23 Ocak 2022 Pazar

“2- 3 kuşak sonra Adigece’yi Türkiye’de konuşacak kimseyi bulamayacaksınız!”

 

 

 


 

 

“2- 3 kuşak sonra Adigece’yi Türkiye’de konuşacak kimseyi bulamayacaksınız!”

 

(Ön açıklama: Kafkasya’yı; Çerkeslerin kimler olduklarını; Kafkasya’nın jeo-stratejik, jeo-politik vb. açılardan hiç değişmeyen önemini; 1908 Meşrutiyet ilânının Kafkasya’daki halklara etkilerini; (Kuzey Kafkasya) Dağlı Halkları Cumhuriyeti’ni; “Çerkes” Cumhuriyetlerinde “Çerkes” dil(ler)inin günümüzdeki durumunu; Ethem Bey’i; Kafkas Halkları Federasyonu girişimini; “Çerkes”  dil(ler)inin günümüzde Türk devlet okullarında seçmeli ders olmasını vb. konuları Çerkes aydınlarından Kuban Seauhmann ile konuştum. Ali İhsan Aksamaz)

+

Ali İhsan Aksamaz: Okuyucularımızın, konuşacağımız konulara ya tamamen yabancı ya da kafalarının bu konularda çeşitli sebeplerden dolayı büyük ölçüde karışık olduğunu göz önünde bulundurarak sorularımı cevaplayacağınızı ümit ediyorum. Aydınlar arasında bazı etnik ve coğrafi adlandırmalarda farklı yaklaşımlar bulunduğunu biliyoruz. Bu sebeple bazı adlandırmaları tırnak içinde kullanma ihtiyacı hissediyorum.  Söyleşimizde, “Kafkasya”da  yaşanmış önemli olay, olgu ve süreçleri kronolojik bir sıra ile, ancak etnik, dinî ve ideolojik aidiyet ve önyargılarımızın etkisinden uzak ve mümkün olduğunca da objektif olarak değerlendirmemizin okuyucularımız açısından oldukça bilgilendirici olacağını düşünüyorum. Öncelikle, “Kafkasya” dediğimiz zaman, size göre, hangi coğrafya anlaşılmalı? Biliyorsunuz, bazı araştırmacı ve aydınların bu konuda farklı yaklaşımları var. Bazıları, “Kafkasya” adlandırmasının yalnızca Kuzey Kafkasya coğrafyası için kullanılması gerektiğini; bazıları da  “Kafkasya” denildiği zaman, hem Kuzey hem de Güney Kafkasya’nın anlaşılması gerektiğini söylüyorlar. Bir başka kesim yazar ve aydın ise,  bu coğrafya için “Kafkasya” adlandırılmasın değil de “Kafkas/lar” adlandırılmasının kullanılmasının daha doğru olduğunu söylüyorlar. Siz bu adlandırmalar ve kapsadığı coğrafya/lar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kuban Seauhmann: Kafkasya, tüm dünyada Kafkas dağlarının güney ve kuzey bölümünde kalan bölgeye verilen addır. Yani, Kafkasya sınırları içinde kalan ülkeler; Kranodar Krai, Adigey, Karaçay-Çerkessk, Kabardey-Balkar, Osetya, Kalmukya, İnguşya, Çeçenya, Dağıstan, Abhazya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’dır.
Türkiye’de yaşayanlar için ise, kafasında kalpakla yaşayan her çoğrafya “Kafkas”tır! Yani Azeri de Kafkas’tır, Kazak da hatta hatta Kars bile! Hele bir de o cağrafyada “Kazaska” oynanıyorsa, orası “katıksız Kafkas”tır! “Kafkasya değil Kafkaslar” tartışması tam bir deli saçması absürtlüktür. Avrupa deyince Almanya, Fransa, Hollanda; “Avrupalar” deyince İspanya, Portekiz, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Çekya demek gibi bir şey!

Ali İhsan Aksamaz: Kimlerin “Çerkes” olarak adlandırılması gerektiği konusunda, “Çerkes” aydınları arasında bile farklı yaklaşımlar bulunduğu için “Çerkes”i tırnak içinde kullanma ihtiyacı hissediyorum. Bunu bilmenizi isterim.  “Çerkes” adlandırması ilk olarak kimler tarafından kimleri tanımlamak için kullandı? Günümüzde “Çerkes”, “Kafkasya” ve diğer ülkelerdeki hangi halk(lar)ı tanımlamak için kullanılıyor; kullanılmalı?  

Kuban Seauhmann: Çerkes sözcüğünün ilk kullananların Adigeler olmadığı yüzde yüz doğru bir bilgi. Anavatanda yaşayanlar kendilerine hala Adige derler. Kimin ilk kullandığı konusunda çok değişik iddialar var. Zaten Çerkes sözcüğü deforme edilerek günümüze gelmiş. Ancak, Çerkes sözcüğü de Kafkas gibi. Sokaktan bir insanı çevirip sorsanız Kafkasya’da yaşayan herkes Çerkes’tir. Bu durumun baş sorumlusu da ne yazık ki kendimiziz. Dünya üzerinde kendi orijinal adını kullanmayıp, başkasının koyduğu adı kullanan tek diasporayız. Oysa bizim asıl adımız Adige!
Ayrıca Çerkes adı, Türkiye’de politik anlamda çok önemli. Rus- Osmanlı ilişkilerinden, Rus-Türkiye ilişkilerine kadar, Kafkasya’dan kaçıp Türkiye’ye gelmiş halklara “Siz akrabasınız” denilerek "Kafkas-Çerkes” adı altında örgütlendirilip Rusya’ya karşı gerektiğinde kullanılmak üzere elde tutulmaktadır. Oysa bir Adige ile bir Çeçen’in ya da Avar’ın akrabalığı, bir İngiliz ile bir Çinli akrabalığı kadardır! Diaspora mantığına göre; İngiliz de çay düşkünü, Çinli de, o zaman akrabalık olmalı!
Kafkasya’daki cumhuriyetler dışında, gerek Türkiye gerek dünyada Çerkes tanımı orada yaşayan her halk için kullanılıyor. Artık o kadar kanıksanmış ki, diasporada yaşayan çoğu Adige, kendini her ortamda Çerkes olarak tanımlıyor.
Anavatandakiler kendilerine Adige demeye sonsuza kadar devam edecekler, diasporadakiler de 5-6 kuşak sonra bulundukları topraklarda hangi ulus yaşıyorsa o adla yaşamlarına devam edecekler. Türkiye’deki Türk, Ürdün’deki Arap! Hatta günümüzde bile tanıdım Adigelerin yüzde 60’ı kendini Türk olarak tanımlıyor. Ünlü simalar içinde onlarca isim var, oranı oradan da hesaplayabilirsiniz.

Ali İhsan Aksamaz: Geçmişte de, bugün de “Çerkesler”in yaşadığı coğrafya jeo-stratejik, jeo-politik vd. açılardan çok büyük bir öneme sahip.  Çarlık Rusyası, “Kafkasya”da tam hâkimiyet sağlayana kadarÇerkes” kabilelerinin yaşadığı coğrafyanın, o günkü dünya ticaret yolları açısından önemi neydi? “Çerkes” kabilelerinin, Kırım Hanlığı ile ilişkileri ne düzeydeydi? Daha sonra, Çarlık Rusyasının bölgedeki tam hâkimiyetiyle, dünya ticareti açısından o coğrafyanın önemi neden azaldı? O dönemlerde “Çerkes” kabilelerinin hem kendi aralarındaki ve hem de bölge dışı “büyük ülkeler”le ilişkileri nasıl gelişti?  O dönemlerde “Çerkes” kabilelerindeki üretim, mülkiyet, paylaşım ilişkileri konusunda da katkıda bulunur musunuz?  

Kuban Seauhmann: Geçmişte de, günümüzde de Adigelerin yaşadığı coğrafya jeo-stratejik, jeo-politik vb. açılardan çok büyük bir öneme sahip düşüncenize katılmıyorum. Bu kendisine önem atfetme hastalığıdır. Dünya üzerinde, gerek geçmişte gerek günümüzde bana bir tek ülke gösterin ki jeo-stratejik, jeo-politik vb. açılardan çok büyük bir öneme sahip olmasın!
Karadeniz’e sınırı olan bir tek Adigey mi vardı?
Adigeler, kendilerini hiçbir alanda geliştiremediler. Bunun nedenleri apayrı ve çok uzun bir konu. Hâlâ da geliştiremiyorlar. Geçmişteki Kırım Hanlığı ile ilişkileri, bugün Türkiye diasporasının Rusya ile ilişkileri ile aynıydı. Yani tek kelimeyle ilkeldi. Diplomasi bilmeyen, politika bilmeyen, ekonomi bilmeyen, sosyoloji bilmeyen, dünyadan bihaber bir topluluğun ayakta kalması olası mı?
O nedenle, hâlâ sizin bize sorduğunuz sorular geçmişle ilgili. Sizi suçlamıyorum. Microsoft’u biz Adigeler kurmuş olsaydık, TOYOTA otomobillerinin yaratıcısı ve üreticisi biz olsaydık, Mozartlarımız, Vivaldilerimiz olsaydı, Real Madrid gibi futbol takımlarımız olsaydı, 600 yıllık üniversitelerimiz olsaydı; siz bana farklı sorular sorardınız. Ama ne yazık ki, uyduruk kahramanlık öyküleriyle desteklenmiş, uyduruk bir tarihe sahibiz.

Tek övünebildikleri dans olan bir halkız! Gerçi danslarımız da oryantalleşti, akrobatlaştı ama ne gam!

Ali İhsan Aksamaz:  Günümüzde, Türkiye’deki “Çerkes” aydınlarının “tabu” konularından biri de Şeyh Şamil. Bazı “Çerkes” aydınları, Şeyh Şamil’i sahipleniyor. Bazı “Çerkes” aydınları ise, Şeyh Şamil’i “gerici ve İngiliz emperyalizminin yandaşı” olarak görüyor ve tamamen reddediyor. Şeyh Şamil ve mücadelesini o günkü dünya ve bölge dengeleri açısından değerlendirir misiniz?

Kuban Seauhmann: Şeyh Şamil, o dönemin Bağdadi’siydi (IŞİD’in başı). Bir aydının Şamil’i sahiplenmesi, onun aydın değil diasporanın Doğu Perinçek’i olduğunun göstergesidir! Yani Şeyh Şamil’den anti-emperyalist yaratılamaz! Adamın kendi emperyal amaçlıydı zaten.
Şeyh Şamil dünya dengesini değiştirebilecek ne bilgiye ne de yeteneğe sahipti. O nedenle bırakınız dünyayı, Kafkasya bölgesinde Dağıstan ve Çeçenya dışında hiçbir etkisi olamadı. Bir tek Türkiye diasporasında 1960’lı yıllarda propaganda amaçlı adı sıkça kullanıldı. O kadar. O günlerde doğan diaspora çocuklarına Şamil adı verilirdi. Günümüzde artık daha çok kendi halkının orijinal isimleri kullanılıyor. Anti parantez; Şamil’in Adigelikle uzaktan yakından alakası yoktu. Kendisi Avar’dı.

Ali İhsan Aksamaz: Ülkemizde1908 Meşrutiyetinin ilânı mücadelesine her milliyetten aydınımız destek verdi. 1908 Meşrutiyeti sonrası ülkemizde görülmemiş bir özgürlük havası esti. Aydınlarımız hem ortak vatan duygusuyla hareket edip Osmanlı Türkiyesini her bakımdan kalkındırmak amacıyla hareket ettiler,  hem de aidiyet duydukları milliyetin anadilini- kültürünü yaşatmak için  örgütlenme ve yayın faaliyetlerine başladılar.  Kentli “Çerkes” aydınlarının, 1908 Meşrutiyetinin sağladığı hürriyet ikliminde yaptıkları kültürel faaliyetler ve yayınladıkları eserler, açtıkları okullar Çarlık Rusyası dilbilimcilerini nasıl etkiledi; bütün bu çalışmalar, Sovyetler Birliği’nin “milliyetler politikası”nı Çerkes dil(ler)i açısından nasıl yönlendirdi? 1908 Meşrutiyeti sonrası kentli “Çerkes” aydınlarının, Osmanlı Türkiyesinde yapmış oldukları kültürel çalışmalar Sovyet/ Rus Devlet aklını daha sonra nasıl, ne derecede etkiledi? Bütün bu konuları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuban Seauhmann: Doğru oturup, doğru konuşmamız gerek! Eğer Sovyetler Birliği olmasaydı, dünya üzerinde Adigece bir literatür oluşmazdı. Bu açıdan baktığınızda ne Meşrutiyet Türkiye’sinin ne Çarlık Rusya’sının Adige dili üzerinde olumlu bir etkisi oldu. Olsa zaten şu anda Türkiye’de dil bilen sayısı yerlerde sürünmezdi. Her 50 bin Adige’den biri dilini konuşabiliyorsa, öpüp başa koymak gerek!

1908 Meşrutiyeti sonrası Kentli “Çerkes” aydınlarının Osmanlı Türkiye’sinde yapmış oldukları kültürel çalışmalar Sovyet/ Rus Devlet aklını etkilediğine ilişkin bir veri görmedim.

Günümüz üzerinden değerlendirirsek; Adige toplumunu incelerken, nüfus çoğunluğunun Türkiye’de olması nedeniyle hatalı algılar ortaya çıkıyor. Şunu çok net ortaya koymak gerek. 600-700 bin nüfuslu anavatan ile 6-7 milyon (ki, bu rakam bana göre abartılı, en fazla 2-3 milyon olmalı) diaspora arasında çok derin fark var. Her alanda! Anavatanda üretilen literatürün yüz binde biri diasporada yok! Yani uçurum o denli büyük! Başkentlerimizden Maykop’un nüfusu 150 bin. Bu küçük (!) başkentimiz olimpiyat şampiyonları çıkarırken, 6-7 milyonluk diasporadan bırakın olimpiyatı, halı saha turnuvaları şampiyonu bile çıkmıyor. Sovyetlerin etkisi günümüzde bile her alanda görülüyor.

Ali İhsan Aksamaz: Günümüz Rusya Federasyonunu cumhuriyetlerinden Karaçay-Çerkesya, Kabardey- Balkarya, Çeçenistan, İnguşya, Kuzey Osetya ile Dağıstan,  (1917- 22, Kuzey Kafkasya) Dağlı Halkları Cumhuriyeti içinde yer alıyordu. Bu federal yapının kuruluş ve yıkılış sürecine ilişkin değerlendirme yapar mısınız?  (Kuzey Kafkasya) Dağlı Halkları Cumhuriyeti, günümüzde, Türkiye’deki “Çerkes” aydınlarının “tabu” konularından biri. Ben öyle anlıyorum. Bir “tabu”, çünkü “Çerkes” aydınları, Dağlı Halkları Cumhuriyeti’ni ya bugünkü siyasî- ideolojik duruşlarına göre değerlendirip sahipleniyorlar ya da tamamen reddediyorlar. Bir kesim aydın, Dağlı Halkları Cumhuriyeti’ni Alman Emperyalizminin Enver Paşa vasıtasıyla Kafkasya’da “Sosyalist Anavatan”a karşı uygulamaya çalıştığı gerici bir proje olduğunu iddia ediyor. Bir başka kesim aydın ise, “Dağlı Halklar Cumhuriyeti”nin bugün bile Kuzey Kafkasya halklarının ortak özgürlük mücadelesine örnek bir hukukî temel olduğunu ve kendilerine ışık tuttuğunu vurguluyor. Ne var ki, Araştırmacı- Yazar Sefer E. Berzeg’in “Dağlı Halklar Cumhuriyeti”ne ilişkin, kendi özel çabalarıyla iğne ile kuyu kazar misali elde ettiği ve yayınladığı belge ve bilgiler dışında, benim görebildiğim kadarıyla,  dişe dokunur, yayınlanmış pek bir şey yok. Ben böyle değerlendiriyorum. Vurgulamaya çalıştığım bu konularda aydınlatıcı bilgiler verir misiniz?   

Kuban Seauhmann: Aslında sorularınızın tümünü, kendiniz yanıtlamışsınız: “ Sefer E. Berzeg’in Dağlı Halkları Cumhuriyeti’ne ilişkin kendi özel çabalarıyla iğne ile kuyu kazar misali elde ettiği ve yayınladığı belge ve bilgiler dışında dişe dokunur yayınlanmış pek bir şey yok.”
Ben, “Dağlı Halkları Cumhuriyeti” konusunu, ne doğru ne yanlış görüyorum. Tek kelimeyle komik buluyorum. Oradaki halkların sanıldığı gibi ortak özelliği yok! Daha önce de belirttim, İngiliz ile Çinli’nin ortak özelliği kadar var?! Nüfus olarak az oldukları için, nüfus olarak çok olan ülkeler üzerlerinde egemenlik kurmak için bu tür “birleştirme” denemeleri yapmışlardır. Ancak ne geçmişte ne günümüzde yararı olmamıştır. Aynı dili konuşmayan, aynı dine inanmayan, kültürel olarak yüzde 90 farklı olan halkları bir araya nasıl getireceksiniz? Bir tek ekonomik birliktelik söz konusu olabilir (Avrupa Birliği gibi) o da olanaksız, çünkü adı geçen cumhuriyetler ancak kendi karınlarını doyuruyorlar.
Kafkasya’daki cumhuriyetleri tek çatı altında toplama mantığı ile ”Bunların hepsi kalpak taktığına göre aynılar” mantığı aynı! Ayrıca; önce Sovyetler Birliği’nde, şu anda da Rusya Federasyonu’nun çatısı altında zaten birlikteler, neden böyle güçlü (özellikle ekonomik anlamda) bir birlikten çıkıp, fakirlikle boğuşsunlar. Dağlı Halkları Cumhuriyeti, Kafkas Halkları Federasyonu, Birleşik Kafkasya vb. oluşumlar ütopik bile değil, komik organizasyonlardır, nitekim taraftar bulamadıkları için zamanla kaybolup gidiyorlar.
Bu tür birleşmeleri savunanlara “ortak dil hangisi olacak? Türkçe? Adigece? Osetçe? Çeçence? Avarca? Lezgice, Lakça, Abhazca?” sorusunu sormanız yeterli. Alacağınız yanıt bu birleşmenin ne kadar komik bir çaba olduğunu size gösterecektir.
Dağlı Halkları Cumhuriyeti ve benzeri yapılanma çalışmalarının neden ortaya çıktığını günümüzden örnek vererek anlatayım. 1960 ve 70’li yıllarda diasporanın Kafkasya kökenli halkları dernek kurduklarında derneğin adı “Türk Kafkas Derneği” olmak zorundaydı. Kafkas olmanız yetmiyordu, bir de Türk olacaktınız. Sıkıysa Adige Derneği, Oset Derneği, Çeçen Derneği isimlerini kullanın! Derneğin açılmasına izin verilmediği gibi, başvuranlar anında kodese tıkılırdı. Böyle 20 yıla yakın diaspora denetim altında tutuldu. Sonra dünya ile birlikte Türkiye’de de özgürlük istekleri artmaya başlayınca, “iyi tamam Türk’ü kaldırın Kafkas’ı kullanın” dendi. 80’li yıllarda Kafkas Derneği olarak geçti. Bu arada hem özgürlük isteklerinin artması, hem de diasporanın kontrolünün zorlaşmasıyla 90’lı yıllarda “Kafkas” adı “Kuzey Kafkasya” ismi ile güncellendi! Böylece güneydeki “Kafkaslar” devre dışı bırakıldı! 20 yıl da böyle devam etti. 2010’dan sonra yavaş yavaş “Çerkesya” adı moda (!) olmaya başladı. Söylediklerimden gelişmeleri izleyebiliyor musunuz? Dağlı Halkları Cumhuriyeti’nden Çerkesya’ya uzanan bir yol! Peki bu yolun müteahhidi kim? Tüm “Çerkes Aydınları” bu müteahhidi bilir ama söyleyemez. Kendimi aydın olarak tanımlamayayım ama ben de söyleyemem!

 

 

 

Ali İhsan Aksamaz: Günümüzde, Rusya Federasyonu’na bağlı“Çerkes” cumhuriyetlerinde yaşayan “Çerkes” dil(ler)indeki radyo-tv- gazete vb. yayınlar hakkında bilgi verir misiniz? Sovyetler Birliği döneminde ve günümüzdeki Rusya Federasyonu’nda yapılmış ve yapılmakta olan “Çerkes” dil(ler)indeki radyo-tv- gazete vb. yayınlar diasporadaki “Çerkesleri” anadilleri bakımından ne ölçüde olumlu olarak etkiliyor? Bu konuda bir değerlendirme yapar mısınız?

Kuban Seauhmann: Anavatanda 24 saat Adige dilinde yayın yapan televizyon yok. Bu konuda yasal bir engel de yok. Tek engel televizyon kuracak iş insanının olmaması. Günümüzde, sosyal medya nedeniyle televizyonlar ciddi anlamda gelir kaybına uğradılar. Bundan sonra 24 saat Adigece yayın yapan televizyon kurulmasını zor görüyorum. Radyo ve gazete çokça var. Diasporanın dili unutmamasının yöntemini bulmak, ölüme çare bulmak gibi olanaksız. Adigey’den yapılacak Adigece yayınların hiçbir etkisi olmaz. Sonuçta Adigece yayınladığımız bir YouTube videosunu 100 kişi izlenmişse, Türkçe yayınlanan videoyu 20 bin kişi izlemiş oluyor. Sokakta konuşamadığın bir dilin, televizyonlarla, gazetelerle, radyolarla yaşatma şansı yoktur!

Ali İhsan Aksamaz: 1920’lerdeki Ankara ve Sovyet Rusya’daki Devlet Akıllarını dikkate almadan, o dönemki bölge ve dünya dengelerini yok sayarak Anadolu ve Kafkasya’da yaşanmış olay, olgu ve süreçlerin bugün sağlıklı olarak değerlendirilebileceğine inanmıyorum. Günümüzde “Çerkes” aydınlarının siyasî- ideolojik duruşlarına göre ortaya koyup ya tamamen sahiplendikleri ya kısmen sahiplendikleri ya da tamamen reddettikleri bir diğer “tabu” da Ethem Bey’dir. Ethem Bey’in Kurtuluş Savaşı’ndaki çok önemli katkılarını hepimiz biliyoruz. Vicdan sahibi insanlar olarak Ethem Bey’in Kurtuluş Savaşı’ndaki katkılarını hiç birimiz inkâr edemeyiz. Adına marş bestelendiğini, hatta Ankara’ya gelişinde bu marş eşliğinde karşılandığını da biliyoruz. Ancak siz de biliyorsunuz, Ethem Bey, işgalci düşmana karşı partizan faaliyetlerini Çerkes olduğu ve Çerkes kimliği mücadelesi verdiği için değil, Ankara Hükümetine bağlılığı çerçevesinde  ve vatanperver olduğu için yürüttü. Ethem Bey’in o günkü dünya ve bölge dengelerini bildiğini ve o dengelere göre de hareket ettiğini bugün hiç birimiz söyleyemeyiz. Ethem Bey’in anıları yayınlandı. Bu anılarında yazdıkları da bu durumu doğruluyor. Ethem Bey konusu dönemine göre etnik değil, siyasî bir konu, bir iktidar mücadelesi konusu. Ethem Bey’in itibarının iadesi ve naaşının Ürdün’den Türkiye’ye getirilmesi sizce yakın bir gelecekte gerçekleşebilir mi? “Yeni Dünya Gazetesi ve “Yeşil Ordu ve Bolşevik Taburu” konularını da dikkate alarak Ethem Bey konusunu değerlendirir misiniz?

Kuban Seauhmann: Ne yazık ki Ethem Bey hakkında ayrıntılı bilgiye sahibi değilim.

Ali İhsan Aksamaz: Türkiye’deki “Çerkes” aydınlarının, Kafkasya’da yakın geçmişte yaşanan trajik olayları doğru olarak anladıklarını, değerlendirdiklerini ve ona göre de saf tuttuklarını düşünüyor musunuz?  Ya da Kafkasya’da yakın geçmişte yaşanan trajik gelişmelerde saf tutmalarının illâ da gerekli olduğunu düşünüyor musunuz?  1989’da kurulan ve başkanlığını 1990’da Musa Şenibe’nin üstlendiği Kafkas Halkları Federasyonunu ilişkin değerlendirme yapar mısınız?. Musa Şenibe, başkenti Sohum olan bir Kafkas Halkları Federasyonunun kurulması düşüncesindeydi. Daha sonraki süreçte Musa Şenibe, Kuzey Kafkasyalılardan oluşan  ve “Yeşil Bereliler”  adlı 3000  kişilik bir partizan gurubunun  oluşturulmasına da önderlik etti. Bu yapıyı o zaman Çeçenya eski Devlet Başkanı Cahar Dudayev dışında resmen destekleyen yönetici yoktu. Günümüzde, bu yapı ne durumda? Kafkas Halkları Federasyonu, 1992’de Grozni’de yaptığı temsilciler toplantısında Gürcistan’a karşı savaş ilân etti. “Yeşil Bereliler”, Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılmasında aktif rol oynadı; Abhazya, Gürcistandan 1993’te facto olarak ayrıldı. Abhazya’da etnik temizlik ve insan trajedileri yaşandı: 1989’da Abhazyada yaşayan Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ülke nüfusunun yüzde 45.7’siydi; bunların çoğunluğu da Megreldi. 2011 yılı itibarıyla Abhazya’da yaşayan Gürcü, Megrel, Svan ve Lazların nüfusunun genel nüfusa oranı yüzde 19.2. Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ile Ruslar, Ermeniler ve diğer etnik kökenden halklar ister Abhazya’da yerli olsunlar isterse de sonradan yerleşmiş olsunlar, Abhazya’nın emekdaşlarıydı. Gürcistan’ın Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonraki ilk Devlet Başkanı Zviad Gamsakhurdia’nın Batı’ya, ABD’ye şirin görünme ve desteğini alma politikası çok pahalıya mal oldu: Kendisi bir iş savaş, ardından gelen bir darbe ile  iktidardan uzaklaştırılmakla kalmadı,  Abhazya’da yaşayan Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ile Abhazlar arasında düşmanlık tohumları da ekilmiş oldu.  Zviad Gamsakhurdia, Kremlin’deki Devlet Aklının farkında olmadığı için Gürcistan ile Abhazya arasında yaşanan bu trajedilere yol açtı.  1992- 1993’teki Abhazya- Gürcistan Savaşı kahramanlarından kabul edilen İbrahim Yağan’ın daha sonraki açıklamalarını da dikkate alarak Musa Şenibe ve gerçekleşemeyen Kafkas Halkları Federasyonu ideali konusunda neler söyleyebilirsiniz? Bu konuda da katkıda bulunur musunuz?

Kuban Seauhmann: Türkiye’deki Adige aydınlarının, Kafkasya’da yakın geçmişte yaşanan trajik olayları doğru olarak anlamadıklarını, 1864’ten beri anavatana dönmemelerinden görebiliriz. Çünkü savaştan kaçtılar! Nereye? Kendilerine “cennet” vaad edilen Osmanlı topraklarına. Aynen günümüz Suriyeli göçmenler gibi… Zaten literatürü taradığınızda o yıllarda “göç” teriminin kullanıldığını, zamanla göç sözcüğünün yerini “sürgün”ün aldığını görürsünüz. Günümüzde artık “sürgün” de kesmediği için “soykırım” deniliyor.

Başkanlığını Musa Şenibe’nin üstlendiği Kafkas Halkları Federasyonu hakkında uzun uzadıya konuşmak zaman kaybıdır. Eğer bir oluşumun başında “Kafkas” sözcüğü yer alıyorsa, ben baştan “aman kalsın” diyorum. Bu Kafkas sözcüğü ciddî anlamda oradaki halkların gelişmesinde en büyük engel olarak kullanıldı, kullanılıyor. Herkes birleştirme derdinde. Bir aralar “mikro milliyetçilik” diyerek kendi halkını aşağılayan şarlatanlar türemişti. Sanki makro olunca kuş konduruluyor. Farkındasınızdır, konular hep dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyor. Bu söylediklerimden ulusçu olduğum anlamını çıkarmayınız. Bir cumhuriyet sınırları içinde yaşayan farklı halklar varsa, hepsi aynı hakka sahip olmalıdır. Bu ister Abhazya olsun, ister Gürcistan, ister Adigey, ister Azerbaycan, fark etmez. Eğer kendi sınırları içinde farklı halkalara eşit hak tanınmıyorsa o ülke eninde sonunda iç kargaşa yaşar.

İlkel toplumlarda çoğunluk azınlığa tahakküm kurar. Çağdaş, gelişmiş toplumlarda ise azınlıkların tüm hakları koruma altına alınır. Abhaz olmuş, Laz, Gürcü olmuş fark etmez. İlkel Abhaz ile ilkel Gürcü arasında yalnız nicelik farkı vardır. İlkellik, insanlığın ortak sorunudur! Musa Şenibe ve İbrahim Yağan üzerinde konuşulacak değerde figürler değil.

 

 

 

Ali İhsan Aksamaz: Türkiye’deki “Çerkes” aydınlarının ve kuruluşlarının, “Çerkes”  dil(ler)inin Türk devlet okullarında seçmeli ders olmasını sahiplediğini düşünüyor musunuz? İstanbul, Ankara, İzmir vb. büyük şehirlerde “Çerkes”  dil(ler)i seçmeli ders sınıflarının açılabilmesi için Çerkes” aydınlarının ve kuruluşlarının, gerekli çalışmaları yürüttüklerine inanıyor musunuz?   Sizin, Türk devlet okullarındaki seçmeli anadili derslerine yaklaşımınız nedir? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Anadili konusunda önerilerinizden bahseder misiniz?

Kuban Seauhmann: Türkiye diasporasının nüfusu 6-7 milyon deniliyor. Bu nüfusun 10 bini bile aynı yerde yaşamıyor. Yani; bir kasaba, bir kent vb. Dolayısıyla devlet okullarında ders vererek Adigece’yi koruyamazsınız! Fazla değil 2-3 kuşak sonra Adigece’yi Türkiye’de konuşacak bir kişiyi bile bulamayacaksınız. Dili korumanın ve geliştirmenin tek yolu anavatan dönüş yapmaktır.

Ali İhsan Aksamaz:  28 Kasım 2021 tarihinde DW Türkçe, “Çerkesler” başlığıyla bir haber yayınladı. DW Türkçe’nin bu zaman dilimindeki haberini ve sonrasında gelen tepkileri değerlendirir misiniz?

Kuban Seauhmann: Çerkesler” haberi sabun köpüğü bir tepkiyle geldi geçti. Öyle olması da normaldir. Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız, sistem sizin kafanızı kaldırmanıza izin vermez. Zaman içinde zaten kendi oto sansürünüzü oluşturursunuz. Nitekim, bayrak, vatan, din üçlemesi hakkında söyleyebileceğiniz binlerce şeyin sadece bir ikisini dile getirisiniz, onu da bin bir maskelemeyle… Bırakınız Adigeleri ya da diğer halkları, öz be öz Türk kızı (!) Sezen Aksu, ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından “dinime hakaret etti” gerekçesiyle “dilini koparırız” diye tehdit edildi.
Bakınız Türkiye diasporasının en güçlü örgütlenmesi sayılan Kaf-Fed, konu Rusya olunca öyle bağırıyor ki, yanında dursanız kulak zarınız patlar. Oysa
kendilerinin de yaşadığı ve resmi vatandaşı oldukları Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde tam bir hukuksuzlukla yıllardır tutuklu (bana göre esir) bulunan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkında sivrisinek kadar bile ses çıkaramıyor. Çıkaramaz! Yoksa bir “dilini koparırız” tehdidi de onlara gelirdi.
Bu nedenle DW Türkçe’nin “Çerkesler” başlığıyla yaptığı program, bir magazin haberi gibi geldi, geçti.

Ali İhsan Aksamaz: Sorularıma aydınlatıcı cevaplar verdiğiniz ve değerlendirmelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Şimdilik başka sorum yok. Ancak, sizin okuyucularımıza söylemek istediğiniz ve değineceğiniz başka hususlar varsa, lütfen onları da bizlerle paylaşın! Sağlıklı, başarılı ve mutlu günler dilerim.

Kuban Seauhmann:  Circassian Center’ın ana sayfasının üstünde Maksim Gorki’nin “Geçmişin arabalarıyla bir yere gidemezsiniz” sözü yayınlanıyor. Tarih elbette önemli, ancak yaşamsal değil. Gelecek daha önemli.
Diasporalı bir Adige olarak, dönüp dolaşıp aynı konuları konuşmaktan utanır oldum. Geleceğe ilişkin konuşabileceğim bir şeylerin olması için anavatana gitmem gerektiğini biliyorum. Ancak ne kendi anadilimi biliyorum ne Rusçayı. Dolayısıyla diasporanın kısır döngüsü içinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Adige toplumunun iki yüzü var. Biri anavatan, diğeri diaspora. Gerçek Adigeler orada yaşıyor. Bizler asimile edilmiş, kimliksizleştirilmiş olarak kendimizi avutuyoruz. Dans edelim, bir de 21 Mayıslarda ağlaşalım yeterli!
Son söz olarak diasporalı gençlere sesleneyim:
Lütfen büyükleriniz gibi, bedelini başkasının ödeyeceği kahramanlıklara soyunmayın! Gücünüz yetiyorsa anavatan dönün ve orada yuva kurun. Ona gücünüz ve olanaklarınız elvermiyorsa, kendinizi mesleğinizde geliştirin. O zaman gerçek kahraman olursunuz.
Düşüncelerimizi dile getirmemize olanak verdiğiniz için teşekkür ederim.

+

(Önerilen Okumalar: Ahmet Canbek, “Kafkasya’nın Ticaret Tarihi/ Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar”, Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği Yayını, İstanbul, 1979; Ali Ergin Güran (Derleyen), “Kuvvay-i Seyyare’den Kuvvay-i Millîye’ye/ Yeni Dünya (Seçmeler)”, Katkı Yayınları, İstanbul, 1976;  Ali Çurey: “Adige Radyosu 90 yılı aşkın bir süredir Adigece yayın yapıyor!”, 11 XII 2019, circassiancenter.com/tr; Ali İhsan Aksamaz, Çerkes Aydınlarının Yayıncılık Faaliyetleri”, 26 III 2020, sonhaber.ch/ circassiancenter.com/tr; Ali İhsan Aksamaz, “21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı”, 21 V 2020, sonhaber.ch; Ali İhsan Aksamaz, “Sovyetler Birliği’nin Milliyetler Politikası”, 31 V 2020, sonhaber.ch/ circassiancenter.com/tr, (Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 189, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999; Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 74/ Kafkaslar Özel Sayısı- IV, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayını, Ankara, 2016, (“Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması”, 2. Baskı, Belge Yayınları, İstanbul, 2012); Çerkes Ethem, “Hatıralarım”, Berfin Yayınları, İstanbul, 1993; Ergun Hiçyılmaz, “Çerkez Ethem, Yeşil Ordu ve Bolşevik Taburu”, Destek Yayınları, İstanbul, 2013; Erol Karayel, “Hukuk Kisvesinde Darbe: Rusya’ya Yeni Anayasa- 1- 2- 3- 4”, 1- 17- 22- 27 VI 2020, cerkesfed.org; H. Zafer Kars, “Belgelerle 1908 Devrimi Öncesinde Anadolu”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984; Hale Soysü, “Kavimler Kapısı- 1”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1992;  “47 Grup/ İşte Türkiye’nin Etnik Haritası”, 2000/ İkibine Doğru”, Sayı 5 /38, İstanbul,  17 Kasım 1991; İlhan Tekeli, Selim İlkin, “Ege’deki Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşı’na Geçerken Uşak Heyet-i Merkeziyesi ve İbrahim (Tahtakılıç) Bey”, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989; İzzet Aydemir, “Gönen- Manyas Çerkeslerinin Sürgünü”,  Nart Dergisi,  Sayı 15, Ankara, 1999;  “Konfederasyon Ruhunu Yeniden Hatırlamak”, kuzeykafkasyacumhuriyeti.org; Kuban Seauhmann, “Sovyet Devrimi olmasaydı, dünya üzerinde Adigece diye bir dil kalmazdı!”, 12 II 2020, circassiancenter.com/tr; Muhammed Tahir'ül - Karakhî, Tarık Cemal Kutlu (Hazırlayan), “İmam Şamil’in Gazavatı”,  Gözde Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1987; Muhittin Ünal, “Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin rolü”, Cem Yayınevi, İstanbul, 1996; Murat Bardakçı, “Enver”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019; Murat Bardakçı, “Naciyem, rûhum efendim”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016; Murat Özden, “Ulusal Sorun ve Çerkesler”, Kendi Yayını, İstanbul, 1979;  Murat Özden, “Üçüncü Sürgün/ Gönen- Manyas Çerkes Sürgünü, 21 Yayınları, İstanbul, 2020; Murat Özden: “Asimilasyonu Mısır’daki Sağır Sultan da biliyor!”, 18 XII 2021, sonhaber.ch/ circassiancenter.com/tr; Musa Y. Şenıbe, Nartan Elbruz (Çeviren), “Kafkasya’da Birliğin Zaferi”, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1997; Necdet Hatam, “Türkiyeli Çerkes Çemberi”, Karınca Yayınları, Ankara, 2011; Necdet Hatam, “Anılara Dolanık Yürümek”, Karınca Yayınları, Ankara, 2012; Osman Çelik, “İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya “, Kendi Yayını, Ankara, 1992; Ömür Çelikdönmez, “Çerkeslerin karın ağrısı ve Çerkezler bu ülkenin nesi olur?”, 1 XII 2021, dikgazete.com;  Özdemir Özbay, “Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya, 2. Baskı, Kafdav (Kafkas Bilimsel Araştırma Merkezi) Yayını, Ankara, 1999; Prens Musa Bey Tuganov,  (Çeviren: Sedat Özden), “ Çarlıktan Çeka’ya Çeka’dan Özgürlüğe”, Apra Yayıncılık, İstanbul, 2015; Said Gezerdava: “Abhazya yapıcı bir diyaloğun zor olduğu kısır bir döngüye girdi”, 17 I 2022, agos.com.tr; Sefer E. Berzeg, “Kafkas Diasporası’nda Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü”, Kafkasya Gerçeği Yayınları, Samsun, 1995; Sefer E. Berzeg, “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti/ 1917- 1922 1-2-3”, Birleşik Kafkasya Derneği Yayını, İstanbul, 2003, 2004, 2006; Sefer E. Berzeg, “Kafkasya ve Diaspora/ Yayın Hayatından”, Kendi Yayını, Ankara, 2008; Sefer E. Berzeg, “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Pşımaho Kotse (Kosek)/ Yaşamı ve Gurbet Yazıları”, Kendi Yayını, Ankara, 2011; Selçuk Sımsım, “19 ve 20. Yüzyıl Abazalarının Politik Tarihi (1770- 1993), Apra Yayıncılık, İstanbul, 2017; Selçuk Sımsım, “Başka Vatanımız Yok/ Abhazya’nın Özgürlük Savaşı (1992- 1993) Apra Yayıncılık, İstanbul, 2018; Selçuk Bağlar: “ Dil İnsanın Evidir!”, 24 XI 2018, circassincenter.com/tr; Stefanos Yerasimos, Şirin Tekeli (Çeviren), “Milliyetler ve Sınırlar/ Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu”, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994; Süha Baytekin, “Çerkes Sürgünnamesi”, Apra Yayıncılık, İstanbul, 2019; “Terekkale ve Andi Kurultayları 1917”, Apra Yayıncılık, İstanbul, 2020; “Unutulan Geçmişin Peşinde: Gönen- Manyas Çerkes Sürgünü”, 6 XI 2013, gusips.net; “Unutulan Geçmişin Peşinde Tanıklıklar” 1 XII 2013, jinepsgazetesi.com; Yalçın Karadaş: “Ezberleri Bozmamız Gerekiyor!”, 19 XII 2018, circassiancenter.com/tr; Yalçın Karadaş: “Gerçekler, saptırılarak, yok sayılarak yok olmaz!”,  11 I 2021, sonhaber.ch/ circassiancenter.com/tr; Yeltsin: “Kafkas Halkları Kahramanca Mücadele Etmişlerdir”, Ogni Kültürel Dergi, Sayı 6, İstanbul, 1994)

aksamaz@gmail.com

 

 https://sonhaber.ch/kuban-seauhmann-2-3-kusak-sonra-adigeceyi-turkiyede-konusacak-kimseyi-bulamayacaksiniz/

 

http://www.circassiancenter.com/tr/kuban-seauhmann-2-3-kusak-sonra-adigeceyi-turkiyede-konusacak-kimseyi-bulamayacaksiniz/


12 Ocak 2022 Çarşamba

Yalçın Karadaş: “Gerçekler, saptırılarak, yok sayılarak yok olmaz!”

 

 

 

 


 

 

 

 

Yalçın Karadaş: “Gerçekler, saptırılarak, yok sayılarak yok olmaz!

 

(Ön açıklama:  DW Türkçe’nin “Çerkesler” başlıklı haberini, içeriğini, kurgusunu; Çerkeslerin kimler olduğunu; Çarlık Rusyası zamanında Kafkasya’da uygulanan askerî operasyonları, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonunun Çerkes politikasını; 2. Meşrutiyet ilânından sonra  Osmanlı Türkiyesindeki Çerkes Aydınlarının faaliyetlerini; Kuzey Kafkasya Cumhuriyetini/ Kuzey Kafkasya Dağlı Cumhuriyetini; Ethem Beyi; Şark-i Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyetini; 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında Çerkes aydınlarının faaliyetlerini;  Sovyetler Birliğinin dağılış döneminde Kafkasya’da yaşanan trajik olayları; Musa Şenibe ve Kafkas Halkları Federasyonunu; günümüzde Çerkesçenin Türkiye ve diğer ülkeler ile Rusya Federasyonundaki durumunu bağımsız duruşunu özenle koruyan  ülkemiz Çerkes aydınlarından Yalçın Karadaş  ile konuştuk. Yalçın Karadaş, gelecekte nasıl bir Türkiye, nasıl bir Kafkasya, nasıl bir dünya tahayyül ettiğini de dile getirdi. Ali İhsan Aksamaz)

 

+

 

Ali İhsan Aksamaz:  28 Kasım 2021 tarihinde DW Türkçe, “Çerkesler” başlığıyla bir haber yayınladı. Bu haberin alt başlığı şöyleydi: “Dünyada en fazla Çerkes nüfusu Türkiyede, en büyük asimilasyon da Türkiye’de. DW Türkçe, bir süre sonra bu alt başlığı değiştirdi:  Kafkasyadan Türkiyeye Çerkeslerin Hikâyesi/ Dünyada en fazla Çerkes Türkiyede yaşıyor”. Bu haberde ilk dikkati çeken alt başlığın sonradan değiştirilmiş olması. DW Türkçe’nin haberinde Araştırmacı yazar Fahri Huvaj, General İsmail Hakkı Berkok’un kızı Yazar Janset Berkok Şami ile Kafkas Dernekleri Federayonu Yönetim Kurulu Üyesi Filiz Kaplan’dan görüş alınıyor. Haber sırasında Rusya Federasyonu’ndaki bir “Sürgün Anması”ndan görüntüler ile Sefer E. Berzeg’in kısa bir görüntüsü de ekrana geliyor.  Fahri Huvaj, Janset Berkok Şami ve Filiz Kaplan konuya ilişkin bilgi veriyor. Kendilerine sorulan soruları duyamıyoruz ancak sorulara cevap verdiklerini anlıyoruz. Haberin gidişatından söylediklerinin tamamının yayınlanmadığı gibi de bir izlenim uyanıyor. DW Türkçe, Türkiye’deki Çerkes asimilasyonuna dikkat çekiyor gibi bir izlenim uyandırmaya çalışıyorsa da “Gönen- Manyas Sürgünü”ne ilişkin soru sorulmuyor ya da konuşmacılar bu konuda birşey söylemişseler de yeterince aktarılmıyor. Türkiye’de geçmişte her alanda yaşanan asimilasyon konusunda birşey sormuyorum. Çünkü o yıllarda yaşananları herkes biliyor. Fahri Huvaj, Janset Berkok Şami ve Filiz Kaplan’ın söyledikleri de muhakkak ki eleştirel katkıya muhtaç. Ancak Janset Berkok Şami’nin , Atatürk’ün İsmail Hakkı Berkok’u Kafkasya’ya gönderdiği, Kafkasya’nın Türkiye’ye geçmesi için uğraştıklarını söylemesi hem kronolojik bakımdan hem de Ankara Hükümeti- Sovyet İlişkileri bakımında  tarihsel gerçeklerle örtüşmüyor.  Üzerinde kısaca durmaya çalıştığım bu hususları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

 


Fahri Huvaj, Janset Berkok Şami ve Filiz Kaplan DW Türkçe’ye Çerkesleri anlattı

 

 

Yalçın Karadaş:  Öncelikle sondan başlarsak, Atatürk’ün İsmail Hakkı Berkok’u Kafkasyaya gönderdiği doğru değil. Berkok ve 1918 yılında Kafkasya’ya giden diğer Çerkes asıllı askerler Kafkas İslam Ordusu ile o topraklara gittiler ki o zamanlar  M. Kemal’in ne öyle bir pozisyonu vardı ne de öyle bir niyeti. Bu bilgi yanlışı değilse, tamamen TC devletine ve M. Kemal’e hoş görünme niyeti gibi. İ. Berkok ve diğer Çerkes aydınlar 11 Mayıs 1918’de kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne destek vermek için Kafkasya’da bulunmuştur. Konunun M. Kemal ile ilgisi yoktur. Tam tersine M. Kemal yeni devleti kurarken, tekçi ve Türkçü yapılanmaya engel olma ihtimali büyük olduğundan, 16 Mart 1921’de Moskova Dostluk ve İşbirliği Antlaşması ile Çerkesler’in tasfiye edilmesi için yeni Sovyet devletinden destek almıştır. Yeni Sovyet devleti de bir taşla birkaç kuş vurduğu bu antlaşmayı büyük bir memnuniyetle imzalamıştır. Böylece her iki devlet için sorun olabilecek, o zamanlar oldukça örgütlü Çerkes yapısını çökertmişlerdir. Bu sözleşmenin akabinde, Aralık 1922- Mayıs 1923 arasında , Manyas ve Gönen’deki 14 Çerkes köyü sürgün edilmiştir. 23 Nisan 1923’de TBMM’de kabul edilen bir yasa ile kişiler saptanarak, 28 Mayıs 1927’deki 1064 sayılı yasa ile 150’likler listesinin ezici çoğunluğu (86 kişi) Çerkesler’den oluşturulmuştur. Özetle DW yayınında kısaca sözü edilen asimilasyon ve Türkleştirme Çerkesler ile başlatılıp, sonra sırasıyla, Laz, Gürcü, Alevi, Kürt ve diğer halklara, sistematik devlet politikası olarak uygulanmış ve devam etmektedir.

 

 

Ali İhsan Aksamaz: Şimdi size soracağım soruyu bir önceki söyleşimde Murat Özden’e de sordum. Gel gör ki tatmin edici bir cevap veremedi. Tepkiler geldi. O sebeple aynı soruyu size de sorma ihtiyacı duyuyorum: “Çerkes” denildiğinde kimleri anlamamız gerekiyor? “Çerkesçe” denildiğinde hangi dil(ler)i anlamak lâzım? Genç Yazılı Diller” ifadesi Sovyetler Birliğinde ortaya çıktı. Sayıca az halklar Sovyetler Birliğinde önemli kazanımlar elde ettiler. Çarlık Rusyası döneminde Kuzey Kafkasya dillerine yönelik yapılmış çalışmalardan da bahseder misiniz? Günümüz Rusya Federasyonunda Kuzey Kafkasya dillerine yönelik radyo-tv, gazete, anadili dersleri hakkında da bilgi verir misiniz?

Yalçın Karadaş: “Çerkes Kimdir; Çerkesya Neresidir” sorusuna yanıt vermeye çalışan herkes şiddetli tepkiler alır; bu doğaldır. Çünkü antik zamanlardan bu yana tarihi gelişmeleri anlamaya yönelik olarak yayınlanan eski haritalarda ve yayınlarda Çerkes ve Çerkesya hep tartışmalı bir konudur. Çerkes; 1) Diasporada, 2) Kafkasya’da 1864 öncesi, 1917 devrimi ve sonrası ile 1991 sonrası ayrı ayrı anlamlar kazanmıştır. Tarihsel dönemlere göre farklı tanımlar gerekir. Kavramın ve coğrafyanın kapsamı zaman ve konuma göre farklılıklar göstermiştir. Ruslar’ın Kafkasya işgali hız kazanana kadar, çoğu zaman tüm Kuzey Kafkasya coğrafyası Çerkesya, halkları da Çerkes olarak biliniyordu. Tekçi ulus devletlerin ortaya çıktığı zamanlarda bu halklar henüz modern bir devlet yapısına sahip değillerdi ve doğu ile batı bölgeleri arasında sosyolojik farklılıklar daima mevcuttu. Dolayısıyla 19. yüzyılın son yarısında işgal, imha ve kolonize edildiğinde tek bir ulus ve tek bir devletten söz edilemezdi.

Sovyet iktidarı da yeni yapıları tabii ki kendi çıkarlarına ve kontrolünü daha rahat yapabileceği durumlara göre oluşturdu. Aynı dilin farklı diyalektlerini bile ayrı halklar ve sınırlar içinde oluşturup örneğin özellikle  Adığeleri 4 ayrı birimde topladılar. Kolonize edilen ve nüfustan arındırılan, soykırım ve sürgüne tabi tutulan ana bölge Adığe, Abaza ve Ubıhlar’ın yaşadıkları Kuzey Batı Kafkasya idi. Çünkü Kuzey Kafkasya halklarının Batıya, dünyaya açılan kapısı burası idi.  Dolayısıyla Kuzey Kafkasya’daki tüm yapılar 1991’de Sovyetler dağıldığında geçen zaman içinde birbirlerine epey yabancılaşmış, hatta bazıları toprak, sınır meseleleri nedeniyle çatışma içine dahi girmişlerdi.

Böyle bir ortamda Çerkes kelimesi ve Çerkesya, anavatanda sadece Adığe ve Ubıhları, diasporada ise, aradan geçen 160 yılda yaşanan dayanışma ve etnik karışımlar ile genellikle tüm Kuzey Kafkas halklarını, bazen sadece Adığe, Abaza ve Ubıhları, bazen bu halkların yanında onlarla artık sıkı akraba olmuş Oset, Karaçay, Çeçen ve kimi Dağıstan kabilelerini kapsar hale geldi. Yani iki farklı Çerkes ve Çerkesya tanımı oluştu: Kafkasya’da daha dar ve ulus devlet yapısına öykünen tanım ve diasporada ise federatif bir yapıya, çok dilli, çok etnikli ve hatta çok dinli bir yapıya karşılık gelen bir Çerkes ve Çerkesya anlayışı. Özetle; Çerkes ve Çerkesya konusu kolay yanıtlanacak bir soru değildir. Karar vericiler bizzat halklardır. Herkes kendisini ne olarak tanımlıyor ise odur. Ancak bu, Sovyet dönemi mühendislik eseri olan şimdiki garip durumun doğru olduğunu asla göstermez. Benim görüşüme göre ise, özellikle diasporada “kendisine özgür iradesi ile Çerkes diyen herkes Çerkestir. Çerkesya ise kendisine Çerkes diyen halklar ile, başka etnik kökenden olduğunu söyleyen farklı halkların yaşadığı coğrafyadır. Kafkasya ise Çerkesya’dan daha geniş bir coğrafyayı ve daha geniş bir etnik çeşitliliği  ifade eder. Elbette Kafkasya’da durum daha farklıdır ve orada en iyi ihtimal ile Adığe, Abaza ve Ubıhlar Çerkes, yaşadıkları coğrafya, Kuzey Batı ve Orta Kafkasya ise Çerkesya’dır. Bu durumda dahi “Çerkes dili değil, Çerkes dilleri” demek, Çerkes bayrağı değil, Çerkesya bayrağı demek daha doğru olacaktır.

Elbette bu tanım ırkçı tekçi ulus devlet kabullerine terstir. Ancak geleceğin dünyası için daha gerçekçi bir durumdur çoklu demokratik federatif Kafkasya ve Çerkesya  yapısı.

 

Halen Kafkasya’da alanları her geçen gün kısıtlansa da belli zamanlarda yayın yapan radio- tv ve kısıtlı sayılarla dergi- gazeteler kendi farklı diyalekt ve diller ile yayın yapmaya devam etmektedirler. Tabii ki aynı dilin farklı diyalektleri için aynı sesi farklı harflerle sembolleştiren Kiril esaslı alfabeler kullanılarak. Alfabelerin artık tek hale getirilmesi ve diaspora için de düşünerek Kiril alfabesi yanında Latin alfabesi ile aynı diller için farklı alfabe yanlışından dönülmesi gerekmektedir.

 

Ali İhsan Aksamaz: Ahmet Canbek’in, Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği tarafından İstanbul’da, 1979’da yayınlanan “Kafkasya’nın Ticaret Tarihi” adlı kitabında da belirtildiği üzere, kuzeyiyle, güneyiyle Kafkasya’nın bir bütün olarak, birçok anlamda birçok büyük devlet için önemi ortada. Bu durum dün de böyleydi, bugün de böyle. Son Ukrayna kriziyle daha da açık bir şekilde ortaya çıktı; Kafkasya’da, Karadeniz ve Hazar havzalarında istikrar hem Rusya Federasyonu hem Türkiye ve hem de Karadeniz’e ve Hazar’a kıyıdaş diğer ülkeler için oldukça önemli. Özetle;  Çarlık Rusyasının Kafkasyayı ele geçirdiği dönemde de, Birinci Dünya Savaşın sırasında da, Çarlık Rusyasının yıkıldığı dönemde de   Kafkasya çok önemli bir jeopolitik, jeostratejik bölge. Türkiye de 1920’lerdeki Türkiye değil. Ancak bazı Çerkes aydınları Kafkasya ve Çerkes meselesine böylesi bir bütünlük içinde bakıp değerlendirmek yerine, Soğuk Savaş yıllarından kalma “algı” ve alışkanlıklarla yaklaşıyorlar. 1864 öncesi ve sonrası kuzeyiyle, güneyiyle Kafkasyayı bir bütünlük içinde değerlendirmek, bölge ve bölge dışı büyük devletlerin ekonomik, güvenlik vb. çıkarları açısında değerlendirmek yerine  Çarlık Rusyasının Kafkasya’da uyguladığı kanlı askerî operasyonları ve Çerkes kabilelerinin kendi topraklarını korumak için zamanında verdikleri kahramanca direnişi uzun yıllara yayılmış yalnızca bir Rus- Çerkes savaşı olarak değerlendiriyorlar. Türkiye’de bu değerlendirmelere karşı çıkan Çerkes aydınları da var. Siz; 1864 öncesi Çerkes kabilelerinin bu mücadelesinin hangi argümanlarla tartışılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Sovyetler Birliği dönemindeki Çerkeslerin dilsel kazanımlarını ve bugün Rusya Federasyonundaki  durumlarını karşılaştırsanız, nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Bugün Rusya Federasyonunun Çerkes politikası nedir? Bu konularda katkı sağlar mısınız? Geçmişteki ve bugünkü somut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Yalçın Karadaş: Kafkasya coğrafyasını Rusya “daima bölerek” ele geçirmiştir ve bölerek yönetmeye devam etmektedir. Çerkes meselesi Kafkasya, Türkiye ve dünya meselesidir artık,  bundan kaçış yok. 1864 ve öncesi devletleşememiş ve uluslaşamamış halklar hâlâ sömürü altında olup uluslaşma ve devletleşmeleri sürekli engellenmektedir. Bunu engellemenin en iyi yolu sizin tanımladığınız şekilde coğrafyaları yapay şekilde parçalara ayırıp, halkların kendi içlerine kapanması, dünyayı kendilerinden ibaret sanan, milliyetçi ideolojilerin öne çıkartılması yöntemidir. Tüm Kafkas halkları bu yola sokulmuştur genellikle.

Ancak aklı başında, büyük düşünen, dünya ve Kafkasya gerçeklerinden haberdar olan kimi aydın ve devlet adamları, çözümün halkların diyalog ve dayanışması ile beraber hareket etmek olduğunu anlatmaya devam etmektedirler.  Doğusu ve Batısı ile, Kuzey ve Güneyi ile o coğrafyada yaşayan her halkın aydınları bir araya gelmek zorundadırlar. Milliyetçi, dinci duyguları kışkırtan devletler işte bunu engellemek için son derece kurnazca din ve milliyetçilik olgularını kullanmaktadırlar.

Sovyet dönemi kazanımlarını asla reddetmemekle beraber, “milliyetler politikası” tamamen kontrol edilebilir argümanlar ile oluşturulmuş idi. Aynı dili ve kültürü paylaşan örneğin Adığe halkları 4 ayrı kimlik ve birim altında farklılaştırılmaya çalışıldı. Bu politikaların irdelenip doğruya evrilmesi için yıllardır mücadele ediyoruz.

 

 

Ali İhsan Aksamaz: Ülkemizde, Osmanlı Türkiyesinde, 1908 Meşrutiyetinin ilânı mücadelesine, o zaman ülkemiz sınırları içinde yaşayan her milliyetten, her anadilinden, her dinden, her mezhepten, her sınıftan aydınımız destek verdi, fedakârlıklarda bulundular. 1908 Meşrutiyeti sonrası ülkemizde bir özgürlük havası esti; her milliyetten aydınımız hem ortak vatan duygusuyla hareket etti hem de aidiyet duydukları milliyetin anadili ve kültürünü yaşatmak için  örgütlenmelere girişti. Ancak ardından gelen Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşıyla hem toprak hem de insan kaybına uğradık. Ardından Kurtuluş Savaşı sırasında yine her milliyetten, her anadilinden aydınımız yeni ortak bir mücadele verdi. Daha önce Murat Özden’e hatırlattıklarımı burada da hatırlatmak istiyorum: 1920li yıllarda bugünkü gibi bir Türkiye yoktu. O yıllarda sınırlarımızın korunması, güvenlik, ülkede yaşayan insanlarımızın karnını doyurmak, yaşatmak ile bölgesel dengeleri gözetmek öncelikli konular arasındaydı. Asimilasyon konusunu değerlendirirken bunları da göz önünde bulundurmak lâzım. Ancak bu, ülkemizde çok farklı alanlarda asimilasyon yaşandığını görmemize engel olmamalı.  Bunlar yaşanmış gerçekler. Soğuk Savaş yıllarının olumsuz şartlarını da akılda tutmak lâzım.  Bütün bunlar Türkiye’deki Çerkes camiası dışında pek bilinen konular değil. Konuyu bilmeyen okuyucularımız için daha ayrıltılı bilgi verebilir misiniz? Sözünü ettiğiniz Çerkes okulları hangi yörelerde eğitim veriyordu? Bu okulların Kafkasya’daki ve sonrasında da Sovyetler Birliği’ndeki Çerkeslere ne gibi olumlu etkileri oldu?

 


 

2. Meşrutiyet’in ilânı: “Yaşasın Vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Hürriyet!”

 

 

Yalçın Karadaş: İkinci meşrutiyetin açtığı olumlu yolda, 1908 yılında “Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti” kuruldu. 1911 yılında Çerkesçe “Ğuaze” (“Rehber”) gazetesi yayın hayatına başladı.18 Mayıs 1919’da Çerkes çocuklarına eğitim vermek amacıyla "Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti"    kuruldu. Ağustos 1919’da Beşiktaş Akaretler ve Düzce’de  Çerkesler kız erkek bir arada; Latin harfleri ile de eğitim yapan "Çerkes Numune Mektebi”ni açtılar. Adığe ve Abaza dillerinde alfabelerle eğitim verdiler. Osmanlıca ve Fransızca öğrettiler.Tarih, coğrafya, müzik, jimnastik, dans dersleri verdiler.  Ancak 1923 yılında, Lozan Antlaşması sonrasında 150’likler içine 86 Çerkes konurken bu okullar da kapatıldı. Okul müdiresi Sezai Pekhu hanım tutuklandı. Okulun tüm eşyalarına el konuldu. Nazmi Paşa ve Ruhi Paşa tutuklandı. Ellerindeki kitaplar alınıp yakıldı.  

Bu okulun aydınları Kafkasya’ya da bilgi ve bilinç götürdüler. Çerkes bölgelerinde okullar açtılar. Dil eğitimi verdiler. Ne yazık ki bu okullar da kapatıldı ve öğretmenler tutuklandı. Zaten 16 Mart 1921’de Yeni Sovyetler ile Kemalist önderliğin yaptığı “Moskova Dostluk ve İşbirliği Antlaşması” ile, Çerkes tasfiyesi konusunda ortak hareket ettiler. Böylece her iki ülkede sorun yaratamayacak şekilde Çerkes meselesi halledildi.

 

Ali İhsan Aksamaz:  Aslına bakarsanız, bilinenin tam aksine Kafkasya’daki ve Türkiye’deki bütün etnik gurupların kaderini öyle veya böyle Bolşevik Lenin önderliğindeki “Ekim 1917 Devrimi” belirledi.  Eğer bu konuya yalnızca Çerkesler açısından bakarsak, o yıllardaki somut durumu anlamamız imkânsızlaşır. Bolşevik Lenin, “Ekim Devrimi”yle iktidara geldi. Kerenski, Rusyadan kaçtı. Rusyada iç savaş çıktı. Bu fırsatla, Kuzey Kafkasyada Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Cumhuriyeti ve Güney Kafkasyada da Güney Kafkasya Demokratik Federal Cumhuriyeti/ Güney Kaflasya Seymi kuruldu. Günümüz Rusya Federasyonunun cumhuriyetlerinden Karaçay-Çerkesya, Kabardey-Balkarya, Çeçenistan, İnguşya, Kuzey Osetya ve Dağıstan Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Cumhuriyeti içindeydi. Günümüzün Gürcistanı, Ermenistan ve Azerbaycan da Güney Kafkasya Demokratik Cumhuriyetinin/ Güney Kafkasya Seyminin içindeydi. Önce Güney Kafkasya Demokratik Federal Cumhuriyeti/ Güney Kafkasya Seymi dağıldı. Sonuçta da üç devlet ortaya çıktı: Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti. Daha sonra yerli Bolşeviklerin yardımıyla da Moskovaya bağlı Kızıl Ordu, süreç içinde Kuzey Kafkasyayı da, Güney Kafkasyayı da ele geçirmiş oldu.  O yılların jeopolitik dengeleri Kuzey ve Güney Kafkasya’daki söz konusu siyasî yapıları önce ortaya çıkardı sonra da ortadan kaldırdı. Kuzey Kafkasyada Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Cumhuriyeti, Türkiye’de hemen hiç bilinmez. Türkiye’deki Kuzey Kafkasya kökenli aydınların hiç kafa yormadıkları ve dikkate almadıkları bir konu. Benim bilebildiğim kadarıyla, bu konuyu gündeme getiren ve konuya ilişkin kitaplar yayınlayan, konferanslar veren tek kişi Sefer E. Berzeg.  Sovyetler Birliği, 1921’deki siyasî sınırlarını almadan önceki bu gelişmeleri, Kuzey Kafkasya Dağlı Halkları Cumhuriyetini o günün ve bugünün gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Yalçın Karadaş: Söylediklerinize bir ekleme yaparak konuya döneyim. Sovyetler Birliği döneminde Abhazya da en baştan birlik cumhuriyeti olarak kurulmuş iken, ne yazık ki Stalin tarafından bir oldu bitti ile Gürcistan’a bağlandı. 1992’deki savaşa götüren yolu bu eylem  açtı. Bu da çoğu insanın bilmediği bir konudur.

1918 Cumhuriyeti ise, tüm Kuzey Kafkasya halkları için özgürlük ve kimliklerini muhafaza ederek, bir arada yaşamalarını temin edecek örnek bir yapı idi. Ne yazık ki ömrü uzun olmadı ve bugün dahi bu Cumhuriyetin bizim hukukî temelimiz olduğu gerçeği göz ardı ettirilmeye çalışılıyor. İki kesim bunu saptırıyor ve göz ardı ediyor sürekli:  Eskiden beri kendisini solcu ve ilerici sanan, bu cumhuriyeti gerici, Türkçü ilân eden, tutucu yapılar ile son yıllarda halklar arasında sorun yaratmaya yönelik bir proje olarak topluma sokuşturulan tekçi milliyetçi, kabileci yapılar. Bu iki yapı ne yazık ki gerçekleri irdelemeye dahi gerek duymadan, son derece önemli bir geçmişi karalamayı sürdürüyorlar.

Kafkas halklarının geleceği ise bu tekçi- ırkçı ulus devletler peşinde koşmaktan değil, 1918 Cumhuriyeti tarzı, “çeşitlilikte birlik” arayan “demokratik çoğulcu” yapılardan geçer. Bu değerli mirasa sahip çıkmalıdır tüm Kafkas halkları.

 

Ali İhsan Aksamaz: Ethem Bey’in Kurtuluş Savaşı’ndaki çok önemli katkılarını herkes biliyor. Bunu vicdan sahibi hiç bir kimse inkâr edemez. Ethem Bey, Anadoluyu işgal eden düşmana karşı partizan operasyonları düzenledi. Kendisi Kuvayı Seyyare kumandanı. Anadolu’da Ankara Hükümeti’ne karşı baş gösteren Anzavur Ayaklanmasını, Çopur Musa Ayaklanmasını, Gerede İsyanını, Yozgat İsyanını bastıran da Ethem Bey kumandasındaki partizanlardı. Eğer Ethem Bey’in o zamanki katkıları olmasaydı, Ankara Hükümeti son tahlildeki başarısını bu şekilde elde edemeyecekti. Ancak Ethem Bey, partizan  faaliyetlerini Çerkes olduğu ve Çerkes kimliği mücadelesi verdiği için değil, Ankara Hükümetine bağlılığı çerçevesinde  yürüttü. Ethem Bey’in o günkü dünya ve bölge dengelerini bildiğini ve o dengelere göre hareket ettiğini bugün hiç kimse söyleyemez. Dolayısıyla da Anadolu’da elde kalan topraklarda yeni bir devlet oluşturma düşüncesini gerçekleştirmeye çalışan Ankara’daki Devlet Aklı, dünya ve bölgesel dengeleri çok iyi bildiği, değerlendirdiği ve gereğini yaptığı için başarılı oldu.  Somut durum bu. Ethem Bey konusu dönemine göre etnik değil, siyasî bir konu, bir iktidar mücadelesi konusu. Günümüzde bazı Çerkes aydınlarının, Ethem Bey’in Ankara Hükümetini desteklemesini hoş karşılamadıklarını da biliyoruz.  Siz, bildiğim kadarıyla Ethem Bey’in itibarının iadesini ve naaşının Ürdün’den Türkiye’ye getirilmesini istiyorsunuz. “150’likler Listesi”nde yer alan sürgünlerden bazıları sonraki yıllarda Türkiye’ye döndü. Ancak Ethem Bey, bu yolu izlemedi. Siz, bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?   Ethem Bey’in itibarının iadesi ve naaşının Ürdün’den Türkiye’ye getirilmesi sizce yakın bir gelecekte gerçekleşebilir mi?

 

 

 


“Ben meseleyi yalnızca Çerkes Ethem meselesi olarak asla görmüyorum”

 

 

Yalçın Karadaş: Muhtemelen gerçekleşecek ancak zamanı belirleyecek olan, Çerkes ve diğer Türkiye demokrat kamuoyunun birlikte sistematik hareketi ile mümkün olabilecek; şahsî plânlar ile değil. Ben meseleyi yalnızca Çerkes Ethem meselesi olarak asla görmüyorum. 

Yeni kurdurulacak tekçi-Türkçü devlet için sorun yaratma  kapasitesi olan “Çerkes kimliğinin tasfiyesi” olarak, “Çerkes Meselesi” olarak görüyorum.

 

Tasfiye edilen, hainleştirilen  Ethem Bey üzerinden çok tartışılıp yazılıyor ancak, yapılan “sistematik bir Çerkes tasfiyesi” olup Ethem olayı bunun ilk gözle görülen başlangıç adımıdır. Daha sonra yukarıda sözünü ettiğim, yeni Sovyet devletiyle yapılan antlaşma ile, tabiri caizse Çerkesler’in ipi çekilmiş oldu. Ethem Bey’in siyasî bir altyapısı olmadığına da inanmıyorum. İslamî Komünizm ideolojisini yaymaya çalışan gazeteler çıkartan (“Seyyare-i Yeni Dünya”), o zamanın komünist aydınları ile istişare içinde olan (Hakkı Behiç Bayiç gibi), silâhlı gücü de olan bir grubun, halk desteği de arkasında iken Yozgat dönüşü Meclisi ele geçirmelerini kimse engelleyemezdi. Devlete el koymak gibi bir niyeti olsa idi,  kimse Onu engelleyemezdi. Ancak bu büyük kargaşaya neden olabilirdi. Bunu düşünerek hareket ettiler. Ancak o dönem sosyalist ideolojinin kadro olarak sürekli yok edildiğini de unutmayalım. Tarihi kazananın yazdığını biliyoruz.

 

Ali İhsan Aksamaz: Türkiyedeki Çerkes aydınları tarafından hemen hiç gündeme getirilmeyen ve o zamanın somut şartlarına göre değerlendirilmesi de hemen hiç yapılmayan bir konu daha var: “Şark-i Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti”. “Şark-i Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti”ne ilişkin de katkı yapar mısınız? Bu cemiyeti bugünden bakarak o günkü şartlara göre nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Yalçın Karadaş: Yok sayılan bir örgütleme olan cemiyet, “Çerkes Kongresi olarak da bilinir. Hem Çerkesin üst kimlik olarak tanımını, hem de Kemalist tekçi Türkçü yapının ülkeye neler getireceğini son derece açık dille anlatmış ve doğru tespitler yapmışlardır. Nitekim o yıllarda tespit ettikleri tüm olumsuzluklar oraya çıkmış ve ülkenin temellerinin zayıflığına ve hâlâ sürmekte olan tekçi eşitsizliğe neden olmuştur.

Ancak yanlış ve eksik kağıtlarla bu kumarı kazanamayacakları belli idi. Ben tespitlerini değerli buluyorum ve mutlaka tarafsız akademik çalışmalara konu olması gerektiğini düşünüyorum. Bu tip çalışmalar ülkede mevcut tekçi atmosferi de tarihin karanlıkta kalmış yanlarını da aydınlatacaktır.

 

Ali İhsan Aksamaz: 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında Türkiyedeki kentli Çerkes aydınlarının faaliyetlerini, yayınlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kuşkusuz o yıllarda yaşamadık ancak o yıllarda yayınlanmış dergilere çok sonradan ulaştık; yazılanlara, çizilenlere ilişkin bilgi edindik. Kentli Çerkes aydınlarının o yıllarda yazdıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kentli Çerkes aydınlarının o yıllarda yazdıkları ve 1950’den sonra çeşitli adlarla kurulan derneklerde yer almaları bugünün Çerkes aydınlarına nasıl bir entelektüel mirasi bıraktı? Bu mirasın olumlu ve olumsuz taraflarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 

 


 

“Çerkes tarihi ne yazık ki bir kullanılma tarihidir”

 

 

Yalçın Karadaş: Soğuk savaş yıllarında disporadaki Çerkesler anti- Sovyet, anti- komünist propagandalar ile, Kafkasya’dakiler ise anti Amerikancı propagandalarla kullanıldılar.

Zaten yıllar once söylediğim gibi, 1800’lerden sonraki Çerkes tarihi ne yazık ki bir kullanılma tarihidir. Özellikle diasporada, tek parti döneminde zaten Türkçü propagandalar çok etkin idi ve 1950’lerden sonra kendi kimlikleri ile örgütlenme çalışmalarına başlayabildiler. Ancak o günlerde de bugünlerde de devletlerin eli hep bu yapıların içinde oldu. Hâlâ bunu tam anlamıyla kırmayı başaramadık.

 

Ali İhsan Aksamaz: 1991’de Sovyetler Birliğinin dağılış döneminde Kafkasya’da yaşanan trajik olaylara ilişkin Türkiyedeki Çerkes aydınlarının o yıllarda yayınladıkları dergilerdeki makalelerini ve çeşitli yayın organlarına verdikleri röportajları bugün yeniden okuduğunuzda nasıl  değerlendiriyorsunuz?  Türkiyedeki Çerkes aydınlarının, Kafkasya’da yaşanan trajik olayları doğru olarak anladıklarını ve ona göre de saf tuttuklarını düşünüyor musunuz?  Ya da saf tutmalarının illâ gerekli olduğunu düşünüyor musunuz?  Yine aynı dönemde, o zamana kadar büyük ölçüde tek çatı aldındaki “Çerkes” aydınlarının, daha sonraki dönemde ayrışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sonraki dönemde Abaza- Abhaz aydınlarının farklı bir çatı altında örgütlenmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiyedeki Çerkes, Abhaz ve Gürcü aydınlarının 1990’lı yıllarda Abhazya ve Çeçenyadaki kanlı gelişmeler konusunda doğru değerlendirmelerde bulunduklarını düşünüyor musunuz?

 

Yalçın Karadaş: Diasorada 1991 Sovyetlerin çözülüşü ile birlikte tüm halklar kendi özgürlüklerini elde edebilecekleri yanılgısı içine düştüler. Ancak örgütlenmeleri kültür bazlı ve devlet kontrolü altında olduğu için ve siyasî alt yapılarının yetersizliği; yapılar arasındaki kopukluklar ve devletlerin hep kullandıkları kişi ve kurumların varlığı nedeniyle etkili bir tepki verebildiklerini söylemek güç.

Gerek Abhazya, gerek Osetya ve Çeçenya savaşları sırasında yine de ortak kararlar almayı ve komiteler oluşturmayı başardılar. Çeçen meselesinin dinsel motifler almasıyla birlikte buraya yeterince yardım edemediler ise de Abhaz ve Oset meselelerinde ellerinden geleni yaptılar.

Bu birlikte hareket edebilme gücü devletleri korkutunca ayrışmalara hız verildi.

Kişisel sorunları ve hırsları olan kimi insanlar da kullanılarak, hızla ayrışmaya başladılar. Bu süreç hâlâ devam etmektedir.

Türkiyedeki Gürcü asıllı yapıların tavrı ise son derece zayıf ve şovence oldu. Kendilerini sol olarak niteleyen yapılar dahi, savaşın işaretleri ortaya çıktığında yaptığımız diyalog ve ortak bildiri çağrılarını reddettiler.

 

Ali İhsan Aksamaz: 1989’da kurulan ve başkanlığını 1990’da Musa Şenibe’nin üstlendiği Kafkas Halkları Federasyonunu ilişkin değerlendirmelerinizi de duymak isterim. Musa Şenibe, başkenti Sohum olan bir Kafkas Halkları Federasyonunu kurulması düşüncesindeydi. Daha sonraki süreçte Musa Şenibe, Kuzey Kafkasyalılardan oluşan  ve “Yeşil Bereliler”  adlı 3000  kişilik bir partizan gurubunun  oluşturulmasına da önderlik etti. Bu yapıyı o zaman Çeçenya eski Devlet Başkanı Cahar Dudayev dışında resmen destekleyen yönetici yoktu. Şimdi bu yapıyı Kafkasya’da destekleyen var mı? Kafkas Halkları Federasyonu , 1992’de Grozni’de yaptığı temsilciler toplantısında Gürcistan’a karşı savaş ilân etti. “Yeşil Bereliler”, Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılmasında aktif rol oynadı; Abhazya, Gürcistandan 1993’te facto olarak ayrıldı. Etnik temizlik ve insan trajedileri yaşandı: 1989’da Abhazyada yaşayan Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ülke nüfusunun yüzde 45.7’sini oluşturuyordu, ki bunların çoğunluğu Megreldi. 2011 yılı itibarıyla Abhazyada yaşayan Gürcü, Megrel, Svan ve Lazların nüfusunun genel nüfusa oranı yüzde 19.2. Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ister Abhazyada yerli olsunlar isterse de sonradan yerleşmiş olsunlar, Abhazyanın emekdaşlarıydı. Aslında fitili ateşleyen Zviad Gamsakhurdia’nın 1921 Anayasasına dönme kararı oldu. Bu kararı, Zviad Gamsakhurdia’yı iktidardan bir darbeyle uzaklaştırılmakla kalmadı,  Abhazyada yaşayan Gürcüler, Megreller, Svanlar ve Lazlar ile Abhazlar arasında düşmanlık tohumları da ekmiş oldu.  1992- 1993’teki Abhazya- Gürcistan Savaşının kahramanlarından kabul edilen İbrahim Yağan’ın daha sonraki açıklamalarını da dikkate alarak Musa Şenibe ve gerçekleşemeyen Kafkas Halkları Federasyonunu idealini nasıl değerlendiriyorsunuz?  

 

Yalçın Karadaş: Kafkas Halkları Konfederasyonu tüm Kuzey Kafkas halklarının 1918’de kurdukları ve pek çok devlet tarafından da kabul edilmiş Cumhuriyetin mirasçısı olarak doğru hareket etmiştir. Bu cumhuriyet, o coğrafyadaki her tür sorunun tek çözüm aracıdır. Ancak ne yazık ki, özellikle kendisini sol kabul eden kimi kişi ve yapıların ve dinî hassasiyetleri öne çıkartanların çekişmesi içinde hak ettiği değeri alamamıştır.

Ancak yakın tarihte bunun gerçek olması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu coğrafyada hiç bir halk diğer halklarla birlikte hareket etmeden özgür yaşayamaz. Tekçi ulus devletler bu yaraya asla merhem olmaz. Ancak Gürcistan örneğinde olduğu gibi, asimilasyoncu ve tekçi ulus devlet heveslileri hala mevcuttur. Abhazya’daki etnik çeşitlilik ve huzuru, barışı bozan da Gürcistan’ın bu küçük emperyal zihniyeti olmuştır. Yazık ki sonuçta olan başta Megrel halkı olmak üzere tüm halklara oldu. Ancak “etnik temizlik” tespitinizi açacak olursak bunun müsebbibinin Gürcü yönetimi olduğunu tespit etmek gerekir. Tarihsel Abhaz toprağının 1864 ve 1878’de Abhaz nüfustan arındırılıp, Gürcü ve Megreller ile kolonize edilmesi sonrası, Stalin’in bir oyunu ile Abhazya Sovyet Cumhuriyeti’nin birlik cumhuriyetinden Gürcistan’a bağlı özerk cumhuriyet haline düşürülmesi, Megrellere uygulanan Kartvelleştirme siyasetinin Abhazlar üzerinde yoğun şekilde uygulamaya konulması bu trajedinin gerçek sebebidir.

 

Ali İhsan Aksamaz: Soğuk Savaşın bitmesiyle Türk Devleti önemli adımlar da attı. DSP-MHP-ANAP Hükümetinin hazırladığı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”un (Kanun no: 4771; Kabul tarihi: 03.08.2002- Resmi Gazete: 09.08.2002- 24841) yürürlüğe girmesinin ardından, Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkındaki Yönetmelik” (Resmi Gazete: 20.09.2002- 24882) ve Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerde Yapılacak Radyo ve Televizyon Yayınları Hakkındaki Yönetmelik” (25.01.2004 -25357) de yürürlüğe girdi. Ardından bazı anadilleri devlet okullarında, yeterli veya yetersiz, tartışılır, resmen seçmeli ders oldu.  Çerkes aydınlarının ve kuruluşlarının, devlet okullarında Çerkesçe seçmeli anadili dersi konusunu sahiplediğini düşünüyor musunuz? Büyük şehirlerde Çerkesçe seçmeli anadili dersi sınıflarının açılabilmesi için gerekli çalışmaları yürüttüklerine inanıyor musunuz?  Bazı Çerkes aydınlarının, Devlet okullarındaki bu Çerkesçe seçmeli anadili derslerini küçümsediği görülüyor. Siz bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Önerileriniz nedir?

 

 


 

Yalçın Karadaş, 7 Haziran 2015 Seçimlerinde İstanbul 1. Bölgeden Bağımsız Millevekili Adayı oldu

 

 

Yalçın Karadaş: Bu gelişmeyi çok geç ancak değerli ve yetersiz buluyorum. Özellikle Çerkes ve bir açıdan Laz nüfuslarının  vb. halkların yoğun oldukları bölgeler pek az olduğu için sınıfların onar kişi ile açılması, seçmeli ders olarak bu dilleri alacak- alan çocukların ve ailelerinin baskı altına alınması; ders dokümanlarının hazırlanmasında yetişmiş eleman vb. eksikleri vb.  nedenler ile yeterince yararlanılamamış bir gelişmedir.

Ancak radio-tv konusunda yine sadece Kürtlere pozitif ayrımcılık yapılmış, diğer halkların dillerine ise böyle bir şans verilmemiştir.

Çerkes kurumlarının yeterince baskın olabilmesi, halkın desteği ve devletin sinsi ellerini çekmesi ile bağlantılıdır. Halkın arkasında durmadığı bir hareket başarı kazanamaz.  Devletin kontrolü altında, devlete rağmen yapılan çalışmalar başarı kazanamaz. Zaten gelişmeler bu hareketin tamamen oy kaygısı ile başlatıldığını bize göstermiştir. Ne olursa olsun, bu fırsatın değerlendirilmesi için aydın ve kurumlara ciddi görevler düşmektedir. Peşini bırakmamalı, devleti ve hükümeti zorlamalıyız hep birlikte, halkların dayanışması ile.

 

Ali İhsan Aksamaz: Çerkes dil(ler)inin Türkiye ve diğer ülkeler ile Rusya Federasyonundaki bugünkü somut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Çerkes dil(ler)inin bu ülkelerdeki geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Yalçın Karadaş: Çerkes dilleri kesinlikle Kafkasya’da yaşamaya devam edecektir. Ancak diasporada devletler bu tekçi tavırlarını sürdürüp, aydınlarımız, halkımız, kurumlarımız, netameli konuları es geçerek, kültür derneği dışındaki örgütlenmeleri alternatif olarak, zorunluluk olarak görmezler  ise, diasporada 50 yıl içinde konuşulmaz olup, Çerkes dillerinin ana nüvesini teşkil eden Ubıhça’nın trajik sonuna benzer bir sonla karşılaşma olasılığımız yüksektir. Acil olarak dillerimiz ile ilgili devlet destekli enstitüler açılmalı, dil öğreniminin önündeki engeller yok edilmeli ve talep eden tüm farklı kimlikler için radio-tv yayınları devlet desteği ile hayata geçmelidir.

 

Ali İhsan Aksamaz: Soğuk Savaş yıllarında anadilinizi geliştirmenizde Sovyetler Birliğinde Çerkesçe olarak yayınlanan çeşitli kitap ve dergilerin katkısı oldu mu? O yıllarda bu Çerkesçe kitap ve dergiler nasıl elde ediliyordu? Tanıklıklarınız ya da aktarılan tanıklıklar var mı?

 

Yalçın Karadaş: Anavatana seyahatler yapma cesaret ve şansı elde edenler ile turistik seyahatler sırasında yanında kitap, dergi vb. doküman getiren insanlarımız sayesinde elde ediliyordu.  Suriye Çerkes diaspoasında, devletin Sovyetler ile daha yakın ilişkileri olduğundan, daha kolay kitap, dergi, müzik kaseti vb. elde edilebiliyordu. Bu kanalla da yayınlar geldiği olmuştur.

 

Ali İhsan Aksamaz: Soğuk Savaş yıllarında Kuzey Kafkasya’daki akraba veya tanıdıklarınızla PTT kanalıyla veya başka kanallarla mektuplaşıyor muydunuz, bağlantılarınız var mıydı?  Mektuplar gönderildikten ne kadar süre sonra alıcısına ulaşıyordu? Anılarınız var mı? Başkalarından duyduğunuz ilginç anılar var mı?

 

Yalçın Karadaş: Ben mektuplaşıyordum; örneğin akrabalarım ve arkadaşlarım ile. Buradan giden mektuplar sıkı denetleniyor, yetmiyor, bu mektuplar önce Moskova’da sonra gideceği cumhuriyette de ayrıca kontrol ediliyordu. Bir mektubun gidip gitmeyeceğinden asla emin olamıyorduk. Birkaç ay sonra cevap gelirse, mektubumuzun yerine ulaştığını anlıyorduk. Tabii ki gelen tüm mektuplarımız açılmış ve okunmuş oluyordu bize ulaşmadan.

 

 

Ali İhsan Aksamaz:  Ekonomik kriz ve koronavirus ile boğuştuğumuz şu günlerde nasıl bir Türkiye, nasıl bir Kafkasya, nasıl bir dünya tahayyül ediyorsunuz?

 

Yalçın Karadaş: Tüm dünya ve ülkemizin bu hastalık belâsından bir an evvel kurtulması ilk ve en önemli dileğim. Sevdiğimiz, tanıdığımız değerli insanlar başta olmak üzere tüm iyi insanların hayatlarının sağlıkla devamını istiyorum. Türkiye’nin de Rusya Federasyonu’nun da çoğulcu demokratik yapılara dönüşmesini, tekçi ulus devletlerin de çoğulcu federatif yapılara dönüşmesini  hayal ediyorum. Türkleştirme ve İslamlaştırma politikalarının artık sona ermesini istiyorum. Ekonomik ve sosyal eşitsizliğin tüm dünyada artık geride kalmasını arzu ediyorum.

Siyasetin “kâr amacı güden kuruluş” olmaktan çıkmasını, parası olanın değil aklı yeterli olanın, toplumsal kaygılarla hareket eden insanların siyasette yer almalarını hayal ediyorum.

Çalan, çırpan, yolsuzluk yapanların tüm mal varlıklarına el konulmasını, teşhir edilerek insan içine çıkamaz hale gelmelerini ve en düşük işçi emekli maaşı ile geçinmek zorunda kalacakları günleri görmeyi diliyorum. Bütün özgürlüğü hak eden halklara özgürlük diliyorum.

İnsanların kadın- erkek çatışmasına gidecek yanlış yoldan kurtulup, eşitlikçi adil bir yapıya evrilmesini istiyorum.

 

Ali İhsan Aksamaz: Değerlendirmelerinizi benimle paylaştığınız için teşekkür ederim. Dilerseniz, söyleşimizi  artık sonlandıralım. Okuyucularımıza iletmek istediğiniz mesajlar veya söylemek istedikleriniz, değineceğiniz başka konular varsa, lütfen onları da aktarın. Size ve ailenize sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

 

Yalçın Karadaş: Gerçekler, saptırılarak, yok sayılarak yok olmaz. Her belge gerçeği söylemez. Teşekkürler Ali İhsan Aksamaz kardeşim.

 


Jıneps Gazetesinin Yalçın Karadaş ile seçim öncesi röportajı

 

+

 

(Önerilen okumalar: Ali İhsan Aksamaz, “İsrail Çerkesleri Ve Kültürel Otonomi”, 16 II 2020, sonhaber.ch/ circarsiancenter.com; Ali İhsan Aksamaz, “Sovyetler Birliği’nin Milliyetler Politikası”, 31 V 2020, sonhaber.ch, circassiancenter.com, (Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 189, İstanbul, 1999; Yeni Türkiye Dergisi, sayı 74/ Kafkaslar Özel Sayısı –IV, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayını, Ankara, 2016. (“Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması”, 2. Baskı, Belge Yayınları, İstanbul, 2012); Murat Özden: “Asimilasyonu Mısır’daki Sağır Sultan da biliyor!”, 18 XII 2021, sonhaber.ch/ circassiancenter.com/tr; Yalçın Karadaş: “Ezberleri Bozmamız Gerekiyor!”, 19 XII 2018, circassiancenter.com/tr)

  aksamaz@gmail.com



https://sonhaber.ch/yalcin-karadas-gercekler-saptirilarak-yok-sayilarak-yok-olmaz/


http://www.circassiancenter.com/tr/yalcin-karadas-gercekler-saptirilarak-yok-sayilarak-yok-olmaz/