
Asparagas Bir Haber
14 Haziran 2004 tarihli
Ortadoğu Gazetesi’nde, “Lazlar’ın Lazca
yayın isyanı” başlıklı bir “haber”
yayınlandı. En temel Türkçe imlâ kurallarından bile bîhaber bir şahısın yazdığı
“haber”, öncelikle Türkçe’siyle insanı çileden çıkarıyor. Örneğin, satır sonuna
gelen “tepkiler” kelimesi, “tepkil-er” şeklinde bölünüyor. Bazen “ana dil”, bazen “anadil” deniyor. Bu şahıs, “yaşayan”
da diyemiyor, bunun yerine “yaşaylan”
demeyi tercih ediyor! Önce, ”…
istemiediklerini …” diye yazıyor. Hatasını görüyor ve düzeltmeye çalışıyor.
Bu sefer de “… istemidiklerini…“ diye
yazıyor. Yani bir türlü “…istemediklerini…” diyemiyor. “Anadilini kaybeden…” yerine
de “Ana diline kaybeden…” diyor.
İlkokul birinci sınıfın ilk
döneminde öğretilen imlâ kurallarını dahî
bilmeyen bir şahıs, nasıl muhabir veya gazeteci olabilir?!
Bir bakıyorsunuz,
Laz ve Lazca gibi terimler bir tırnak içinde, bir olduğu gibi yazılıyor.
“Haber”i yazan şahıs, “Laz kökenli
vatandaşlar” mı desin,“Laz vatandaşlar”
mı desin, “Lazlar” mı desin pek karar
veremiyor! “Doğu Karadeniz’de yaşayan…” ifadesinin “Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan…”
ifadesiyle farklı anlama geldiğinin de farkında değil!
Ortadoğu Gazetesi’nin bu “haber”ini
işin ehilleri incelerse, daha nice Türkçe imlâ hatası bulacaklarına kuşku yok.
Bu gazetenin, Türkçe ve Tarih bilgisinin yanı sıra aritmetik ve coğrafya
bilgisinin de pek zayıf olduğu görülüyor. 8. ve 9. sayfaların yerlerini
karıştırıyor; “Rize”nin “Hemşin ilçesi”nin nerede olduğunu da bilmiyor!
Ortadoğu Gazetesi, Türkçesi
oldukça kıt bir şahıs tarafından masa başında ve pek acemice uydurulduğu belli
olan bu asparagas haberi, Lazların kanaatlerini dile getiriyormuş gibi servis
ediyor. Ancak, “şekil şartları”na uymayı unutuyor! “Haber”i yazan muhabir belli
değil! Üstelik, bu belli olmayan “muhabir”in, konuştuğu kişi veya kişiler de
nedense yine belli değil! Hem belli olsalar ne fark eder ki?!
Bir an için, bu “haber”e inanalım
ve gerçekten de, (bazı “Kürt” ve “Çerkesler”in istemediği gibi) bazı Lazların
da kendi anadillerinde TRT’nin yapacağı yayını istemediğini kabul edelim. Böyle
bir durumdan, bütün Lazların aynı kanaatte olduğu sonucu nasıl çıkartılabilir
ki?! Bir referandum mu yapılmıştır?
Türkiye’de yaşayan Lazların tamamı bir referandumda, TRT’nin Lazca yayın
yapmasına “hayır” mı demiştir? Yapılmayan referandumların sonuçlarını, işine geldiği
şekilde ilân etme yetkisini Ortadoğu Gazetesi nereden alıyor? Demokratik bir
hakkın kullanımını önlemek için “haber” yapmak yakışıyor mu? Bu tavır gazeteciliğe de, meslek ciddiyetine
de, hukuka da aykırı değil mi?
Gazete, bir yandan TRT’nin yetkililerine,
“Bakın, Lazlar, anadillerinde TRT’nin
yayın yapmasına karşı” demeye çalışırken, diğer yandan da, (“Soğuk Savaş
yılları”nın alışkanlığıyla olacak) Lazlara aklınca aba altından sopa göstermek
istiyor.
Lazca sadece
“haber”de belirtilen yörelerde konuşulmuyor.
Lazca, "Doksanüç Harbi"nden (1877-1878) sonra Osmanlı yönetimi
dışında kalan topraklardan göç ederek Akçakoca, Karamürsel, Sapanca, Düzce,
Yalova vb. muhacir yerleşim merkezlerinden oluşan “diaspora”da yaşayan Lazlar
tarafından da konuşulmaktadır.
Gazete,
DSP-MHP- ANAP Hükümetinin yaptığı kısmî demokratik düzenlemelerin ardından, AKP
Hükümetinin kısıtlı da olsa TRT’de anadil yayınlarını başlatmasını
hazmedemiyor. Lazların, TRT’de Lazca, “Kürtçe” ve Çerkesçe yayınlara karşı
oldukları yalanını da yazarak, farklı anadilleri olan insanlar arasına aklınca
nifak tohumları ekmeye ve birbirlerine karşı
kışkırtmaya çalışıyor.
Ortadoğu Gazetesi, Mustafa
Kemal’in, 1 Mayıs 1920’de Meclis’te
yaptığı konuşmayı hatırlasın : “ ...
Burada maksut olan ve meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir.
Yalnız Çerkes değildir. Yalnız Kürt değildir.
Yalnız Laz değildir. Fakat
hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmumadır.
Binaenaleyh bu heyet-i aliyenin temsil
ettiği, hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiği
emeller, yalnızca bir unsur-u İslâma
münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden
mürekkep bir kitleye aittir. ”
Nazım Hikmet’e de kulak versin;
“Arheveli İsmail“in şahsında, Lazların Kurtuluş Savaşı’na katkılarını şöyle
anlatıyor:
“ ...
Ve çok uzak
çok uzaklardaki
İstanbul limanında
gecenin bu geç vakitlerinde
kaçak silâh ve
asker ceketi yükleyen Laz t
a k a l a r ı
hürriyet ve
ümit
su
ve rüzgârdılar.
... “
Türk Dil
Kurumu, Basın Konseyi, Gazeteciler Cemiyetleri ve Hukuk Kurumları, bu “haber”
karşısında sessiz kalmamalı; Türkçe’yi imlâ hatasız yazamayan, demokratik bir
hakkın kullanımını önlemek için aklınca asparagas haber yapan, oldukça gecikmiş
ve kısıtlı da olsa yurttaşlarına anadillerine ilişkin “kültürel haklar”
sağlayan Anayasa ve yasaların ilgili maddelerini açıkça ihlâl eden Ortadoğu
Gazetesi’nin dikkatini çekmelidir.
(Ali İhsan Aksamaz, 22 Haziran 2004, BİRGÜN GAZETESİ)
+
Bİr “Haber”İn “Türkçe”sİ
TRT’nin
Lazca yayın yapmamasıyla bağlantılı son güncel gelişmelere değinmeden önce, Lazlar
hakkında kısaca bilgi vermenin, faydalı olacağını düşünüyorum.
“Kolh”lardan, “Laz” adıyla ilk
bahseden 1. yüzyıl tarihçisi
Plinius olmuştur. 2. yüzyıl tarihçisi Arrianus zamanında Lazlar, (günümüzde Apkhazeti sınırları içinde kalan) Sokhumi’den başlamak üzere “Trabzon”a kadar
olan bölgede yaşamaktaydı. Roma / Bizanslıların
“Laz” dedikleri bu insanları Gürcüler ve Abhaz-Abazalar “Megrel” olarak
adlandırır. Günümüzde ise, Türkiye ve Gürcistan ’da yaşayan ve Müslüman
olanları “Laz ”, yalnızca Gürcistan ’da yaşayan ve Hıristiyan olanları ise “ Megrel ” adıyla özdeşleşmiştir. Roma / Bizanslıların “Lazika” dedikleri krallıklarına Gürcüler ve
Abhaz-Abazalar “Egrisi” der. Bu krallık,
bugünkü Apkhazeti , Megrelya
(Samegrelo), İmereti, Acara, Guria’yı
içine alıyordu.
1461’e kadar “Trabzon
Krallığı”nın yönetimi altındaki “Lazia
Teması”nda yaşayan Lazlar, “Rum”
yönetimiyle çatışma içindeydi. Bu durum, Lazları
Osmanlıların “doğal” müttefiki
haline getiriyordu. “Trabzon
Krallığı”nın Osmanlıların eline geçmesinden sonra da Lazlar “özerklik”lerini koruyabilmiş ve yerel derebeylerinin
yönetiminde yaşamışlardır. Bu “ özerklik ”, görünürde Hıristiyan, özde Pagan olan Lazların, süreç içinde İslâmiyeti kabul
etmelerinde kuşkusuz önemli bir faktör
olmuştur.
Osmanlı yönetimindeki “Lazistan
Sancağı”nda yaşayan Lazlar, 19.
yüzyıldaki “Osmanlı-Rus Savaşları” ve Birinci Dünya Savaşı sırasında
Osmanlı Devleti’ne tam bir bağlılık göstermişlerdir. Osmanlı Devletinin, Çarlık
Rusyası karşısındaki her yenilgisi ve toprak kaybı, Lazları kitlesel göçlerle
yüz yüze bıraktı. Marmara Bölgesindeki
günümüz “diaspora” sı, işte böyle oluştu. “1915”te ise, Çoruh Vadisinde yaşayan 52 000 Müslüman Acar ve Lazdan yalnızca 7.000’inin hayatta kalabilmesi nüfus
kayıpları konusunda önemli bir örnek teşkil eder. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması
sonucunda da aynı coğrafyadan “zorunlu” kitlesel kopuşlar yaşanacaktı.
Lazların Kurtuluş Savaşı’na
bağlılığı da tamdı. İşgal İstanbul’undaki yeraltı mukavemet faaliyetlerine
aktif olarak gönüllü katılmaları, silah ve mühimmat temini ve bunların
Anadolu’ya takalarla kaçırılmasında Lazların kan ve teri nasıl inkâr edilebilir
ki?!
Kurtuluş’tan sonra, Lazca’nın
geliştirilerek gelecek kuşaklara kurumsal olarak aktarılması şöyle dursun, bazı
dönemlerde konuşulmasının bile engellenmeye çalışıldığını biliyoruz. Yıllar
sonra Türkiye’nin diğer anadilleri için tam bir umut doğdu derken, bu kez de TRT’nin
haksızlığına uğranılıyor; Abazaca ve Gürcüce ile birlikte Lazca yayın da
yapmıyor.
Bu gelişmeler sırasında gözler, parlamento
üyesi ve anadilleri Abazaca, Gürcüce veya Lazca olan veya en azından o
anadillerini konuşan ailelerden gelen milletvekillerini arıyordu. Basına
yansımasa da, yine de bu milletvekillerinin çeşitli teşebbüslerde bulundukları
umut ediliyor!
İşte tam da bu hayal kırıcı ortamda, Rize eski milletvekili Mehmet Bekâroğlu, bir basın açıklamasıyla
yüreklere su serpti. 9 Haziran’daki açıklaması, gerektiği kadar etki yapmadı.
Televizyon kanalları ilgi göstermedi; kendisiyle görüşmeler yapılmadı. Oysa,
basın mensupları Bekâroğlu’nun bu açıklamasının ardından, kendisine en azından
Lazca ve Gürcüce haberleri TRT’de kimin hazırlayıp sunacağı, bu konuda Gürcistan
Cumhuriyeti’nde Gürcüce ve Lazca
alanında yetişmiş dilbilimci, program yapımcıları ve spikerlerden nasıl
faydalanılabileceği gibi konularda da sorular yöneltebilirlerdi.
Bekâroğlu’nun yaptığı haklı
çıkışının, anadilleri Lazca olan diğer politikacılar tarafından da bir şekilde
takip edilmesi söz konusu olabilirdi. Bu ise “bazıları” tarafından hoş
karşılanmıyor, bunun önünün kesilmesi isteniyordu. Bir mesaj verilmeliydi!
Bekâroğlu’nun açıklamasının hemen
ardından, Milliyet Gazetesi gibi “Türkiye’nin diğer anadilleri”ne saygıyla
yaklaştığı gözlenen bir gazetede, 13 Haziran 2004 tarihinde oldukça kısa, ancak
“işin ehli” tarafından “özenle” hazırlanmış “Lazlar,
özel yayına karşı” başlıklı bir
“haber” yayınlandı.
Bu “haber” ertesi günü, çok kötü
bir Türkçe ile allanıp pullandırılmış olarak Ortadoğu Gazetesi’nde de
yayınlandı. Milliyet Gazetesi’nin “haber”i bu yönüyle de ilgi çekici!
Lazca’nın,
“93 Harbi”nden (1877-78) sonra Akçakoca, Karamürsel, Sapanca, Düzce, Yalova vb.
yerleşim birimlerinde oluşan “Laz diasporası”ında toplu olarak yaşayan yurttaşlar
arasında da, ekonomik sebeplerden dolayı gerek Doğu Karadeniz Bölgesi’nden
gerekse de belirtilen bu “diaspora”dan
göç edip İstanbul gibi büyük şehirlerde dağınık olarak yaşayan yurttaşlar
arasında da konuşulduğunu göz ardı eden bu “haber”in kim veya kimlerle
konuşularak hazırlandığı belli değil! Bu “haber”i kimin yaptığı belli değil!
“Haber”in “mahrec”i de belli değil! Hem
bütün bunlar belli bile olsa, sayıları milyonla ifade edilen insanlar
arasından, varsa bazı insanların Lazca yayına karşı olmaları, bütün Lazların
tavrı gibi değerlendirilebilir mi? Hepsinden de önemlisi, yasaların tanıdığı
bir hakkın, hak tanınanlardan bazılarına kullandırılmaması yönünde bir gazete
kamuoyu oluşturulması için “haber” yapar mı? Böyle bir durumda yapılan iş
gazetecilik olur mu?! “Uzman işi” bu “haber”, Milliyet Gazetesi’nin bu konudaki
çizgisine uymamasına rağmen, nasıl yayınlandı?! Bu gazetenin yetkilileri acaba
bunun farkında mı? Bu “haber”e göre; TRT’nin Lazca yayın yapması ayrımcılıkmış!
Bu “haber”, yalnızca bütün Lazlar TRT’nin Lazca yayın yapmasına karşıymış gibi
göstermekle kalmayıp, Lazları “Kürtçe” ve Çerkesçe yayınlara karşıymışlar gibi
de gösteriyor. Böylelikle Kürt ve Çerkeslerle Lazlar arasına düşmanlık
tohumları da saçılmak isteniyor. Böyle “haber” olur mu?
Bu “haber”in, Bekâroğlu’nun açıklamasının hemen ardından
yayınlanması sebebiyle, ilk bakışta O’na bir cevap olduğu değerlendirilebilirse
de, asıl hedef Lazca ‘dır. Bekâroğlu’nun açıklamasında Lazca’nın yanı sıra
Gürcüce’yi sahiplenmesi de, “haber”i hazırlayanın hoşuna gitmiyor. İki kardeş
dil, yani Lazca ve Gürcüce yan yana görülmek istenmemektedir.
Bekâroğlu’nun demokratik hakkını kullanmak için yaptığı açıklamanın ardından
yayınlanan bu ”haber”, bu gerçeği bir kez daha açığa vurmuştur. Açıklamasının
hemen ardından, önce Milliyet Gazetesi’nde sonra da Ortadoğu Gazetesi’nde çıkan
bu “haber”, Lazca’nın tutarlı savunuculara ve dostlara her zamankinden daha
fazla ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Ali İhsan Aksamaz, 4
Temmuz 2004, Radikal Gazetesi- RADİKAL İKİ)
+
Osmanlı’nın SON DÖNEMİNDEKİ Sİyasî Parti
Programlarında ANADOLU’nun Anadİllerİ
Eğitim Sen, tüzüğünün 2. maddenin
“b” şıkkında yer alan, “ (Eğitim Sen) …
bireylerin anadillerinde öğrenim
görmesini ve kültürlerini geliştirmesini savunur.” ifadesinden dolayı
yargılanıyor. Bu gelişme beni, bu sendikanın 1997’de yayınladığı kitaptan, çok
önceden aldığım notları tekrar gözden geçirmeye sevk etti. Bu notları, Eğitim
Sen ve “anadil” konusu güncel olduğundan sizlerle de paylaşmak istedim.
Sözünü ettiğim kitap İsmail
Aydın’ın bir çalışması ve “Eğitim Sen Yayınları Güncel Sorunlar Dizisi”nden
yayınlandı. “Siyasî Parti ve Hükümet Programlarında Eğitim- Öğretim &
Öğretmenler (1908- 1997)” başlıklı bu çalışma Cumhuriyet öncesi bazı siyasî
parti programlarında “anadili” konusuna ilişkin yaklaşımlarını da aktarıyor.
“Anadili”nin pek açık bir tanımının yapılmamış olduğu bu siyasî parti
programlarda şu terimlerle karşılaşıyoruz: “Kavim dili”, “azınlık dili”,
“yöresel dil”, “diğer halkların kendi dilleri”, “yörenin dili”, “yöredeki nüfus
çoğunluğunun dili”, “yörenin anadili” vb. Yine bu siyasî parti programlarında,
“anadili” eğitim-öğretiminin mi, yoksa
“anadili”nde eğitim-öğretimin mi
hedeflendiğinin açık olmadığını da
görüyoruz. Bu siyasî partiler, programlarında
ister “anadili” eğitim- öğretimini, ister “anadili”nde eğitim-öğretimini kastetmiş olsunlar, bütün bunları hangi
personelle ve kendilerini yetiştirecek hangi kurumlarla yapacaklarını da yine
belirtmiyorlar. İsmail Aydın’ın bu çalışmasının yanı sıra, ilk baskısı Doz,
ikinci baskısı Çiviyazıları Yayınları’ndan çıkan Fuat Dündar’ın “Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar”
başlıklı kitabının anadil konusuna ilgi duyanlara önemli katkılar sunacağını da
belirtmek isterim.
İttihat ve Terakki Fırkası’yla
başlayalım. Bu partinin 1909 Programının 9. maddesi şöyle diyor: “Özgür eğitim-öğretim partimizin ilkesidir.
Osmanlı vatandaşı özel okul açmakta, öğrenim görmede özgürdür. Osmanlı
ülkesindeki tüm okullar devletin gözetim ve denetiminde olacaktır.
Uygulayacakları programlarda birliktelik Maarif Bakanlığınca sağlanacaktır.
İlkokul parasız ve zorunludur. Anaokullarında Türkçe öğretim yapılırken
ilkokullarda eğitim her kavmin kendi dilinde yapılacaktır. İlkokulların
masrafları ile öğretmenlerin maaşları yöre ve cemaatlere ait olacaktır.
Devletin eğitim gideri olarak topladığı vergiler mahalli bütçelere
devredilecektir…”
İttihat ve Terakki Partisi’nin
1913 Programının 41. maddesi de şöyle diyor:
“Eğitim görmek her Osmanlı vatandaşının hakkıdır. Özel ve Cemaat Okulları
devletin gözetim ve denetimine tabidir. Devlet okullarında ilköğretim zorunlu
ve parasızdır. Türkçe resmi dil olarak
okutulurken, her azınlık kendi diliyle de eğitim verebilir…”
1908’de kurulmuş olan “Osmanlı
Ahrar Fırkası”nının Programın 19.
maddesi konuya şöyle yaklaşıyor:
“İlköğretim zorunludur. Bütün genel ve özel okullarda eğitim dili Türkçe’dir.
Yöresel dil ikinci planda yer alacaktır.”
1909’da kurulmuş olan Osmanlı
Demokrat Fırkası Programının 9. konuya şöyle yaklaşıyor: “Ayrılıkçı
girişimleri taşımamak koşuluyla ilkokullarda yöresel dil (Anadili)
kullanılacaktır...”
1910’da kurulmuş olan Ahali Fırkası programının 16 maddesi konuya
şöyle yaklaşıyor: “Devletin resmî dilinin
Türkçe olması nedeniyle okul ve medreselerde Türkçe eğitimine devam
edilecektir. Devletin resmî dininin İslam olması nedeniyle de Arapça öğretimine
özel önem verilecektir. Diğer halkların dillerinde eğitim yapmaları
serbesttir.”
1911’de kurulmuş olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası ise, programının
20. maddesinde şunları yazıyor:” Köy
okullarında ve genel olarak ilkokullarda eğitim yörenin diliyle (anadilde)
yapılacaktır.
1912’de kurulmuş olan ve kurucuları arasında Türkçü (Turancı) görüşleriyle bilinen Yusuf
Akçora’nın da bulunduğu Millî Meşrutiyet Partisi, programının 33. maddesinde şu
görüşlere yer vermektedir: “… Bütün ilkokul, ortaokul ve İlköğretmen
okulları özel kanunlarla il Genel Meclislerine devredilecektir.
İlköğretim parasızdır. Zorunlu ilköğretimin fiili olarak
uygulanılmasına çaba gösterilecektir.
Her nahiye merkezinde ilkokul binalarının önem sırasına göre
yapılmasına öncelik verilecektir. Yöredeki ilköğretim o yöredeki nüfus
çoğunluğunun diliyle yapılacaktır.
Ancak devletin resmî dili olan Türkçe de bu okullarda mutlaka
öğrenilecektir. İlk ve ortaokullara öğretmen yetiştiren Darülmuallimler ihtiyaç
ölçüsünde açılacaktır.”
1918’de kurulmuş olan Teceddüt
Fırkası, programının 113. maddesinde konuya ilişkin yaklaşımını şöyle ifade
ediyor: “Devlet ilkokullarında resmî dil
öğretimi zorunlu olmakla birlikte yörenin anadilinde öğretim yapılacaktır.”
“CHP’nin tek parti yönetimi”,
ulusal sanayinin kapitalist üretim ilişkileri ve kurumlarını geliştiremedi.
Yerel üretim ilişkilerini tasfiye edemedi. Yerel üretim ilişkilerinin ortaya
çıkarmış olduğu ve beslediği dilsel ve kültürel farklılıkları “doğal” bir yok
oluş sürecine sürükleyemedi. Bunun yerine dilsel ve kültürel farklılıkları
doğal olmayan bir yolla, yani resmî ideoloji ve tarih tezleriyle ortadan
kaldırmaya çalıştı. “CHP’nin tek parti yönetimi” ve “Soğuk Savaş yılları” boyunca
Türkiye’nin “çok dilli” bir ülke olduğu gerçeği kabullenilmek istenmedi. Türkçe’nin
resmî dil olmasının yanında, “konuşanları sayıca (daha) az diller” veya “yerel
diller”in de varlıklarını sürdürebilmeleri ve kurumsallaşmalarının, “uluslaşma”
önünde bir engel teşkil etmeyeceği görülmedi. Üstelik bazı dönemlerde, bu
anadillerin konuşulmalarına yönelik baskılar bile uygulandı.
Eğitim Sen’in,
Türkiye’nin diğer anadilleri konusundaki bu anlamlı mücadelesi, herkesi
düşündürmeli ve birlikte bu anadilleri için somut adımlar atılması için bir
fırsat olarak değerlendirilmelidir. Eğitim Sen de, TRT’nin yayın yapmadığı
diğer anadillerinde de yayın yapılması için kampanyalar açmalı, bu dillerde
sözlük ve çocuklar için masal kitapları hazırlanması için gönüllü çalışma
grupları oluşturmalıdır.
(Ali İhsan Aksamaz; 23 Temmuz
2004, BİRGÜN GAZETESİ)
+
Anadil Yönetmelikleri
ve Gerçek
Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde
DSP-MHP-ANAP Hükümetinin hazırladığı “Çeşitli
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
İlişkin Kanun”un (Kanun No:
4771; Kabul tarihi: 03.08.2002- Resmi Gazete: 09.08.2002/ 24841) yürürlüğe girmesinin
ardından, “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında
Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkındaki
Yönetmelik” ( Resmi Gazete: 20.09.2002/ 24882) ve “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve
Lehçelerde Yapılacak Radyo ve Televizyon Yayınlar Hakkındaki Yönetmelik”
(25.01.2004/ 25357) de yürürlüğe girdi. Oldukça uzun başlıkları olan bu
yönetmeliklerden ilki için ben, bu makalemde, “Kurs Yönetmeliği”, diğeri için
de “Radyo-TV Yönetmeliği” ifadelerini kullanacağım.
Öncelikle her iki yönetmeliğin
başlığında geçen ifadelere dikkat çekmek istiyorum. “… Günlük Yaşamlarında…” ne anlama geliyor? Dil, günlük yaşam
dışında başka nerelerde kullanılabilir ki, bu ifadeye ihtiyaç duyulmuş? “… Geleneksel Olarak Kullandıkları…”
ifadesi de oldukça ilginç. Bu ifadeyi yazanlara sormak lâzım: Ne kadar
Geleneksel? Örneğin, Anadolu’nun yerli dilleri Arapça, Gürcüce, Hemşince ,
Kırmanci, Lazca, Pontusça, Rumca, Süryanice, Zazaca vb. anadiller kadar mı geleneksel?! Yoksa
Anadolu’ya göçmen Abazaca, Adığece, Arnavutça, Boşnakça, Çeçence, İnguşça,
Kabardeyce, Karaçay(lı)-Balkar(lı)ca, Kumukça, Ladino, Lakça, Pomakça vb.
anadiller kadar mı geleneksel?!
“… Farklı Dil ve Lehçeler…”
ifadesi ise, bu yönetmelikleri yazanların oldukça paradoksal bir
yaklaşım içinde olduklarını gösteriyor. “Dil”
ve “lehçe” kavramlarının oldukça
göreceli kavramlar olduğunu belirtmeliyim. Konumuzla bağlantılı olarak
sorarsak, bir anadilinin dil mi, lehçe mi olduğuna kim, nasıl karar veriyor?
Örneğin, Kırmanci ve Zazaca dil mi, lehçe mi? Hangisi hangisinin lehçesi?
Çeçence ve İnguşça ile ilgili aynı soru sorulabilir? Ladino, İspanyolca’nın mı,
Türkçe’nin mi, İbranice’nin mi lehçesi? Ya Adığece, Kabardeyce ilişkisine ne diyeceğiz?
Abazaca ile Abhazca ilişkisi nasıl açıklanacak? Dil ve lehçe ilişkisine göre,
Gürcüce ile Lazca, Hemşince ile Ermenice, Pontusça ile Rumca arasındaki ilişki
nasıl tanımlanacak?
Kuşkusuz bu tür düzenlemelerde
kanun ve yönetmeliklere bir başlık verilmeli. Anadillerle ilgili bu
yönetmeliklerde, “Türkiye’nin Diğer
Anadilleri” başlığı en uygun başlık olarak kabul edilebilirdi. Gerek “Kurs Yönetmeliği” ve gerekse de “Radyo-TV Yönetmeliği”nde en başta da,
yine “Farklı Dil ve Lehçeler” ifadesi
yerine, bu anadiller tek tek sayılmalıydı. Eğer şeklî ifadelerin dışında bir
takım sınıflandırmalara ihtiyaç duyuluyorsaydı, bu anadiller “yerli-göçmen”, “toplu olarak- dağınık olarak konuşulanlar”, “Nüfus sayımlarında yer alan- hiç yer almamış” gibi veya
konuşanlarını (“tahminî” ) sayısına
göre vb. sınıflandırılabilirdi.
Genel olarak Kurs
yönetmeliklerinin işi zora koşucu, kısıtlayıcı, şekilci, bürokrasiye önem verir
özellikte olduğunu biliyoruz. “Amaç” bölümündeki 1. madde, yönetmeliğin amacını
şöyle açıklıyor: “Bu Yönetmeliğin amacı,
Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı
dil ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin 8/6/1965 tarihli ve 625 sayılı Özel
Öğretim Kurumları Kanununa göre açılabilecek özel kursların açılış, işleyiş ve
denetim esaslarını düzenlemektir.”
Başta, bu “dil ve lehçeler”in adları yazılmalıydı. Yine bu “dil ve lehçeler”, madem konuşuluyor,
neden ve kimlere öğretileceği de açıkça belirtilmeliydi!
Bu yönetmeliğin “en ilgi çekici” maddesi, “Görevlendirme” ilgili olan 7. madde.
Şöyle diyor: “Açılmasına izin verilen
kursta; müdür, müdür yardımcısı, öğretmen ve usta öğretici ile diğer personel
görevlendirilir.
Çalışma izni verilecek
personelin, 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Özel Öğretim
Kurumları Yönetmeliğinde belirtilen nitelik ve koşulları taşıması, Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olması, Talim ve Terbiye Kurulunca belirlenen nitelik ve
koşullara sahip olması gerekir.
Görevlendirilecek
personele 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununun 23 ncü maddesi ve Milli
Eğitim Bakanlığına Bağlı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliğinin ilgili madde
hükümlerine göre çalışma izni verilir…”
Bu madde,
bu kadar açıklamada bulunmasına rağmen, anadillerini bilmeyen insanlara ders
verecek öğretmenlere ilişkin somut bir bilgi vermiyor. Yakın zamana kadar yok
sayılan dillerde ders verecek öğretmenlerin nereden sağlanacağı açıkça
belirtilmeliydi.
“Kurs Yönetmeliği”, derslerde kullanılacak
alfabe ve ders materyallerine ilişkin de bilgi vermiyor. Örneğin derslerde “Kuzey
Kafkasya Dilleri”nin yazımında (Kuzey Kafkasya’da olduğu gibi) “Kiril Alfabesi”ni, “Güney Kafkasya Dilleri”nin yazımında (Gürcistan ’da olduğu gibi) “Kartuli Anbani”yi ve Zazaca ve Kırmanci dillerinin yazımında,
(Orta Doğu’da olduğu gibi) “Arap
Alfabesi”ni kullanmayı da isterlerse, ne olacak? Ya da “o bölgelerde” hazırlanmış kitapları aynen veya küçük
değişikliklerle kullanmak isterlerse, yetkililerin tavrı ne olacak? Bütün
bunlar, bu yönetmelikte yer alabilirdi. Bu yönetmeliğin, yurttaşların
gerçekliklerinden hareketle değil, bürokrat zihniyetle ve üstelik de baştan
savma hazırlandığının bir göstergesidir.
“Kurs yönetmeliğinin” başlığı gibi bu
yönetmeliğin başlığı da aynı eleştirilerimizin muhatabı. Ancak bu yönetmeliğin
içeriği daha da ”ilginç”. Bu yönetmeliğin 5. maddesinde yer alan, “Bu dil ve lehçelerde sadece yetişkinler
için haber, müzik ve geleneksel kültürün tanıtılmasına yönelik yayınlar
yapılabilir.” ve “Bu dil ve lehçelerin öğretilmesine yönelik
yayın yapılamaz.” ifadesi, yıllarca
yasaklanan anadillere sözde özgürlük vermek için hazırlanan bu yönetmeliğin
nasıl yasakçı bir zihniyet taşıdığını gösteriyor. Çocukları, ruhen ve bedenen
gelişmeleri konusunda korumayan, gerekli tedbirleri almayan bir anlayış, bu
çocukları anadillerine karşı, vebadan uzak tutmaya çalışır gibi davranmakta,
kafalarda bugün bile karantinalar oluşturmaya çalışmaktadır. Anadilde radyo-TV
yayınlarını yalnızca “yetişkinlere” yönelik bir çizgide tutmaya çalışmak nasıl
bir ruh halinin tezahürüdür?! Çocuk yetişkin olmayacak mı? Yetişkin bir
zamanlar çocuk değil miydi? Günümüzün yetişkini, çocukluğunda anadilinin
konuşulmasının bile çeşitli şekillerde yasaklandığını bilmiyor mu? Günümüzün
çocuğu, ileride yetişkin olunca bu “komik uygulamaları” sorgulamayacak mı?
Yine aynı maddede yer alan,” Kamu ve özel ulusal yayın lisansı sahibi
radyo ve televizyon kuruluşları, bu dil ve lehçelerdeki yeniden iletim konusu
yayınları da dahil olmak üzere; radyo kuruluşları günde 60 dakikayı aşmamak
üzere haftada toplam beş saat, televizyon kuruluşları ise günde 45 dakikayı
aşmamak üzere haftada toplam dört saat yayın yapabilirler.” hükmü ise süre
açısından da bir kısıtlayıcılık göstergesidir.
Aynı maddedeki, “Bu dil ve lehçelerin öğretilmesine yönelik
yayın yapılamaz.” şeklindeki vurgu üzerinde uzunca düşünmeyi gerektiriyor.
TRT’nin eğitim-öğretime ayırdığı televizyon kanallarından biri,”TV 4”, İngilizce, Fransızca,
Almanca öğreten yayınlar yapıyor. Ama bu ülkenin yurttaşlarının kendi
anadillerini öğrenmelerine ve geliştirmelerine yönelik yayınların yapılması
daha baştan engellenmeye çalışılıyor. Doğaldır ki, TRT’nin TV ve radyo
kanallarında, bu saydığımız Batı Dilleri de, İspanyolca, Rusça, Çince de ve
diğer Batı dilleri de öğretilebilmelidir.TRT’nin TV ve radyo kanallarında Türkiye’nin diğer
anadilleri de öğretilebilmelidir. Bu ülkenin yurttaşlarının anadilleri TRT’nin
TV ve radyo kanallarında öncelikle öğretilmelidir!
5.
madde “altyazı ve tercüme konusunda ise şöyle diyor: “Bu dil ve lehçelerde yeniden iletim konusu yayınlar dahil, televizyon
yayını yapan kuruluşlar bu yayınlarını içerik ve süre açısından bire bir olmak
kaydıyla, Türkçe alt yazıyla vermekle veya hemen akabinde Türkçe tercümesini
yayınlamakla, radyo yayını yapan kuruluşlar ise programın yayınlanmasını
takiben Türkçe tercümesini yayınlamakla yükümlüdür.”
Bu kadar kısıtlayıcı hükümler
getiren bir yönetmeliğin, “Türkçe
tercümesi…” ile neyi kastettiğini
açıkça belirtmesi gerekirdi! Örneğin; tercümeler 1930’ların Türkçesi’yle
yapılırsa ne olacak?!
Yarın bir gün, bir uluslararası
firma, bu anadillerinden birinde veya hepsinde reklam hazırlayıp bu
anadillerdeki programlar kuşağında yayınlatmak isterse ne olacak? Yönetmelik bu
konuya değinmeyi unutmuş!
8. maddede yer alan ifade ise
yurttaşlara güvenmemenin açık bir tezâhürü: “…
Yayın kuruluşları farklı dil ve lehçelerde yaptıkları yayın süresince stüdyo
düzeni, mevcut logo, ses efekti ve tanıtıcı ses işaretleri dışında simgeler yer
vermemekle yükümlüdürler. Gerektiği takdirde, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin
simgesi niteliğindeki görüntü ve işaretler kullanılabilir.”
Geçici 1. madde ise “teknik bir
konu”ya değiniyor: “Türk vatandaşlarının
günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin
izleyici-dinleyici profili belirleninceye kadar bu dil ve lehçelerdeki yayın
sadece kamu ve özel ulusal yayın kuruluşları tarafından yapılır.
Üst Kurul ülke çapındaki talepler yanında, gerekli araştırmalar yaptırarak
izleyici-dinleyici profili çıkarır.”
Burada geçen “ulusal yayın” tanımı, “tanımlar”
bölümünde şöyle açıklanıyor: “Bütün
ülkeye yapılan, radyo, televizyon ve veri yayını…” Aynı bölüm, “Bölgesel Yayın” kavramını da tanımlıyor:” Birbirine komşu en az üç il ve en çok bir
coğrafi bölge alanının asgari yüzde yetmişine yapılan radyo, televizyon yayını…” “Yerel Yayın” ise şöyle tanımlanıyor: ” Mülki taksimat itibarıyla en az bir ilçe (
merkez ilçe dahil) veya bir ilin alanının en az yüzde yetmişine yapılan radyo,
televizyon ve veri yayını.”
“İzleyici-dinleyici profili”
hangi kıstaslara göre çıkartılacak? Türkiye’nin bütün anadillerinin şu ya da bu
oranda ülkenin hemen her yerinde
konuşulduğunu biliyoruz. “İzleyici-dinleyici profili” çalışmalarından, anadiller
aleyhine çıkacak her türlü sonucun birçok bakımdan şaibeli olacağına kuşku yok.
Bu yönetmelik çerçevesinde TRT, beş anadilde 7 Haziran 2004 Pazartesi günü
radyo ve TV yayınlarına başladı Bu anadiller TRT’nin yayın sırasına göre
şöyleydi: Boşnakça, Arapça, Kırmançi, Çerkesce ve Zazaca . TRT’nin bu
anadillerdeki yayınları; içerik, süre, yayınlandıkları saatler vb. açılardan
eleştirilere uğradı. Ancak öncelikle üzerinde durulması gereken konu, yayın
yapılan anadillerinin sayısının neden beş ile sınırlandırıldığıdır. TRT’nin
neden Abazaca, Arnavutça, Gürcüce, Pomakça, Lazca gibi anadillerinde de radyo
ve TV yayını yapmadığı çok yazıldı, çizildi. Yurttaşlar bu konuda dilekçe
haklarını da kullandılar, ama TRT hep sessiz kalmayı tercih etti.
Öncelikle önemli olan TRT’nin,
yani devletin, radyo ve televizyonda Türkiye’nin yaşayan diğer anadillerinde
yayın yapmasıdır. Bugüne kadar “Siyasî Otorite” tarafından yok sayılan; değil
kurumsallaşmaları, bazı dönemlerde konuşulmaları bile engellenen bu
anadilleriyle otoritenin barışması ve hataların tamiri yönünde adımlar atılması
önemli bir başlangıç olacaktır. TRT, yayın yaptığı anadillerin sayısını olması
gerektiği sayıya çıkartmalıdır. Bunu yaparken, programların içeriği, süresi,
yayınlanma süresi, sunuluş şekilleri, yayın saatleri vb. konularda bu
anadillerden yana olumlu düzenlemelere gitmelidir.
Türkiye’nin diğer anadilleri
denilince, akla birçok soru geliyor. Bunlardan biri, Türkiye’nin kaç tane diğer
anadiline sahip olduğudur. Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmenin bile
oldukça zor olduğu aşikârdır. Çünkü, resmî anlayış, “Türkiye’nin diğer
anadilleri” gibi bir sosyal gerçekliği, yönetmeliklerin ruhundan da anlaşıldığı
gibi tanımamaktadır. Bunun yanı sıra, “Muhalif Kesimler”in de bu konuya ilişkin
değil somut çözüm projeleri, kökü çok eskilere dayanan böyle bir pedagojik özlü
bir demokrasi sorununun bulunduğuna dair bir tespitleri bile yoktur; yeri
geldiğinde sloganik ve ajitatif birkaç cümle ve
“Ustalar’dan alıntılar”la o andaki durumlarını kurtarma çabasındadırlar.
Türkiye’nin diğer anadilleri
konusunda öncelikle yapılması gereken, böyle pedagojik özlü bir demokrasi
sorunun bulunduğunun “Siyasî İrade” tarafından tespit edilmesi, ardından da bu
sorunun çözümü için projeler üretecek yerli ve yabancı uzmanlardan
komisyonların oluşturulmasıdır. Ancak böylelikle bu anadillere yıllardır
yapılan haksızlıkların önlenmesi yolunda kalıcı adımlar atılabilir ve bu
anadillerin kurumsallaşarak gelecek kuşaklara aktarılmaları sağlanabilir.
Günümüzdeki somut uygulamalarla
ilgili olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin imzacısı olduğu ve dolayısıyla da
uygulayacağını taahhüt ettiği, anadilleri konusuyla direkt bağlantılı
uluslararası antlaşmalar, sözleşmeler vb. açısından gerek “Kurs Yönetmeliği”
gerekse “Radyo-TV Yönetmeliği”nin “Hukuk”a uygunluğunun irdelenmesi, kuşkusuz
Baro ve “Hukukçular”ın bilgi alanına giriyor. Böylelikle, bu yönetmelikler
çerçevesinde, “Anadil Kursları”na yönelik Millî Eğitim Bakanlığı’nın
uygulamaları ve “Türkiye’nin diğer anadillerindeki radyo-TV yayınlarına”
yönelik TRT Genel Müdürlüğü’nin
uygulamaları “Hukuk” açısından değerlendirilebilecek ve varsa hukuk dışı
uygulamalardan sorumlu kişi ve kurumlar hakkında tez elden yasal işlemlerin
başlatılması için zaman kaybedilmemiş olacaktır.
Konuya taraf olan vakıf, dernek
ve kişilerin de içinde yer alacağı özerk yapıdaki bir“Anadillerini Planlama Kurumu” bir nüve olarak çalışmaları
başlatabilir. Anadilleri ile ilgili bütün çalışmaları tek elden yürütecek böyle
bir kurum öncelikle oluşturulmalıdır. Bu kurum, anadillere ilişkin olarak
demokratik özlü ve telâfi edici genel bir yönetmelik hazırlamalıdır. Bu bağlamda,
”anadil sorunu”, anlaşılır ve bizim olan terimlerle tartışılmalı ve bu alanda
bir literatür oluşturulmalıdır.
Daha sonra öncelikle,
“Türkiye’nin diğer anadilleri envanteri” çıkarılmalıdır. Bu yapılırken,
yalnızca Türkçe ile hiçbir akrabalığı olmayan ve sıklıkla bu makalemde adını
andığım anadilleri değil, Azerice, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca, Uygurca
gibi “kimileri” tarafından Türkçe’nin lehçeleri sayılan diller de dikkate
alınmalıdır. Biliyoruz ki, nüfus sayım sonuçlarında adı geçen anadillerin en az
iki katı kadar daha anadili Türkiye’de konuşulmaktadır; bunlar, ad olarak ve
kullanıldıkları yöreler olarak tespit edilmelidir. Oluşturulacak ilgili
komisyonlar bu anadilleri için “Latin Alfabesi”ne dayanan alfabeleri
oluşturmalıdır. Ardından da, ilk aşamada en az on bin kelimelik temel Türkçe
kelime dağarcığı tespit edilmeli ve buna göre bu anadillerin sözlükleri
oluşturulmalıdır. Bu sözlükler (varsa diğer alfabeleriyle ve) Latin alfabesine
dayalı alfabeleriyle yayınlanmalıdır. Yapılacak yazılı, sözlü ve görsel
yayınlar mümkün olduğunca bu sözcük dağarcığına dayanmalıdır. İlk etapta
ilköğretim birinci sınıf öğrencilerinin düzeylerine uygun masal kitapları ve
çizgi filmler radyo ve TV yayınlarında da kullanılabilecek şekilde
hazırlanmalıdır.
Bütün bunlarla eşzamanlı olarak,
bu anadillerle ilgili çalışmaları yürütecek, yani; masal kitapları, ilköğretim
öğrencilerinin düzeylerine göre “sosyal bilgiler” ve “fen bilgisi“ vb.
kitapları, çizgi filmler, tiyatro eserleri, radyo- TV programlarını hazırlayıp
sunacak, gazete ve dergileri yayınlayacak personelin yetiştirilmesi
sağlanmalıdır. Bu personelin yetişmesinde, bu anadillerle ilgili ve/ veya
çalışmalar yapan ülkelerin akademik personelinden de faydalanabilir.
Ancak, bütün bu personelin yetişmesi ve
alanlarında çalışmalar yapması ve oluşacak demokratik tartışma ortamından
sonra, “anadil eğitim- öğretimi mi?”, “anadilde eğitim- öğretim mi?”
tartışmalarının da, anadil kurslarının da, radyo-TV yayınlarının da bir anlamı
olabilir. Gerek bu konularda personel yetiştirilmesi gerekse de yazılı, görsel,
işitsel vb. her türlü materyalin hazırlanmasındaki bütün harcamalar, kuşkusuz ilgili
devlet kuruluşları tarafından karşılanmalıdır. Bu şekilde hareket edildiğinde
ve konuşanlarının sayılarına bakılmaksızın, Türkiye’nin konuşulan bütün diğer
anadillerine aynı mesafede durularak yürütülecek çalışmalar, demokratikleşme
yolunda önemli kazanımlar sağlayabilir, yurttaşlık bağlarının pekiştirilmesine
katkıda bulunabilir ve “etnik” aidiyetleri temel alan örgütlenmelerin önüne
geçebilir.
(Ali İhsan Aksamaz, 6
Eylül 2004, Ülkede Özgür GÜNDEM Gazetesi)
TENGİZ ABULADZE’nin pişmanlığı
“CNBC-E”de saat 22:00’de
gösterilen filmleri elimden geldiğince kaçırmamaya gayret ederim. 24 Mayıs 2004
Pazartesi akşamı, bir kanaldan diğerine “zaping” yaparken, “Repentance” adlı
bir filmin yine aynı saatte gösterime gireceğini öğrendim. Daha zaman vardı,
bir kanaldan diğerine tekrar dolaşmaya başladım.
Neden sonra tekrar “CNBC-E”ye
döndüğümde, bir adamın afiyetle pasta yediği sahneyle karşılaştım. Film
başlamıştı. Doğrusunu isterseniz, adından dolayı filmin İngiliz veya Amerikan
yapımı olduğunu zannettim ilk önce. Diyaloglar başlayınca filmin bir “Batı
Dili”nde olmadığını anladım. Çok
geçmeden de filmin az çok aşina olduğum bir dilde olduğunu fark edince yerimden
sıçradım. Gözlerim, kulaklarım daha da açıldı. Kan dolaşımım hızlandı. Gözlerim
buğulandı.
Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyordum. Bu,
Türkçe alt yazılı Gürcüce bir filmdi. Bütün dikkatimi toplayarak filmi izlemeye
başladım. Bir yandan filmde söylenenleri
anlamaya diğer yandan da “diğer sinemalar”la bir karşılaştırma yapmaya
çalışıyordum. Ben bir sinema eleştirmeni değilim, ama Gürcistan Sineması’nın
ulaştığı noktanın beni şaşırttığını belirtmeliyim.
Başta nasıl filmin Gürcistan Sineması’na
ait olduğunu bilmiyorsam, filmin sonunda da ne yönetmeni ve ne de yapım yılı
hakkında bilgim vardı.
Ertesi gün ilk işim oturduğum
semt olan Fatih’teki bir internet kafeye gitmek oldu. Amacım film hakkında
biraz bilgi toplamak ve bana esas olarak diliyle duygulu anlar yaşatan bu film
hakkında yine diliyle ilgili bir makale yazmaktı.
“CNBC-E”nin internet sitesine
girdim ve film hakkında bilgi almaya çalıştım. 1984 yapımı imiş. Yani 20
yaşında olan bir film. “Sovyet” sansürüne uğramış. Film ancak 1987 yılında gün
ışığına çıkabilmiş ve Cannes’da jüri özel ödülünü almış (ki bu benim umurumda
bile değil). Filmin yönetmeni ise Tengiz Abuladze. Filmin konusu hakkında da
aynı sitede kısaca şu bilgi veriliyor: “Stalin
ile Hitler arası despot bir politikacı vali Varlam Aravidze öldüğü zaman oğlu
büyük bir ideolojik kavga ortasında kalır.”
Amacım, filmin diline yani
Gürcüce’ye dikkat çekmek. Gürcüce, Gürcistan ’ın resmî dili. Yine Gürcüce,
Türkiye’de yaşayan Gürcü ve “Çveneburiler”in
de dili. Türkiyeli Gürcü ve “Çveneburiler”den kaçının önceden bu filmden
haberi oldu, bilmiyorum. Haberi olup da filmi izleyen Türkiyeli Gürcü ve
“Çveneburiler”den kaçı bu dili anladı, onu da bilmiyorum.
Gürcüce, kendi alfabesiyle kendi
doğal coğrafyasının çok önemli bir bölümünde Sovyet yönetiminin sağladığı
imkânlarla bugünkü düzeye ulaştı. Eğer Gürcistan , 1921’de Sovyetler Birliği’ne
katılmayıp da “Batı şemsiyesi” altına girseydi, bugüne ulaşabilir miydi? Bu
durumda Gürcistan Gürcücesi,
Türkiye’deki Gürcüce’nin haline mi
gelirdi? Bunu da şimdi bilmek mümkün değil. Zaten bu konuyu tartışmanın da
kimseye pek faydası yok. Ancak, Sovyetler Birliği’nin 15 birlik cumhuriyetinden
biri olan Gürcistan Sovyet Sosyalist
Cumhuriyeti’ne, diğer cumhuriyetlere olduğu gibi, Sovyet yönetiminin
“yönlendirilmiş evrim” ile eğitim, sağlık, mesken, iş güvenliği vb.
konularda sağladığı imkânlar
unutulmamalı. Sovyet yönetiminin Dil politikası unutulmamalı.”Doğal” olan
gelişmelerin sonucu değil, sağlanan imkânlarla Gürcistan Gürcücesi, Türkiye Gürcücesi’nin durumuna
düşmemiştir.
Dediğim gibi konumuz dil. Ben bu
konuda bir karşılaştırma yapmak ve
Türkiye’deki Gürcüce’nin ve diğer kardeş dillerin durumuna dikkat çekmek
istiyorum.
Biraz gerilere dönüp Gürcüce gibi Türkiye’nin
diğer anadillerinin kendi doğal konuşulma alanlarında ne gibi baskılarla
karşılaştıklarını hatırlamakta yarar var. Bilindiği gibi, “CHP’nin tek parti
yönetimi”, ta başından beri Türkiye’nin
Türkçe’den başka diğer anadillerinin varlıklarını tanımaya yanaşmadı. Bu dillerin
gelişmeleri ve kurumsallaşarak sonraki kuşaklara yazılı olarak aktarılmaları
engellendi. Bütün bunların da ötesinde, bu dillerin o günkü halleriyle bile
konuşulmaları bazı dönemlerde yasaklanmaya çalışıldı. “CHP’nin tek parti
yönetiminin anlayışı” günümüze dek ulaştı. Bu ülkenin yurttaşlarının
anadillerini geliştirerek gelecek kuşaklara aktarılmasını çok gören bu anlayış, anadilleri Türkçe’den başka
diller olan çocukları, ilkokula başladıklarında hiç bilmedikleri veya çok az
bildikleri dil olan Türkçe’yle eğitim- öğretime zorlayarak, onların travmalar
geçirmelerine ve sonradan ne kendi anadillerini ne de Türkçe’yi iyi konuşabilen
kuşaklar olarak yetişmelerine sebep oldu.
Türkiye’nin Türkçe’den başka
anadilleri, yani Gürcüce gibi dilleri, “siyasî irade” tarafından 1965’teki
nüfus sayımında “İslâm Azınlık Dilleri” başlığı altında sınıflandırıldı. Bu
diller günümüzde ise, “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel
Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçeler” olarak sınıflandırılıyor. Hatta bu
sınıflandırmayla, 20.09.2002 tarih ve 24882 sayılı ve 25.01.2004 tarih ve 25357
sayılı “uygulanmayan” yönetmelikler bile çıkmıştı. “Çeşitli kanunlarda
değişiklik yapılmasına ilişkin 4771 sayı ve 03.08.2002 tarihli kanun” da (Resmi
Gazete: 09.08.2002- 24841) aynı sınıflandırmayı kullanıyordu. “Bu dil ve
lehçeler” hakkında güncel bilgimiz bulunmuyor. 2000 yılındaki son nüfus
sayımlarında bu konuda bilgi edinmeyi sağlayacak sorular ne yazık ki sorulmadı.
“Bu dil ve lehçeler”in, yıllara göre hangi bölgelerde kaç kişi tarafından
anadili, ikinci dil, üçüncü dil olarak konuşulduğunu; kaç kişinin “bu dil ve
lehçeler”i öğrenmek istediğini; bu kişilerin siyasî tercihlerini, eğitim
düzeylerini ve kendilerini nasıl tanımladıklarını bilemiyoruz.
Bu hafta içinde TRT yönetim
kurulu tarafından yapılan bir açıklamada, TRT'nin Türkçe dışındaki “farklı dil
ve lehçeler”de yayın hazırlıklarına başladığı duyuruldu. Basından öğrendiğimize
göre,TRT’nin “farklı dil ve lehçeler”de yayın yapılabilmesi için gerekli
altyapı çalışmalarının yürütülmesi TRT yönetim kurulu toplantısında
oybirliğiyle kararlaştırılmış. Ayrıca TRT, Devlet İstatistik Enstitüsü'yle
ortaklaşa çalışarak hangi “farklı dil ve lehçeler”de yayın yapılacağına da
karar verecekmiş. Bu “farklı dil ve lehçeler”den hangi dillerin kastedildiği de
kimse tarafından bilinmiyor. Ayrıca TRT televizyonunun haftada iki saat, otuzar
dakika ve TRT radyosunun da haftada dört saat, kırk beşer dakikalık “anadil”de
yayın yapacağının belirtilmesi de “dağ fare doğurdu” şeklinde bir yorumu gerektiriyor.
Yurttaş alarak vergi ödeyen ve
askerlik hizmetini yerine getiren insanların doğuştan sahip oldukları ve
yıllarca kullanmaları engellenen haklarının veriliyormuş gibi yapılması, bunun
da “hassas” dakika hesabıyla sanki bir lütûfmuş gibi lânse edilmesi, “CHP’nin
tek parti yönetimi anlayışı”nın hâlâ hakim olduğunun hazin bir göstergesidir.
Ta başta, Türkiye’nin Gürcüce
gibi diğer anadillerinin gelişimi
engellenmeseydi, bugün Türkiye’nin dilsel ve kültürel zenginliği nasıl olurdu?
“İki-dillilik” Sovyet yönetiminin kuşkusuz en
önemli başarısıdır. Rusça, tüm “Sovyet Coğrafyası”nın ortak diliydi. Bu durum
uygulanan politikalarla gerçekleşti. Hem “o Coğrafya”nın diğer dilleri Rusça’dan beslendi hem de Rusça
gelişti ve kültürler birbirlerini destekledi. İşte Gürcistan ’ın Gürcücesi o
koşullarda gelişti. “Tek-dillilik” i dayatan “CHP’nin tek parti yönetimi
anlayışı” ise “Batı Dilleri”nde eğitime göz kırpmakla bile kalmadı, Türkçe’yi
de çeşitli etkiler altına çekti.
Tengiz Abuladze’in filmi,
çevrildiği yıllarda hangi mesajı vermek istediyse istesin; ”Sovyet Yönetimi”,
bu filme karşı o zaman ne tavır takınmış olursa olsun, bütün bunlar ancak ve
ancak Sovyet yönetiminin Gürcüce’yi yüceltmesi sayesinde olmuştur. Gürcüce, 70
yılda işte bu noktaya ulaşmıştır. Gürcüce, Gürcistan ’da Rusça ile gelişmiştir.
Türkiye’de ise, Türkçe ile diğer
anadilleri arasında bir ilişki kurulmadı.Türkçe, diğer anadilleri besleyemedi.
Türkçe olması gereken ölçüde gelişemedi, fakir kaldı. Kültürler birbirlerinden
beslenemedi. Türkçe’yi de kendi anadilini de iyi konuşamayan bir kitle oluştu.
İşte bütün bunlardan dolayı, günümüzde Türkiye’deki “dil sorunu” yalnızca
Gürcüce gibi anadillerini yaşatma sorunu
değil başlı başına, aynı zamanda ortak anlaşma dili Türkçe’nin de yaşatılması
sorunudur da.
Bugün başlanırsa, Tengiz
Abuladze’ye 20 yıllık bir mesafeyle ne zaman yetişilir, bunu ancak Türkçe ve
diğer anadillere olan saygı belirleyecektir. En önemli engel, “CHP’nin tek
parti anlayışı”dır. Her alanda olduğu gibi “dil alanı”ndaki bu engel
aşılmalıdır. Bu olmazsa Gürcüce gibi
anadilleri yok olmakla kalmayacak, Türkçe’nin de “Batı Dilleri” karşısındaki
çöküşü daha da hızlanacaktır. (Bu makale, TRT Arapça, Boşnakça, Çerkesçe,
Kırmanci ve Zazaca yayına geçmeden önce, 25 Mayıs 2005 tarihinde kaleme
alınmıştır.)
(Ali İhsan Aksamaz; ÇVENEBURİ
DERGİSİ, Nisan- Eylül 2004/3 - 52-53. Sayısı)
+
(Önerilen Okumalar: Ali İhsan
Aksamaz, “Yine Geldi 21 Şubat/ Xolo Komoxtu 21 K̆undura", 21 II 2012, yusufbulut.com/ suryaniler.com/ sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “CHP, TRT ve Lazca”, circassiancenter.com.tr;
Ali
İhsan Aksamaz, “Türkiye’deki Anadiller”, circassiancenter.com.tr; Ali İhsan
Aksamaz, “Türkiye’nin Anadil Zenginliği”, circassiancenter.com.tr; Ali İhsan
Aksamaz, “Şu Bizim Sahipsiz Lazca”, circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz,
“Kültürel Zenginliğimizin Farkında Olamayışımız”, circassiancenter.com.tr; Ali
İhsan Aksamaz, “Beyin Fırtınası: Anadil(in)de Fırtına”, circassiancenter.com.tr;
Ali İhsan Aksamaz, “Acilen Türkiye’nin Anadilleri Kurumu” Oluşturulmalı”, circassiancenter.com.tr;
Ali İhsan Aksamaz: “Anadillerin “ağız, şive, lehçe ve diyalekt”
farklılıklarını öne sürenler, bu anadilleri küçümsemek için bunu yapıyorlar”, cherkessia.net)
aksamaz@gmail.com
https://sonhaber.ch/anadili-egitimi-ogretimi-uzerine-makaleler-arsiv/
https://www.circassiancenter.com/tr/anadilinde-egitim-ogretim-ve-anadili-egitimi-ogretimi-uzerine-makaleler/