18 Şubat 2025 Salı

“Her dil kendi konuşurlarının ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gelişkindir!”

 

 

 


 

 

Her dil kendi konuşurlarının ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gelişkindir!”

 

 

[Ön açıklama: Bugünkü misafirim Güngör Şenkal. Kendisini sayfamıza ikinci defa misafir ettim. Bu defa daha biraz farklı bir konuyu çeşitli yönleriyle derinlemesine konuştuk. Bu söyleşimizde “ana dili”,  “ana dili” konusunun Türkiye’de nasıl anlaşıldığı, yüz yıl önceki ve bugünkü “ana dili” gerçeği,” ana dili” sorununun günümüzde çözümü, “ana dili” aktivisti aydınların birbirleriyle olmayan ilişkileri, “ana dili öğretimi/ “ana dili”nde eğitim, UNESCO’nun “Ana Dili Günü” ve benzeri konuları konuştuk. “UNESCO’nun 2025’teki Ana Dili Günü” öncesi fikir jimnastiği yaptık.]

Ali İhsan Aksamaz: İlk söyleşimizin üzerinden tam dört yıl geçmiş. Dün yaptığımız ön görüşmemizde yeni bir derleme çalışması yaptığınızdan bahsetmiştiniz. Sakıncası yoksa bu yeni derleme çalışmanızdan bahseder misiniz? Bu yeni çalışmanız da ilk iki çalışmanızın formatında mı olacak? Sizi bu yeni çalışmayı yapmaya iten sebeplerden de bahseder misiniz?

Güngör Şenkal: Sizinle dört yıl sonra dil üzerine yine söyleşmek keyifli. Bu sıra,

karşılaştırmalı sözlük çalışmalarıma bir başka bölge ile devam ediyorum. Bu kez Marmara bölgesi dillerini çalışıyorum. Formatta bir değişiklik yok. Bölge ve diller değişti sadece. Bu tür çalışmalarda ana motivasyonum, Türkiyeˈde Türkçenin dışında konuşulan dilleri görünür hale getirmek. Konu edilen diller, en azından bazıları, yok olmaya bırakılmış. Ölümleri beklenmekte. Dillerin insanlığın kültür varlığı içindeki değeri bilindiğinde, bunun nasıl bir kıyım olduğu daha iyi anlaşılır. İnkara karşı inatla varlık mücadelesi veren diller için ˈevet, buradalarˈ diyorum.

 

Ali İhsan Aksamaz: Bu alandaki ilk çalışmanız 2015 yılında yayınlandı; “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Dilleri Karşılaştırmalı Sözlüğü” başlığını taşıyor. “Doğu Karadeniz Dilleri Karşılaştırmalı Sözlüğü” başlıklı diğer çalışmanız ise 2021 yılında okuyucusuyla buluştu. Bu iki çalışmanızın geri dönüşleri nasıl oldu? Bu çalışmalarınızın hedef kitle tarafından sahiplenildiğini düşünüyor musunuz? Basın- yayın dünyası, bu çalışmalarınıza sahip çıktı mı? Bu kitaplarınızın tanıtımları yapıldı mı? Sizinle söyleşi yapan gazeteciler oldu mu? “Ana dili” aktivisti aydınlar, “Bu adam da nereden çıktı? Dalgamıza neden taş atıyor!” tavrında oldular mı? Aralarında sizinle dostça bağlantı kuranlar da oldu mu? Antrparantez belirtmek isterim, bizde son dönem “aktivist” ifadesi bana hep itici geldi. Bu söyleşimiz de ana dili ifadesini hep parantez içinde kullanıyorum. Bu iki çalışmayı yapmaktaki amacınız neydi?

Güngör Şenkal: Çalışmalarımın hedef kitlesi, doğal olarak, dilcilerin, dilbilimcilerin de içinde olduğu, dile/dillere ilgi duyan herkestir. Ama gerçekte bunlar kimdir, bunu bilemediğim gibi, sözünü ettiğiniz çalışmaların ilgili kesimle buluşup buluşmadığını da bilemiyorum. O dönemde Türkiye’de yaşamıyordum, bütün bunları takip etme şansım olmadı. Belki aynı nedenle, sorularınızdaki çevrelerin bana ulaşması da mümkün olmadı, olamadı. Belki de istenmedi. Şöyle diyebilirim; birinci çalışmayla ilgili, -hem Türkiye’de hem de Avusturya’da- daha çok etkinlik oldu. Amacına ulaşmış olmasını umuyorum. Bu arada, benim motivasyonumu yükselten geri bildirimler olmadı değil. Türkiye’nin seçkin antropologlarından Sibel Özbudun’un çalışmayı sahiplenmesi dahi, benim açımdan tek başına bir onur kaynağı. Zonguldak’ta çıkan Susma Gazetesi kitabı haber yaptı. Ayrıca, sizin söyleşiyi gönderdiğiniz internet portalleri de. Kitap ise, -en azından ya da şimdilik- TDK ve Mardin Artuklu Üniversitesi Kütüphanesi gibi bazı kütüphanelerde yerini almış görünüyor.  

 

Basın-yayın ve özellikle yayınevleri hakkında maalesef olumlu düşünceler dile getiremeyeceğim. Olumsuz eleştirilerimin yerinin burası olmadığı kanısıyla, sorunuzu geçiştireceğim. Bundan böyle Türkiye’deyim ve çalışmalarımın, emeğimin sonuçlarıyla daha yakından ilgileneceğim.

 

Yukarıda belirttim, burada biraz daha açayım. Türkçenin dışındaki dilleri anadili konuşurları sahiplendiğinde, -oysa bundan daha insani ve daha anlaşılabilir bir durum olamaz- tek tipçi devlet ideolojisi ürünü çevrelerin hışmına uğruyor. Hemen bir takım negatif anlamlı sıfatlarla yaftalanıyor. Ancak anadili Türkçe olan ben, arkadaşımın, komşumun diline sahip çıktığımda, az da olsa tepkinin dozu, biçimi değişiyor. Konuyu siyasi temelden insani temele çekmem kolaylaşıyor; bunu bir kez başardığımızda, bu insani temelin hukuken yasal güvenceli olması gereği konuşulabiliyor. Benim yaptığım samimi bir sahiplenme. Dünyadaki bütün dillerin değerli olduğunu düşünen biri olarak yapmam gerekeni, üzerime düşeni yapıyorum.

 

Ali İhsan Aksamaz: Güncel ilgi ve çalışma alanınızla bağlantılı olarak da sormak istiyorum. “Anadolu’nun kayıp dilleri”yle de ilgileniyor musunuz? Bu alanda da çalışıyor musunuz, çalışmayı düşünüyor musunuz? Meselâ Türkçe ve Rumca öncesi Ege’de o zamanki üretim, mülkiyet, paylaşım ve din ilişki ve iletişimiyle artık ortadan tamamen kalkmış ancak Yabancı Bilim adamlarının çalıştığı “Anadolu’nun kayıp dilleri” alanında da derleme ve/ya araştırma yapmayı düşünüyor musunuz?  

Güngör Şenkal: Sözünü ettiğiniz diller kafamdaki projeler içinde yok. Ayrı bir uzmanlık

alanı. Yakın gelecekte Türkiye’de bir dilin sözlük çalışmasını yapacağım. Hangi dil olduğu bende kalsın. Zaten bunlar birkaç yıllık çalışma; belki daha uzun. Sonra tekrar edebiyata dönmek gibi bir istek var içimde.

 

Ali İhsan Aksamaz: Kelime anlamı olarak,  “ana dili” denilince siz tam olarak nasıl anlıyor ve değerlendiriyorsunuz? Radyo- televizyonlardan duyuyoruz; “ana dili” konusuna pek de olumlu bakmayan bazı aydın ve siyasetçiler, “Adı üstünde, canım, anneden öğrenilen dil. Vaktizamanında annesi öğretseymiş, Devletin “ana dili” öğretmek gibi bir mecburiyeti olmamalı!” diyorlar. Bu reaksiyoner tavır içinde olanların söylemlerine binaen soruyorum. “Ana dili” her zaman kişinin annesinden öğrendiği anlamına gelmiyor. Bir örneği aktarmak istiyorum. Rahmetli Tarık Cemal Kutlu, bir sohbetimizde oğlunu kastederek bana sordu: Babası Çeçen, annesi Çeçen. Babası ve annesi Çeçenceyi çok iyi konuşuyor. Ancak oğlum Çeçence bilmiyor. Şimdi Argun’un “ana dili” Çeçence mi, Türkçe mi? Yine, 1994 yılında   Abhazya’da bir pazar yerinde bir emmi ile karşılaştım; Laz sandım. Lazca birkaç cümle söyledim. Anlamayınca el kol hareketlerime biraz da Türkçe katınca emmi, bana Türkçe cevap verdi. Şaşırdım. Türkçeyi hiç de fena konuşmuyordu. Uzatmayayım, Türkçeyi nereden öğrendiğini sordum. Verdiği cevap şaşırtıcıydı: “Biz Ermeniyiz. Seksen sene önce Erzurum tarafından bu taraflara göç etmişiz. Biz Lazca bilmeyiz. Ermenice de bilmeyiz. Bizim dilimiz Türkçe. Rusçayı da okulda öğrendik.” Siz “ana dili” denilince konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kişinin “ana dili”nin her zaman “etnik kimliğini” yansıtmadığı aşikâr değil mi?   

 

Güngör Şenkal: 2011 yılında Bianet’teki, ˈAnadili üzerine birkaç notˈ başlıklı yazımda, bu

konudaki görüşlerimi etraflıca yazmıştım. Kısaca, kişinin edindiği ilk (birincil) dil veya dilleri anadili olarak tanımlıyoruz. Kanımca, bir dilbilim terimi olarak anadili yerine, ilk dil terimi yerleşmeli. Terimin anne orijininden çıkarılması gerekiyor. Sizin, duruma ilişkin verdiğiniz güzel örnekler de bunu doğruluyor. Dilbilim kitaplarının çoğunda dilsel akrabalığın etnik akrabalık anlamına gelmediği yazılıdır. Olabilir de, olmayabilir de. Aralarında olacağına dair bir otomasyon yok.

 

Tanımlar önemli ama, tanımlardaki sapmalar, mecazen söylersek, bir kıyamet durumu, katastrof yaratmaz. Ancak, başkasının anadilini küçümsemek, yok saymak, yok olmaya itmek vb. cürümler bir toplumsal katastrof durumu yaratır.

 

Devletin anadili karşısındaki sorumluluğu? Devletin elbette büyük sorumlulukları var ve tekçi devlet bu sorumluluğunu Türkçe açısından yerine getiriyor. Kendileri lehine getirmediğini düşünenler el yükselttiğinde ise düşmanlaştırılıp devletin baskı çarklarında öğütülüyor. Elverişsiz konumda olan, Türkçenin dışındaki anadilleridir. Bunlar hem devlet, hem prestij dili hem de çevre baskısı altındadır.

 

Sorunuz çerçevesinde, devletin görevlerine birlikte bakalım: İnsan haklarını, kısaca, negatif ve pozitif statü hakları olarak ikiye ayırırsak, eğitim ve öğrenim hakkı (kanımca, anadilinde eğitim hakkının yeri burası) pozitif statü hakkıdır. Pozitif statü haklarına aynı zamanda isteme hakları da denilmektedir. Devletten yapmasını isteyeceğimiz haklardır bunlar. Ekonomik ve sosyal hakların alt başlığı olan kültürel haklar üzerinden bakarsak, orada da eğitim ve kültürel hayata katılma hakkı çerçevesine yerleşir. Kolektif haklar üzerinden bakarsak, hem bireysel hem de kolektif özellikleri olan dilin eğitim hakkının yanında kullanım hakkı da talep konusudur. ˈHalkların haklarıˈ bağlamında da tanınması talep edilebilir. Burada iç ve dış hukuktan yasa maddeleri sıralamak yerine, sözü, konuyu bütün boyutlarıyla açıklayabilecek hukukçulara bırakmayı tercih ederim. Toparlayacak olursak; negatif haklar, devletin yapmaması gerekenleri düzenlerken, pozitif haklar devletin yapması gerekenleri, devletten istenilecekleri düzenler.

 

Ali İhsan Aksamaz: “Ana dili” denilince hemen karşı çıkan reaksiyoner aydın ve siyasetçilerden bazıları Türkçe dışındaki hiçbir “ana dili”nin adına bile duymaya tahammül edemiyor. “TRT- Kürdî”nin başka bir ülkenin kurumu olmadığını akıllarına getiremiyorlar. Bunlar arasından bir kısım aydın ve siyasetçi, “ana dili” denilince yalnızca “Kürtçe”yi anlıyor ve şiddetle karşı çıkıyor. “Tamam; resmî dil, ortak anlaşma dilimiz Türkçe ancak “ana dili” denilince neden yalnızca “Kürtçe”yi anlıyorsunuz? Abazaca da, Çerkesçe de, Çeçence de, Gürcüce de, Lazca da, Boşnakça da, Zazaca da var. Arnavutça da var. Onlar da “ana dili”, onlar da bu Ülke Vatandaşlarının bir kısmının “ana dili” deyince aynı aydın ve siyasetçiler hemen tavırlarını değiştiriyor; “Onlar başka,” diyorlar. Trajikomik ancak sosyolojik gerçeklik böyle. Siz Türkiye’deki bu “ana dili” konusunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?  

 

Güngör Şenkal: Gerçekten çetrefilli bir konu. 1910ˈlardan bu yana düşünürsek, 115 yıldır

ırkçı-Türkçülüğün diri tutulduğu bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bununla büyüyen ve bunun tek doğru olduğuna inananlardan da, o toplumun ileri gelenlerinden de daha fazlasını beklemek biraz hayalci oluyor. Karamsarlık yayılsın diye değil, bunu, durumu aşma azmini kışkırtsın diye söylüyorum. Türkiye’de Türkçeden başka bir dilin varlığını kabul etmeyen bir sistemin yetiştirdiği okumuşlardan (bilerek aydın demiyorum), başkalarının anadiline saygı bekleyemeyiz. Eğitimin denetlenemezliği gerçeğinden hareketle, ideolojik kırılmayı başarmış olanları ayrı tutuyorum elbette. Anadili meselesi, devlet ideolojisini arkasına alarak kükreyebileceği bir başka ülkede, diyelim ki Batı Trakyaˈda olsaydı, bu okumuşlar anadili bayraktarı kesilirdi. Ama burada devlet ideolojisini arkasına değil de karşısına alması gerektiği durumlarda, diyelim Çerkeslerin anadili talebinde suspus olurlar. Bu suspus olma hali ya da tahammülsüzlük sadece dile/anadiline değil, bütün toplumsal kesişim noktalarına kadar uzanır.

 

Size bir anımı anlatayım: On yıl kadar önceydi, bir şehirde nostalji yürüyüşüne çıkmıştım. Ara sokakların birinde, bir binanın önünde, omuzlarına astıkları sazlarla bekleyen, tahminen biri on iki diğeri on beş yaşlarında iki gençle karşılaştım. Saz kursuna gidip gitmediklerini sordum. Bu sırada binanın iş yeri tabelalarını okuyordum. Evet, dediler. Tabelalardaki adlardan biri tanıdıktı. Buradaki adı Ahmet olsun. Saz hocanız Ahmet mi? diye sordum. Ahmet zamanında gelmediği için yolda bekliyorlarmış. Selam söyleyin, bir kahve içtikten sonra yanına uğrarım, dedim. Bir saat sonra döndüğümde hâlâ yolda bekliyorlardı. Tekrar konuşmaya başladık. Onlara, Mjora nasıl, şimdi kocaman olmuştur, dedim. Büyüğü, ˈO ne ya?ˈ dedi. Ahmetˈin kızı, dedim. O ne biçim isim, öyle isim mi olur, dedi. Ne güzel Lazca bir isim, anlamı da güneş, dedim. Burada böyle biri isim olmaz, burası Türkiye, dedi. Açıklamaya çalışınca sözümü kesti: Sen Türk değil misin? Hayır, dedim. Sen Müslüman değil misin? diye sordu. Hayır, dedim. Bakın gençler, dedim, Türkiye’de sadece Türkler ve Müslümanlar yaşamıyor. Kendini Türk aidiyetinde görmeyen, başka inançları olan ya da olmayan insanlar da var. Onların da varlığını kabullenerek yaşamasını öğrenmeliyiz. Büyük olanı, ufağına: Yürü gidelim lan, bununla konuşulmaz, dedi. Bu anlayış toplumun neresinde cereyan ederse etsin, bir yıkımdır. 

 

Ali İhsan Aksamaz: “Ana dili” denilince yalnızca “Kürtçe”yi anlayan bir kesim de var. Kürtlerin Türkiye’de yirmi milyonluk bir nüfusa sahip olduklarını iddia ediyorlar. TBMM’de milletvekilliği de yapmış olan bir “Kürt Aydını”, yirmi bin kişilik bir nüfusa sahip Lazların Kürtlerle kıyas bile edilemeyeceğini açıkça söylemişti. Bu ve benzeri yaklaşımları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Güngör Şenkal: Sayıca çok olanın diğerlerinden daha fazla hakkı olduğuna dair yanlış bir

kanı var. (Bu inanış aynı zamanda temsili demokrasinin de bir zaafı olarak görülür. Tarih karıştırmaya gerek yok. Türkiye’nin son yirmi yılında, çoğunluk oylarıyla iktidarda olanların, toplumun diğer kesimlerinin taleplerini görmezden gelmesinin sonuçları ortada: Toplumsal çöküş.) Aydın kimliğine sahip olanların asli görevinin, sesi en az çıkanlara ses olmak olduğunu düşünüyorum.

 

Resmi ideolojinin toplumsal yıkımı olarak yaşadığımız şartlanmadan çıkamazsak, ne Kürtçe televizyon programlarının varlığını (muhteva ayrıca konuşulur) ne de Lazca televizyon programlarının yokluğunu idrak edebiliriz. Onları ya algılayamaz ya da bizim dışımızda, bizi ilgilendirmeyen olgular olarak algılarız.

 

Dil ile oynanmaz. Bu anlaşılır bir dilbilim görüşüdür. Bugün Türkçe, buraya nasıl geldiğimizden bağımsız, hepimizin ortak dilidir. Bunu tersine döndürmenin olanağı da, anlamı da, gereği de yoktur. Sorun, onun, Türkçe dışındaki dillerle olması gereken ilişki. Bir dilin, -burada Türkçe- ortak dil olmasını değil, o dilin diğerlerinin asimilasyonu yoluyla tek dil yapılmasını, diğerlerinin yok oluşa sürüklenmesini tartışmalıyız. Aydın, siyasetçi ve benzerlerine düşen, bunları anlayamayacak kadar saf olmak yerine, baskı altındakilerden yana saf olmaktır.

 

Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı talebi kim tarafından dile getiriliyorsa, toplumda bunun mağduru olan her kesim için dile getirilmelidir. O zaman kişi anadili denince sadece kendi anadilini değil, baskı altındaki diğer anadillerini de anlar ve sahip çıkar. Dilbilim, diller arasında iyi-kötü, ilkel-medeni vb. temelsiz kategorileri kabul etmez. Her dil kendi konuşurlarının ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gelişkindir. Saygıyı da hak eder. Gördüğünüz gibi, bakış açımız çok basit.

 

Ali İhsan Aksamaz: “Ana dili” konusu oldukça komplike. O sebeple devam etmek istiyorum. Bütün bunları konuşmak gerekiyor. Çok özel platformlarda oldukça trajikomik  değerlendirmelerde bulunanlar da oluyor. “Kürtçe” ile Türkçeyi, “Kürtçe” ile Farsçayı kıyaslayanlar da oluyor. Eminin, siz yalnızca çeşitli “ana dilleri” alanında kelime derlemekle kalmıyor; dil tarihi, dil felsefesi ve bunlarla yakından bağlantılı iktisat tarihi, siyasî tarih ile de ilgileniyor ve okumalar yapıyorsunuz; imparatorluklar arası ilişkileri, çatışmaları ve bunların vasallarını da inceliyorsunuzdur. “Ana dili” konusunda çalışan bazı aydın ve siyasetçilerin bazen sapla samanı karıştırdıklarını düşünmüyor da değilim. Kafkasya’dan Kırım’a, Balkanlar’a; Balkanlar’dan Anadolu’ya, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya bin yıllık bir imparatorluğun mirasçısı bir Türkçeyi “Kürtçe” ile ya da Anadolu’daki başka bir “yerel dilimizle” kıyaslamak doğru mu? Son yüz yıldır uygulanan asimilasyon politikalarını da göz ardı etmeden, bütün bu ve benzeri yaklaşımları nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Siz ne düşünüyorsunuz?   

 

Güngör Şenkal: İlke olarak dilleri birbiriyle yarıştırmak doğru değil. Dillerin yayılmasının

değişik sebepleri var. Bizim dilsel bir durumu iyi ya da kötü diye değerlendirmek gibi bir lüksümüz olamaz. İyi-kötü değerlendirmeleri nasyonalistlerin, rasistlerin işi. Dili olduğu gibi ele alır, burada dilin yayılması mı söz konusu, dilde yarattığı değişiklikleri her yönüyle inceler, iyi ya da kötü demeden ortaya koyarız.    

 

Diller arasındaki etkileşimin tarihi, dillerin gelişmeye başladığı bilemediğimiz bir zamana kadar gider. Göçler, ticaret, istilalar, sömürgecilik... dillerin en fazla yayılma nedenlerinden bazıları. Genelde, bunları daha çok yapanın dili daha çok yayılmış, sonuçları üzerinden okursak, kendi dilleri de karşılaştıkları dillerle o kadar çok etkileşmiştir. Şimdi siz sözlük hazırlayan olarak, Örneğin Kürtçeden, Zazacadan Türkçeye giren sözcükleri göstermeyince, bu dillerden Türkçeye sözcük girmedi anlamına mı geliyor? (Araştırmak isteyenler, TDK sözlükleriyle Tietzeˈnin etimolojik sözlüklerini karşılaştırabilir.) Bizim dilimiz ne kadar yayılırsa/yayılmışsa gurur verici, dilimize başka dillerden sözcük girince ˈdil kirlenmesiˈ! Bunu bir kez daha düşünelim bence.

 

Türkçe dışındaki dillere uygulanan asimilasyon dahil çok yönlü eritme politikası, bu dillerde büyük tahribata yol açtı. Az bir zaman değil, yüz yıldan fazla. Diğer dillerin devlet eliyle eritilmesi, yok edilmesi, bana çok korkunç geliyor. Bu en kaba anlatımı olayın. Detayları da var. Örneğin devlet baskısı sonucu harekete geçen savunma mekanizmaları, anksiyeteden öz saygı yitimine uzanan travmalar. Yaptığım halk kültürü alan araştırmalarında bana anlatılanlar ürkütücü. 

 

Bizim dil yayıldı, sizinki yayılamadı; bu bana biraz, kalkmasına izin vermediğiniz birisine, neden ayakta olmadığını sormaya benziyor.

 

Ali İhsan Aksamaz: Ben, “ana dili” denilince iki ülkeyi kıyaslamanın çok doğru olduğunu düşünüyorum. Biri bizim ülkemizin mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğu, diğeri Çarlık Rusyası. Günümüzde Türkiye’de “ana dili” konunda çok fazla şey söyleniyor. Çok şey de yazılıyor. Gerçekte yalnızca slogan atılıyor. Bugüne kadar slogan atanların önemli bir kesiminin kendi “ana dilini” bilmediğine, ancak öğrenmek için de hiçbir çaba harcamadıklarına şahit oldum.  Ancak bunlar,  konunun esasına, asimilasyona ve telâfi edici çalışmalar ilişkin dişe dokunur pek bir şey söylemiyorlar. İsviçre’deki kanton sistemini örnek gösteriyorlar. Bu alanda sisler âleminde debelenip duruluyor. Ben, “ana dili” konusunu geçmişte bir insan hakkı ve pedagojik bir sorun; günümüzde ise bir hem bir insan hakkı hem de bir güvenlik meselesi olarak görüyorum. Bir yandan da bu “ana dilleri” ölüyor. Osmanlı’nın son döneminde “ana dili” politikaları konusunda insanlar pek bir şey bilmiyor. Tek başına, “asimilasyon uygulandı,” deyip geçiliyor. Öte yandan önce Sovyet Rusya, sonra da Sovyetler Birliği’nin “ana dili” politikaları konusunda yine pek bir şey bilinmeden “Sovyetler, bu “ana dili” sorunu çözdü,” deniyor. Oysa Çarlık Rusyasının “ana dili” politikalarının olduğunu, o zamanın “Bilimler Akademisi”nin Çarlık Rusyasının diğer “ana dilleri” alanında ciddî derleme çalışmaları yürüttüğü ve Sovyetlerin bu miras üzerine konduğunu bilinmiyor. Ülkemizde Abazaca, Çerkesçe, Lazca gibi “ana dilleri” günden güne ölürken, eski Sovyet coğrafyasında Abazaca, Abhazca,  Çerkesçe, Kabardeyce, Çeçence, Os(et)çe gibi diller Rusça ile beraber edebî dil hüviyetiyle yaşıyor. “Soğuk Savaş Yılları”nda bile, SB’den bir şekilde Türkiye’ye ulaşan “ana dili”nde yayınlar sayesinde bazı aydınlar, körelmekte olan  “ana dillerini”  geliştirme imkânına kavuştu.  1912’den 1922’ye kadar on yıl savaşlarla uğraşmış, büyük toprak kayıplarına, tehcir, mübadele, dış göçler yaşamış ülkemizde Genç Cumhuriyet yönetimi “ana dili” alanında neler yapmalıydı, yapabilirdi? Geçmişteki yanlışlıklar konusunda bir fikir jimnastiği yapar mısınız? Günümüzde bu “ana dilleri”nin akademik ilgi ve çalışmaların dışında, yaşatılması konusunda neler yapılabilir. Bu alanda önerileriniz var mı?     

 

Güngör Şenkal: İmparatorluklarla onların yerini alan ulus devletleri anadili kullanımı

serbestisi açısından karşılaştırdığımızda, imparatorlukların daha gevşek yapılar olduğunu; egemenliği altındaki insanların etnik kimliğiyle, diliyle pek işinin olmadığını görüyoruz. İmparatorlukta önemli olan; krala, padişaha -ünvanı her ne ise- bağlılıktır. Verirsin vergini, verirsin askerini sorun kalmaz. Bunları sağladığınızda, hangi dili konuşuyorsanız konuşun. (Söylenenlerin istisnaları olasılığını saklı tutuyoruz.) Çokkültürlülük ve çokdillilik zaten çoğu toplumda görülen antropolojik bir olgudur. Bu güzel bir durum. Kötü olan, ˈAbbiamo fatto l’Italia ora dobbiamo fare gli italiani (İtalya’yı kurduk, şimdi sıra İtalyanları yaratmaya geldi)ˈ anlayışı.

 

Batı Avrupa’da gelişen kapitalizm kendi sosyal formasyonu olarak ulus devleti de inşa etmeye başladı. Hammadde-üretim-pazar zincirindeki hareketin hızını en yükseğe çıkarmanın önünde engel gördüğü çokdilliliği tek tipleşme yönünde tasfiyeye yöneldi. Kapitalizmin -doğası gereği- dünyaya yayılmasıyla birlikte bu form da yayıldı. Şurada anlaşalım: Ulus, ulus devlet, insanlığın toplumsal evriminin bir aşaması değil. Böyle olmayınca da zor unsuru devreye giriyor. Zor ise kan ve gözyaşı demektir. Bunu görebilmek için uzak coğrafyalara bakmak gerekmez; Türkiye’deki süreçlerin gelişimini araştırmak, bulmak, görmek herkesin yapabileceği ve yapması gereken bir şey.

 

Sorunuzun son bölümüne gelmeden, araya bir gözlemimi sıkıştırayım. Az önce sözünü ettiğim alan çalışmalarının birinde, Düzce Çerkesleri ile yaptığım bir çalışmada, bana, 1980 öncesinde, gizli yollarla Lübnanˈdan Çerkesçe dil kitapları getirtip çalıştıklarını anlattılar. Ben horlanmadan, dışlanmadan, anadilimde rahatça eğitim yapabilirken, yasalara göre eşit haklı yurttaş olduğunu sandığım Çerkes komşum, anadilini öğrenebilmek için -cezaevini de göze alarak- taa Lübnan’dan kitap getirtiyor. Bunun benim için nasıl bir utanç olduğunu anlatamam.   

 

Gelelim 1912-1922 aralığına. Bu gerçekten uzun bir konu, ama en ince ayrıntısına kadar mutlaka incelenmesi gereken bir dönem. 1912 yılında bir olayı başlangıç noktası yapalım. Trablusgarp savaşının sonu olsun bu. Lozan’da yapıldığı halde adı daha sonraki ˈLozanˈla karışmasın diye Lozanı’ın semti ile anılan Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912). Bu savaşın sonucu, sonu yaklaşmakta olan İttihat ve Terakki’nin yeniden prestij kazanması oldu. Trablusgarp savaşı boyunca Balkanlar’a savaş açması için hükümete baskı yapan İttihatçılar, Balkan devletlerinin Osmanlıya savaş açmasıyla (8 Ekim 1912) rahatladı. Bu süreçte İttihatçılar, taktik olarak, bir takım istifa-muhtıra oyunlarıyla iktidarı muhalefete bırakmıştı. Böylece, Alman telkini-İttihatçı proje olarak Balkanların, daha sonra da Güney bölgelerinin bırakılmasının sorumluluğu kendilerine kalmayacaktı; kısmen böyle de oldu. Trablus savaşından dönen İttihatçıların ilk işi Bâb-ı Âli Baskını, ilk öldürdükleri kişi de Harbiye Nazırı Nazım Paşa’dır. (Burası, Balkanların kaybedilmesindeki İttihatçı rolünün gizlenmesi, belki de delillerin karartılması açısından önemli. Okuyucudan araştırmasını rica ediyorum.) Bu, iktidara darbe yoluyla el koyma geleneğimizin başlangıcı olarak bir kenarda dursun.

 

Alman telkini-İttihatçı proje, Anadolu’da güvenli bir Türk ulus devletinin kurulmasını öngörüyordu. Güvenilirden kasıt Müslümanlardan oluşması, Türk’ten kasıt Türk olmayanların asimilasyon yoluyla Türkleştirilmesiydi. Önce, -buna birinci aşama diyelim- hedef bölgede Müslüman nüfus yoğunlaştırılacak; sonra, Müslüman olmayanlar, Müslüman birliğiyle hedef topraklardan ˈtemizlenecekˈti. Birinci Balkan Savaşıˈnın hemen ardından Bulgarlarla yapılan mübadele anlaşmasıyla, Bulgar sürgünü başladı. Sürgün, uygulamada, anlaşmanın çok ötesindeki yerlere kadar genişletilerek, bütün Trakya ve Marmara bölgesindeki Bulgarları kapsadı. Sıra Ege Rumlarına geldi. (Ayrıntıları istemeyerek atlıyorum, oysa çok önemliler. Araştırılması dileğiyle...) Ege’den sürgünler (yıldırma, ev yakma, tecavüz, öldürme vb. yöntemlerle) sürerken, İttihatçılar bile isteye Birinci Dünya Savaşı’na girdi ve Ege Rumlarından geriye kalanlar, siyasi nedenlerle iç bölgelere taşındı. Savaş içerisinde Ermeniler, Keldaniler, Süryaniler, Ezidiler ve Nasturiler değişik yollarla, yaşadıkları topraklardan büyük oranda silindi. Bu sürede Pontos Rumları da saldırı altındaydı. Savaş bitti. Projenin birinci aşamasının tamamlanması önünde tek engel olarak Pontos Rumları durmaktaydı. 1923ˈe kadar geçen sürede Pontos Rumları ve –hangi nedenle olursa olsun- gidişattan  rahatsızlık duyan Müslümanlar da saf dışı bırakıldı. Bir iç savaş yaşandı. Müslüman olmayanların yok edilmesi süreci Lozan’a eklenen bir protokolle tamamlandı. Böylece projenin birinci aşaması ˈbaşarılmışˈ oldu. Buraya kadar söylediklerimle alakalı Fuat Dündar, Fikret Başkaya, Sait Çetinoğlu, Nevzat Onaran, Barış Ünlü, Tolga Ersoy ve konuyu çalışan daha birçok yazar okunabilir.

 

İkinci aşama, Müslüman olup Türk olmayanların asimilasyonu sürecidir. Müslüman dayanışmasında birlikte davrandıkları dönemin muktedirleri, şimdi onlara ˈya asimile ol ya da yok olˈ diye diretiyordu. Oysa asimilasyon da kimliksel yok oluşun diğer adıydı.

 

Biraz uzun oldu, ama aslında yanıtı ortadadır: İttihatçıların 1910ˈlarda netleştirdiği politik projenin 1923ˈte iktidarı alan kadrolarıyla başka türlüsü yapılamazdı. Zaten onlar bu proje dışında bir şey yapılamasın, yapılamasın diye oradaydılar. O kadrolardan demokratikleşme anlamında adımlar beklemek, tarihin ancak naif bir okumasıyla mümkün olabilir.

 

İttihatçı kadroların zaferiyle gelen bir iktidar olmasaydı ya da onların gücünün daha zayıf olduğu bir iktidar... o durumda farklı güç dengeleriyle daha ılımlı bir siyasi atmosferin oluşması beklenebilirdi. Ancak bu tür faraziyelerin bugüne hiçbir katkısı yok. Sorun, aynı ittihatçı çizginin devlet aklı olarak hâlâ sürüyor olması. Demokrasinin, insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün... arttığı bir ülkeyi nasıl birlikte oluşturabiliriz? Soru bu.

 

Soruya ilişkin söyleyeceklerimin özeti, o kadroların herhangi bir şeyi yanlış yapmadığı! Bile isteye yaptı hepsini. Onun için, ˈyapılan hatalarˈ  bakışına katılmıyorum.

 

Akademik çevrelerin dışındaki bütün iş dilsel topluluğun tutumuna kalıyor. Eğer bu konuda bilinçlenme, birleşme, kurumsallaşma olmazsa; başka türlü söyleyecek olursak, dilsel topluluk asimilasyona büyük oranda boyun eğerse, kimsenin bir faydası olmaz. Kişi istediği dili benimseyebilir, istediği etnisiteye tabi olabilir. Gönüllü olana söyleyecek sözümüz yok. Topluluk ne zaman ki sesini yükseltir, o zaman hem kendi iç dinamiklerini hem de bizim gibi dış dinamikleri harekete geçirebilir. Dil ile ilgilenen biri olarak, oyum ikincisinden yana.

 

Ali İhsan Aksamaz: “Soğuk Savaş Yılları”nın hemen sonunda Türk Devleti “ana dili” üzerindeki yasağı kaldırdı. Ancak bu “ana dilleri”nin aydınları hazırlıksız yakalandılar. “Ana dilleri”ni yaşatma konusunda ciddî adımlar atamadılar. O yıllarda internet de yoktu. Şimdi her “ana dili”nin aydını var. Eski Sovyet Coğrafyasında yayınlanmış “ana dili” kitaplarına ulaştılar. Bu sayede kendileri akademik alanda da geliştirdiler; kitaplar yayınladılar, çalışmalar yaptılar. Ancak bu “ana dilleri” yine de hızla ölüyor. Demek ki kitap, sözlük yayınlamakla bir “ana dili” yaşamıyor. Türk Devleti, TRT- Kürdî”yi var gücüyle destekliyor. Ancak bazı “ana dilleri” bu anlamda hâlâ yok sayılıyor. Devlet okullarında görünürde “Seçmeli ana dili” dersleri var, ancak bu derslerin telâfi edici olduğunu söylemek oldukça zor.  Bazı “ana dilleri” hâlâ niye sahipsiz? Demokratik düzlemde neler yapılabilir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Somut önerileriniz var mı?

Güngör Şenkal: Osmanlının, en geç Tanzimatˈtan bu yana geliştirdiği bir politika var. Dış

devletlerden ağır baskılar geldiğinde veya onlardan büyük bir çıkar elde edilecekse; artık ezilenlere mi, Müslüman olmayanlara mı, dilsel ve/veya dinsel azınlıklara mı...  nasıl söylersek, hakları tanınır. Fakat bu tanıma genellikle kağıt üzerinde, ama mutlaka geçici olur. Aldatıcı. Devlet istemeyerek tanıdığı hakkı kısa sürede işlevsiz hale getirir. Padişah da, İttihatçılar da, onların devamı olan Kemalistler de bunu defalarca yapmıştır. (Daha ilk dönemde Lozan’da tanınan azınlık haklarının nasıl pratikte yok sayıldığı üzerine Baskı Oran okunabilir.)

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında geçilen ˈyeni dönemin düzeni ya da dönemin yeni dünya düzeniˈnde, bu düzene ayak uydurmanın bir gereği olarak, baskı ipleri kısa süreliğine biraz gevşetilmişti. Ancak o sırada bile örgütlenme ve muhalefet etme potansiyeli taşıyan çevreleri ezmekten geri durmadılar. O dönemin aydınları hazırlıklı olsalar bile bir şey değişmezdi. Kısa zamanda dağıtılır, ipin olmadığı en iyi olasılıkta bile hapsi boylarlardı.

 

Benim gördüğüm, genelde sözlük çalışması, öyküler ve dil öğrenmeye yönelik kitaplar. Şöyle düşünelim: Dünyanın en iyi vericisini kurdunuz ama alıcı yok. Ne işe yarar? Ya da tersi; dünyanın en iyi alıcısını yaptınız ama verici yok. Yine bir işe yaramaz. Verici ve alıcı birlikte olmalı. Sizin söylediğiniz eserler verici. Sorun bunların alıcısının azlığında ya da yokluğunda.

 

Türkiye’deki dilsel topluluklar kaç nesildir farklı asimilasyon süreçlerinden geçmiş. Toplulukların birçok kültürel değeri erozyona uğramış. Toparlanmaya buralardan başlanmalı. Erozyona, belki buna topluluğun kültürel çöküşü de diyebiliriz, bir örnek vermek istiyorum. Türkiye’nin batısında doğmuş on yaşlarında bir Kürt çocuğuna, duygudaşlık kurmak için, bildiğim birkaç Kürtçe sözcükle sesleniyorum. Aaa, diyor, nenemim dili. Düşünün artık; ana babasının da değil, nenesinin dili. Neneyi de göremeyecek olan bir sonraki neslin, geçmişinde kullanılan dilin varlığından haberi bile olmayacak. Bu durum diğer dilsel topluluklar için de geçerli. Devlet, asimilasyon beklentisinin ürünlerini fazlasıyla almış ve almakta.

 

Anadili Türkçe olmuş olanları artık bir yana alalım. Onları illa ˈaslına döndürmekˈ gibi bir kaygı nasyonalistçe olur. İçinden geldiği toplulukla bağ kurmasının önemli ama tek yolu dil değil. Fakat bugün hâlâ anadilini öyle ya da böyle konuşanlarda gelişecek dil bilinci, akıntıyı tersine döndürebilir. Döndürmeli de. Dili bir kodlama sistemi olarak kabul edersek, bir kodlama sisteminin yok olmasını vicdanıma sindiremiyorum.

 

Devlet bazı şeylere kendi isteği doğrultusunda olursa izin veriyor. Yanlı ve kısıtlı. Yine de bunlar, anadili konuşurlarının oluşturacağı baskı grupları aracılığıyla elde edeceği haklara niteliksel olarak benzemez.

 

Anadilinin seçmeli olması? Bu gerçekten vicdan yaralayıcı. Kişiye diyorsunuz ki; senin anadilini sana seçmeli olarak sunuyorum. Benim anadilimi, yani ilk öğrendiğim dili (dilleri de olabilir), yani benim dünya kurucumu, zihinsel dünyamı oluşturan dizgeyi seçebilirsin diyorsunuz. İnanılmaz kötü. Bunu empati kurabilmek için söylüyorum.

 

Anadili talebinde bulunan topluluklar, bir biçimde dirsek temasında bulunmalı, taleplerini daha yüksek sesle dile getirmelidir. Toplumun diğer kesimlerinin iknasıyla onların desteğini de almak çok önemli. Elbette devletin yerine getirmesi gereken sorumlulukları vardır ve bunların yerine getirilmesini istemek de yurttaşın hakkıdır. İstememesi eksikliktir.

 

Anadili sorununun çözümü için bir plan üzerinde düşünüyorum,  olgunlaştırdığım

zaman, dilsel toplulukların da katkılarıyla, ayakları üzerine dikmeyi umuyorum. Sonra da

yasa koyucunun önüne getiririz. Yasa koyucunun  önüne hemen getirilebilecek bir istek var

aslında: ˈTürkiye Dilleriˈ başlıklı bir dersin ortaöğretim düzeyinde müfredata alınması. Böyle

bir dersi üniversiteler de gündemine alabilir. Birçok insan, bir iki dilin dışındakileri

duymamış, Türkiye’de konuşulduklarını bilmiyor. Sol çevrelerin bir toplantısında

Türkiye’de dilleri anlatıyorum. Harita duvarda. Gösterdiğim bölgede hangi dilin

konuşulduğunu soruyorum, yüzüme bakıyorlar. Onlara, tanımadıkları bir

toplumu nasıl değiştirmeyi düşündüklerini sordum. En duyarlı olması beklenen

kesimlerde vaziyet bu.

 

Ali İhsan Aksamaz:  UNESCO,17 Kasım 1999'da 21 Şubat’ı  “Uluslararası Anadili Günü” olarak ilân etti. O tarihten bugüne 21 Şubat “Ana Dili Günü” olarak kutlanıyor. Kimi aydınlar, siyasetçiler, 21 Şubat’ı kutluyor. O gün çeşitli atraksyonlarla geçiştiriliyor. Basın açıklamaları yapılıyor.  Bazı siyasetçiler TBMM kürsülerinden “Ana Dili Günü” güzellemeleri yapıyor. Aynı “ana dili”nin farklı aktivist aydınları birbirleriyle mesaj yarışması yapıyor. 21 Şubat bitiyor; her şey unutuluyor. “Nasıl yapalım da bir araya gelelim, enerjilerimizi birleştirip “ana dilimizi” hep beraber yaşatalım!” demiyorlar. UNESCO’nun 21 Şubat  “Uluslararası Ana Dili Günü” ve aynı “ana dili”nin birbirleriyle çatışma içindeki aktivist aydınlarının bu yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz.

 

Güngör Şenkal: Demin söylediğim gibi, devlet kanadında yapılanların bir denge oyunu, vitrin süsü olduğunu bilerek davranmak gerekir. Bizim bakmamız gereken yer, bakacağımız yer, vitrin değil mutfak olmalı. Söylediğiniz gibi; sorun enerjiyi birleştirmekte. Çünkü birleşemeyen enerji bir müddet sonra sönümleniyor. Anadili aktivisti aydınların devletin vitrin süsleme yarışına katılmasını da, onun bir parçası olmasını da uygun bulmuyorum. Ciddi işler bunlar. Erbakan’ın sözleriyle, pansuman çözümlerle olmaz. Dilsel toplulukların sorunlarını en iyi bilen, en iyi dile getirecek olan kendileridir. Bize düşen, hak talebine omuz vermek.

 

Ali İhsan Aksamaz: Yerel üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinin hâkim olduğu yüzyıl öncesinin Türkiye’sinde, bu “ana dilleri” esas olarak belirli yerelliklerde konuşuluyordu. Türkiye’de o zamanlar radyo, televizyon, gazete ve kent merkezleri dışında eğitim imkânları yoktu. Bir “ana dili”nin içine doğan çocuklar Türkçeyi bilmiyordu. Bu çocuklara, Türk Devletinin çeşitli alanlardaki fırsat eşitliğinden faydalanabilmeleri için resmî dil Türkçeyi öğretmek, böylece de çağdaş eğitim hizmetlerinden faydalanmalarını sağlamak gerekiyordu. Hiç Türkçe bilmeyen veya çok az Türkçe bilen bu çocuklara ilköğretimin ilk devresinde kendi “ana dilleri”nde, ilköğretimin ikinci devresinde ise hem kendi “ana dilleri”nde hem de Türkçe eğitim- öğretim görmelerini sağlamak gerekiyordu. Genç Cumhuriyet Yönetimi, çeşitli sebeplerden bunu başaramadı. Başaramadığı yalnızca eğitim- öğretim alanında değildi. Başaramadığı bir başka konu da taşra ve kırsal kesimde tarım, hayvancılık ve diğer çağdaş yatırımlardı. İktisat Tarihi okumaları yapanlar muhakkak bu başarısızlığın gerçek sebeplerini biliyorlar. Ardından 1950’li yıllarda büyük şehirlere, özellikle de İstanbul’a ekonomik sebepli göçler başladı. 1975’e kadar Türkiye’de pek çok alanda her şeyin çok farklı olduğunu söylemek pek yanlış olmayacak. Artık “ana dilleri”, kendi yerelliklerinde bile gençler ve çocuklar tarafından eskisi kadar konuşulmuyor. Bu durumun tek sebebinin asimilasyon politikaları olduğunu söylemek pek dürüstçe olmayacak. “Yeni Dönem”in sanal alemini, internet ve cep telefonunun payını da unutmamak lâzım. O sebeple yüz yıl önce “ana dili”nde eğitimden bahsetmek doğruydu. Bugün “ana dili”ni bilmeyen çocuklara “ana dili”nde eğitim nasıl verilecek? “Ana dili”ni bilmeyen çocuğa “ana dili”nde eğitim vermeye çalışmak, bu çocuğa hiç bilmediği bir başka dilde eğitim vermeye çalışmak kadar absürt ve trajikomik olmayacak mı? Talep halinde, “ana dili” öğretiminin belirli yerelliklerde verilebileceğini düşünüyorum. TRT de, bu “ana dilleri”nde eğlence ve haber programları hazırlayabilir. Ayrıca bugün Türkçe eğitim- öğretim faaliyetlerinin durumuna projeksiyon tutar mısınız?  Siz, “ana dilleri”nin bu serencamını ve benim söylediklerimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Güngör Şenkal: Anadili Türkçe olmayanların eğitimi ve eğitime bağlı iş olanakları devlet tarafından güvenceye alınmadığında, aile, çocuklarının, ister istemez bu olanakları sağlayabileceği bir dilde, hayatta bir yer edinebilmenin dilinde, prestij dilinde eğitim alması için çabalayacaktır. Yaşanmışlıklardan biliyoruz; aileler anadilini çocuklarıyla konuşmayarak, anadilini kendi çocuğuna yasaklayarak, çocuğunun önünü açma stratejisi geliştiriyor. Çocuk, resmi dili (bu aynı zamanda prestij dili) öğrenerek önü açılacak, anadilini bilmediği/konuşmadığı için de dışlanmayacak.

 

Sizin söylediğiniz ideal ya da ideale yakın olanaklar yaratılmış olsaydı, bugün elbette birçok sorun arkamızda kalırdı, bunları konuşuyor olmazdık. Devletin yapıcı yaklaşmaması –daha önce de belirttiğim gibi- bilinçli bir tercihti/r. Hem asimilasyoncu olmak hem de dil topluluklarının gelişmesini sağlayacak olanaklar tanımak bir arada olamaz. Devlet tarafından bakıldığında, inanın burada bir başarısızlık hikayesi yok. Siz daha İzmir İktisat Kongresiˈnde yönünüzü emperyalist kapitalizme dönmüşsünüz, sonra nasıl tarım, hayvancılık yatırım yapacaksınız? Yapacaksınız elbette; ancak size izin verildiği kadar. Batıˈnın tahıl ambarı mı olmanız isteniyor yoksa et deposu mu, hammadde mi isteniyor yoksa yarı mamul madde mi, montaj mı? Ne isterlerse. Kapitalizmin hiyerarşik sistemindeki işbölümünde payınıza ne düşerse. Bunların hepsi tercihti.

 

ˈMuasır medeniyet seviyesiˈ söylemini bilmeyen yoktur. Bunun anlamı, Batı kapitalizmi seviyesine gelmektir. Olması mümkün mü, bu ayrı bir konu. Kapitalist hiyerarşiye hiyerarşinin en altından eklenmeyi kabul etmişseniz, yeriniz size sürekli hatırlatılır. Bakın, toplum bu söylemle yüz yıldır oyalanmakta. Evet, her mahallede yaratacağız dediğimiz milyonerleri –her mahallede olmasa da- yarattık. Batılı milyonerler kadar ilerlediler ama toplumun geneli sefalet içinde yüzüyor. Sözünü ettiğiniz yönetim/ler/e atfedebileceğimiz bir masumiyet görmüyorum. 

 

Türkiye’de iç göçlerin bir yönüyle göçe tabi tutma (zorunlu iskan), bir yönüyle de göçe mecbur bırakma biçimlerinde tezahür ettiğini biliyoruz. Bunu anlamak için göçün yönüne bakmak yeterli. Büyük tablonun rengi belli; tablodaki söylenene aykırı renkteki boya damlalarının ise etkileyiciliği var, belirleyiciliği yok. Tabii bu söylediklerim, sizin sözünü ettiğiniz sonuçları değiştirmiyor. Değişik bölgeler için hazırlanan ve düzenli hazırlanan raporlara bakıldığında, bu politikanın nasıl ciddiyetle üretilip uygulandığı görülebilir.

 

ˈAnadilini bilmeyen çocuklarˈ söylemi bana oldukça yabancı. Bunun yaşamdaki karşılığı şudur: Bu çocukların konuşma düzeneğine henüz bir ses girdisi olmadı, çocuklar dili edinme olanaklarından bilinçli olarak uzak tutuldu. Oysa bunların anadili –büyük olasılıkla- Türkçe ve anadillerinde eğitim alıyorlar. Burası gerçekten dönüşü olmayan bir yol. Diğer kültürel meseleleri bir kenara bırakarak söylüyorum; anadilini, -diyelim ki Lazca- Lazca olarak edinmiş çocuklar Lazcayı yaşatabilir. 

 

Söylediğiniz gibi; teknoloji çağının dijital yerli çocuklarının, anadilini demek yanlış olur, içinden geldikleri topluluğun dilini öğrenmek gibi bir dertleri olamaz; olmayacak da. Bir dili (veya dilleri) kritik dönemde anadili olarak edindin edindin, eğer topluluk dili yerine bir başka dili (veya dilleri) anadili (ilk dil) olarak edindiysen, içinden geldiğin topluluğun dilini öğrenmek kalır geriye. Edinmek doğal, öğrenmek ise çaba gerektiren bir iştir; eskilerin dediği gibi, ˈmeşakkatliˈ. Topluluk dilini öğrenmek için çabalayacak çok az sayıda insan çıkarsa dahi, bunlarla dil kurtarılamaz. Anadili artık Türkçe olmuş, diğer söylemle, bilişsel dünyası Türkçeyle kurulmuş birine, bilmediği bir dili, bu senin anadilindir diye öğretmeye kalkışmak; evet, sizin sözlerinizle tanımlanabilir ancak. 

 

Devlet aklı bilindiğinde, resmi kurumların yapacağı anadili programlarının ideolojik arka planını aramaya/araştırmaya gerek yok, o zaten görünen köy. Bunu aklımızın bir kenarında tutarak söylersek, insanların kendi anadilinden programlar izlemesi yine de çok güzel. Kulak dolgunluğu açısından da getirisi olur. Pansuman çözümden öteye gitmeyecek olsa da, bu programlara evet diyorum. (Öyle düşünmeseydim, Lazca televizyon programları talebine destek vermezdim.) Kendi yaşantımda, bir arkadaşıma anadilinde selam verdiğimde dahi ne kadar mutlu olduğunu gördüm; mutluluk ise bulaşıcı.

 

Türkçenin dışında bir dili anadili olarak edinmiş bir çocuk, dili zaten doğal olarak biliyor demektir. Şimdi dilin işleyişini, işlenişini öğrenecek. Bunun yeri ise okul. Okul eğitimi gerekli. Ben nasıl bu yollardan sorunsuzca geçebiliyorsam, diğer anadili konuşurları da kendi anadillerinde aynı olanaklardan yararlanabilmeli. Bundan dolayı, anadilinde eğitim talebini kayıtsız şartsız (Bizim başkalarının anadiline kayıt-şart koymaya ne hakkımız olabilir ki?) destekliyorum.

 

Emel Huber, bir dili bilmek demek, o dilde metin üretebilmek demektir, diyor. Okul eğitimi almamış bir kişi anadilinde nasıl metin üretebilir? Eğer üretemiyorsa, biz ona, dili zaten biliyor ya da annesi öğretseydi, diyebilir miyiz? Metin üretmek, aynı zamanda dilin kalıcılığı için önemli. Devlet bu önemi bildiği için, anadilinde okul eğitimine yanaşmıyor. Yanaşsa, yüz küsur yıllık asimilasyon politikası anlamını yitirecek. Kürtlere kızgınlığı da bu yüzden: onca sürgün, göçe zorlama, öldürme... sonucu hâlâ asimile olmamış olmaları. 

 

Uzun zamandır burada olmadığımdan, Türkçe eğitimin nasıl olduğu hakkında pek bilgim yok. Arkadaşlarımın çocuklarına derslerinde yardımcı olduğum anlarda, eğitim sisteminin yerlerde süründüğünü görüyorum. Çıkarsama yoluyla söyleyecek olursam, Türkçe eğitim de farklı değildir. O halde şöyle bir taleple sesimizi yükseltelim: Herkese kaliteli eğitim, kaliteli eğitim içinde herkese kendi anadilinde eğitim hakkı.

 

Ali İhsan Aksamaz: Önce Lazca ve Laz aydınlarına ilişkin bir tespit yapmak ve değerlendirmek istiyorum. Siz ülkemizin duyarlı aydınlarınızdan olduğunuz için sizin değerlendirme ve önerilerinizi önemsiyorum. O sebeple bu konuya giriyorum. Lazca günden güne ölüyor. Değil on tane bugüne kadar çeşitli ebatlarda yüz tane de Lazca sözlük yayınlanmış olsa Lazca ölüyor. Bu somut bir gerçek. Tek başına yalnızca akademik çalışmalar kimseyi yanıltmasın. Kimin hazırladığı Lazca sözlüğün diğerininkinden daha kalın olduğunun da hiçbir kıymetiharbiyesi yok. Lazcanın konuşanları günden güne azalıyor. Önemli bir tespit olarak Türkiye’deki eski asimilasyon politikalarının bu yok oluştaki rolünü belirli zeminlerde vurgulamak yanlış değilse de, 1993 yılından bu yana Laz aydınlarının Lazcanın bu yok oluşundaki pay ve sorumluluğunu göz ardı etmek de hiç doğru bir yaklaşım değil.  Türk Devleti, “Soğuk Savaş Yılları” sonunda, “Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında”, 12.04.1991 tarihinde 3713 no’lu kanunla değişiklikler yaptı; “ana dili” konusunda olumlu düzenlemelere gidildi. Bu tarihte piyasada Laz aydını yoktu. 1993 yılında “Ogni Kültür Dergisi”, bu olumlu yasal düzenlemeler sayesinde kısıtlı olsa Lazca da yayın yapabildi. 1999 yılında ilk Lazca sözlük yayınlandı. İlerleyen yıllarda hem Laz aydınlarının sayısı arttı hem de kendilerini geliştirdiler. 2000 yılına ulaşıldığında kültürel her alanda ciddî işler üretebilecek Laz aydınlarının sayısı hiç de azımsanamayacak bir sayıya ulaştı. Güzel çalışmalar yapıldı. Gel gör ki, bu sefer de çeşitli sebeplerden “sen- ben” kavgası başladı. Oysa bugün kurumsal olarak çok daha farklı bir konumda olunabilirdi; Lazcaya sahip çıkılabilirdi. Eğer Laz aydınları “sen-ben” ayrımına düşmeselerdi, egolarını yenip el ele verebilselerdi, yalnızca Lazcanın tarihsel olarak konuşulduğu yörelerde değil, Marmara Bölgesindeki yerleşimler de, İstanbul’da da “Lazca Seçmeli Ders Sınıfları” açılabilirdi. Türk Devleti 1991 yılında bütün engelleri kaldırdı. O tarihten sonra Lazca konusunda sorumluluk yalnızca Laz aydınlarının boynunda. Abazaca, Çerkesçe, Çeçence, Osetçe Türkiye’de tamamen ölse bile, Rusya Federasyonu içinde sahip oldukları “kültürel haklar” sayesinde ilanihaye bir şekilde yaşayacak; kaybolmayacak. Gürcüce Türkiye’de tamamen ölse bile, Gürcistan Cumhuriyetinde asla ölmeyecek; devlet dili. Lazcanın bu diller gibi böyle hiçbir bir avantajı yok; günden güne ölüyor. Üstelik bütün bunların farkında olarak ısrarla ele ele vermeyen aydınları var!  Böylece giderse, ileride de Lazca yalnızca akademik çalışma konusu olacak. “21 Şubat UNESCO Ana Dili Günü” ağlama şovlarıyla, “Benim sözlüğüm seninkinden daha  kalın,” muhabbetlerini bir kenara bırakarak, Laz aydınları geçmişte aralarında yaşanan tatsızlıkları da unutarak  artık el ele vererek Lazcayı yaşatmak için çareler aramalılar. Evet, farkındayım, oldukça uzun bir değerlendirme. Ancak birisinin bütün bunları olduğu gibi ortaya koyması ve “kral çıplak!” demesi gerekiyor. Şimdi, siz ne düşünüyorsunuz? Söylediklerimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda başka hangi somut önerileriniz var?     

 

Güngör Şenkal: Lazcanın anadili konuşuru olan sizlerin, dilinizin geleceği hususundaki kaygılarına katılıyorum. Sizin duygu dünyanızda hissettiğiniz bir kayıp ve acı bu. Andığınız aydınlar da gidişatı böyle hissediyor mu? Sanmıyorum. Çok yakından bildiğiniz gibi, genel asimilasyon politikasının yerelde, Lazlar özelinde uygulamaları oldu. Aklıma geldikçe, dünyada bir benzeri daha var mı, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bölgenizdeki okullarda oluşturulan, ˈLazca konuşanlarla mücadele koluˈ. Kendini Laz etnik aidiyetinde gören ve anadili Lazca olan öğretmenler eliyle, anadili Lazca olan çocukların Lazca konuşmasının engellenmesi. Sözünü ettiğim okul kolu sayesinde de anadili Lazca olan çocukların birbirini engellemesi ya da okulda, yolda Lazca konuşan çocukların okul idaresine birbirini gammazlaması. Lazcanın Lazlar eliyle sonunun getirilmesi. 

 

Anadili Lazcayı kendi elleriyle boğan öğretmenlerin yıllar sonra gelen pişmanlıklarından, itiraflarından yola çıkarak, bu topluluğun nasıl bir travma yaşadığını anlayabiliriz. Bu bir yanı. Diğer yanda anadili baskılanan ve anadilini baskılayan çocukların yaşadığı travmalar var. Buna bir de muhbirlik gibi öz saygıyı aşındırıcı davranışlar eklendiğinde, travmanın daha da ağırlaştığı rahatlıkla görülebilir. O dönemlerin çocuklarıyla yapılmış çalışmalar var mıdır, bilmiyorum. Epigenetik çalışmalarından travmaların genetik olarak aktarıldığını öğreniyoruz. İster öğretmen, ister öğrenci, isterse de ebeveyn olsun, yaşanılan travmaların günümüz nesillerine aktarıldığı ön kabulüyle baktığımızda, Laz aydınlarından beklentimiz oldukça azalır. Bu süreçlerin ürünü olan aydınlar ne kadar sorumluluk alabilir, biz onlardan ne kadar sorumluluk bekleyebiliriz? Bu durumun hangi yöntemlerle aşılacağı konusuna gelince, konu üzerinde çok disiplinli (sosyoloji, psikoloji, antropoloji...) çalışmaya ihtiyaç var. Ne kadar doğru tanı, o kadar doğru tedavi. Bugüne kadarki en önemli toplumsal zaafımız, belki de, ˈyanlış tanı, yanlış tedaviˈ olmuştur. Geriye dönüp bakmakta faydalı.

 

Değerlendirmeniz çok boyutlu. İnsanların kişisel özellikleri yanında bir de mutlaka göz önünde bulundurmamız gereken bir husus var:  Eleştirdiğimiz insanlar, asimilasyon zorbalığıyla bellekleri yaralanmış nesillerin travmatik çocukları. Benzer sıkıntılar toplumun birçok kesiminde var. Türkiye toplumu, hangi etnik aidiyetten olursa olsun, zaten travmatik bir toplum.   

 

Görüldüğü üzere, diğer dillerle karşılaştırıldığında Lazca daha elverişsiz konumda. Dillere bakışım üzerinden söylersem, Lazca da diğer diller de ölmesin. Burada ölüm, dilsel topluluğun yok olması anlamında değil, dilin son konuşurunun ölmesi anlamında. Kaba bir benzetme yapmak istiyorum: Nasıl ki canlı türleri yavrularla (ya da başka çoğalma yollarıyla) hayatta kalabiliyorsa, diller de yavrulara/yeni nesillere aktarılarak hayatta kalabilir. Bu kaba benzetmeden rafine anlamlar çıkarılmasını umuyorum.

 

Özetle; dilin yaşaması, ilk elden, topluluğun kendi çabasıyla, kendi kaderini belirleme stratejisiyle olacak. Dilin ayakta kalması için gereken kurumlaşma, yasal güvence vb. ise ortak çabamızla. Bir dilin ölümü dilsel topluluğun olduğu kadar, insanlığın da ortak kültürel kaybıdır. Futbol oynayanların yaşadığı, yakından bildiği bir durumu konuşalım. Kötü niyetle olmamakla birlikte takım arkadaşlarına çoğu zaman zarar veren oyuncular vardır. Oyun içinde topa öyle bir girişirler ki, karşı takımdan yemediğiniz tekmeyi, dirseği, kafayı onlardan yersiniz. Yazın alanında da maalesef böyle. Benim isteğim: Entelektüel çalışmalarımızı kafa göz yarmadan, başkalarınınkiyle yarıştırmadan ve hatta en fazla önemi kolektif çalışmaya vererek sürdürelim.     

 

 

Ali İhsan Aksamaz: 2025’in 21 Şubat UNESCO Ana Dili Günü” kutlamalarına az bir zaman kaldı. Kimi aydınlar, siyasetçiler, 21 Şubat’ı “coşkuyla” kutluyor. 21 Şubat bitiyor; her şey unutuluyor. UNESCO’nun “Ana Dili Günü”ne yönelik “ana dili” aktivisti aydınlara önerileriniz, mesajlarınız var mı?

 

Güngör Şenkal: Bu tür günlere ve o gün yapılan samimi etkinliklere değer veriyorum. Bazı şeyler kendiliğinden iyi ya da kötü değildir. Onun iyi ya da kötüye evrilmesini sağlamak bizim elimizde. Geri kalan 364 günde yatıyorsak, bu tür sembolik seremonilerde boy göstermemiz niye? Bunu biraz Ramazan bayramına benzetiyorum. İnananlar bir ay oruç tutmuş, yani emek vermiş, sonucunu bayramla kutluyor. Peki, hiçbir emeği olmayan kişi neden kutluyor? Adet yerini bulsun diye. Adet yerini bulsun diye aydın olunabilir mi?

 

Türkiye’de insanların acı çektiği anadili sorununda, Türkçenin dışındaki dillerin yaşamasında (aktarılması değil) en büyük sorumluluk anadili Türkçe olanlara düşüyor. Sırtını devlet güvencesine yaslayıp yapay dil sorunları etrafında zaman tüketmek yerine, dile/dillere evrensel bakarak, yanındakinin sorunlarına çözüm aramalıdır. Dilsel topluluğun isteğine/çözümüne ise saygı gösterilmelidir. Anadili aktivistleri sorunun göz önünde tutulmasına, böylece sorunun ortaklaşılmasına çalışmalıdır. Anadili Türkçe olanla olmayanın, sorunu ortak sorun olarak görmesi gerekliliğini şöyle örneklendirebiliriz: Anadilini öğrenen bir çocuğun hem diğer dillerde hem de diğer derslerde daha başarılı olduğu pedagojik çalışmalarla ortaya konulmuştur. Tersi durumda, çocuğun anadili engellendiğinde, düşünce dizgeleri/dünyası karmaşaya sürüklenir, uyumsuz bir birey olarak topluma, yani aramıza katılır. Birilerini değil, herkesi ilgilendiren bir sorun.

 

Ali İhsan Aksamaz: Öyle görülüyor ki, eğer ömrümüz olursa, sizinle ileride yine bu konularda konuşacağız. Siz de uygun görürseniz, bu söyleşimizi şimdi artık burada sonlandıralım. Sizi çok meşgul ettim; kusura bakmayın. Benim sormayı akıl edemediğim veya sizin özellikle belirtmek istediğiniz konular varsa, lütfen onları da bizimle paylaşın. Tarihe kayıt düşmek adına yürüttüğünüz kıymetli çalışmalarınızdan zaman ayırarak sorularımı cevapladığınız ve söylediklerimi değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Her şey gönlünüzce olsun. Sağlıcakla kalın.

Güngör Şenkal: Evet, bu konuları sizinle daha çok konuşacağız. Tünelde henüz bir ışık göremiyorum. Mücadele ışığıyla ne kadar aydınlatabilirsek artık. Görüşlerime değer verip sorduğunuz için ben teşekkür ederim. Özgür dünya özlemi deryasına bir tuz tanesi olabiliyorsak ne mutlu bize. Söylemek istediklerim var. Birincisi: Kendilerinden ağır ünvanları olan bazı yazarlar, tarihi çoktan geçtiği için çöp değerine düşmüş fikirleri bilimsellik diye yineleyeceklerine, zamanlarını daha iyi değerlendirebilecek başka meşgaleler bulsunlar. İkincisi: Vicdan, kişinin en çok muhatap olduğu, mukayeseler ve muhasebeler yaptığı iç dünyasında, hak ve haksızlığı ölçen tartıdır. Vicdanlı ya da vicdansız olmamızı belirleyen de bu tartıda hangi kefenin yanında saf tuttuğumuzdur. 

 Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

 

 


 

[Önerilen okumalar: Ahmet Tevfik (Büyük Hasan Rıza Paşa Zâde), (Yayına Hazırlayan: İrfan Çağatay) “Sevgili Vatandaşlarım Lazlara Ricâ-yı Mahsûsum ve Târihten Şânlı İki Sahîfe”, Lazi Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2014; Ali İhsan Aksamaz,  “Laz Kültürel Kimliğini Yaşatma Çabaları”, circassiancenter.com.tr/ [Kolektif, (Editörler: Tanıl Bora, Murat Gültekingil), “Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Milliyetçilik, Cilt 4, Sayfa: 924- 926”, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2002]; Ali İhsan Aksamaz, “Yerel Diller”: Ana Dilleri Yaşatmak mı Öldürmek mi?”, Sorun Polemik/ Marksist İnceleme- Araştırma Dergisi”, Sayı 5, Kış 2002, Sorun Yayınları, İstanbul/ Sima Dergisi, Sayılar 5 ve 6, Sima Laz Vakfı Yayını, Fotosan Ofset, 2003, İzmit/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, "Osmanlı’nın Son Dönemindeki Siyasî Parti Programlarında Anadolu’nun Anadilleri", Birgün Gazetesi/ circassiancenter.com.tr, 23 VII 2004; Ali İhsan Aksamaz, “Türkiye’nin Anadili Zenginliği”, circassiancenter.com.tr, 27. XII. 2007; Ali İhsan Aksamaz, “Kültürel Zenginliğimizin Farkında Olamayışımız”, Sanat Estetik Politika / Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri, Sorun Yayınları, İstanbul/ circassiancenter.com.tr, 2008;  Ali İhsan Aksamaz, “Şu Bizim Sahipsiz Lazca” (Uluslararası Katılımlı Ana Dili Sempozyumu), circassiancenter.com.tr/ lazca.org/ sonhaber.ch,  29. V. 2009;  Ali İhsan Aksamaz, “CHP, TRT ve Lazca”, circassiancenter.com.tr/  jinepsgazetesi.com, 31. X. 2009; Ali İhsan Aksamaz, "CHP’li Hiç Olmadım; AKP’li de Değilim!", yusufbulut.com/ sonhaber.ch,  21. IX. 2013; “Ana dili” Üzerine Makaleler (Bir Gün Gazetesi/ Arşiv), 18 VI 2023, sonhaber.ch; “Ana dili”nde Eğitim -Öğretim ve “Ana dili” Eğitim- Öğretimi Üzerine Makaleler", 11 I 2004, circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “Bir Rüya Gördüm, Anlatsam da Anlamazsınız!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr,  03. I. 2020; Ali İhsan Aksamaz, “İsrail Çerkesleri ve Kültürel Otonomi”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr,  19. II. 2020; Ali İhsan Aksamaz, “Güngör Şenkal’ın titiz çalışması: Doğu Karadeniz Dilleri Karşılaştırmalı Sözlüğü”,  sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 10. VIII. 2021; Ali İhsan Aksamaz, “TBMM’de CHP Grubu adına Lazca Konuş[ama]ma”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 19. III. 2024; "Arhavi’de de Seçmeli Lazca Dili Dersi Başladı", arhavizyon.com, 11 X 2013; Altan Tan, “Kürtçe seçmeli derslerin dramı”, indyturk.com, 14. II. 2025; Güngör Şenkal, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Dilleri Karşılaştırmalı Sözlüğü”, Kurgu Kültür Merkezi, İstanbul, 2015;  Güngör Şenkal: “Korkuyla sessiz kalanın korkusu kayboldu!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr,  30. XII. 2020; Güngör Şenkal, “Doğu Karadeniz Dilleri Karşılaştırmalı Sözlüğü”, Klaros Yayınları, Ankara, 2021; Kamil Aksoylu, "Lazca seçmeli ders", lazca.org, 11 IX 2013; Murat Murğulişi, “Kardeş Diller Sözlüğü”, Lazika Yayın Kollektifi, İstanbul, 2013; Müslüm Kabadayı, “Doğu Karadeniz Lehçeleri Karşılaştırmalı Sözlüğü (Deneme)”, Gelenek Dünya Yayıncılık, İstanbul, 2001;  Münevver Mine Bağ:  “İnsanlar, ruhsal bir varlık olarak teknoloji ve yapay zekânın çok gerisinde kaldılar!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr,  24. X. 2024; Ramazan Kosanoğlu Klemurishi, "Laz enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ile Lazca üzerine konuştuk", lazca.org, 31 VIII 2013; “Sima Vakfından Lazca eğitim talebi”, marmaragazetesi.com, 2 V 2016; “Yürürlükten kaldırılan hükümler”, Resmî Gazete, 12/ 4/ 1991, Sayı: 20843, mevzuat.gov.tr]

 

aksamaz@gmail.com

 

 

https://www.circassiancenter.com/tr/her-dil-kendi-konusurlarinin-ihtiyaclarini-karsilayacak-kadar-geliskindir/

 

https://sonhaber.ch/gungor-senkal-ile-soylesi/

15 Şubat 2025 Cumartesi

Dundu do Vava

 


Dundu do Vava

 

T̆eren, var t̆eren, dido mcveş orapes çxomi ncas gexet̆u do ololi mzoğas inçvirt̆uşi, Ğorcgo mskveriş p̆ap̆uli t̆uşi, Ecillepeşi patişahi Dundu do Ç̆ink̆apeşi patişahi Vava. Dundu xut şilya juroş ǯaneri, Vava otxo şilya nçxovroş ǯaneri t̆eren. Mtelisna miçkinansteri p̆aramitepeşen, Ecilli do Ç̆ink̆asna axvenen, elametepeşi ç̆eşidi Dundus do Vavasti uçkit̆erenan: Ar şvacis k̆at̆u divenan, goiktenan, k̆oçi divenan, k̆oçişen mǯk̆irişa goiktenan; noǯk̆er, ǯiǯila divenan, dixas itirenan; oǯk̆er, msva niçaneman do ʒaşi maşkvitani k̆at̆işa ar şuriş moşvanuşakis eǯaputxunan. Ʒasna var içinoman, muruʒxi ç̆ut̆a t̆eren. Kianaş hen mskva bağepe, elmasi, zumruzi, okro- mteli muna ren, xe mutepeşis t̆eren, ala juristi guris ar derdi kuğut̆erenan. Nak̆o şilya ǯana ren, jurikti ha derdişa çare var ažiret̆es: Dunduk Vavas qoropt̆u, ala Vavak Dundus var qoropt̆u. Vava Ç̆ink̆apeş doloxe hen mskva t̆u, Dundu Ecillepeşi doloxe hen beti t̆u. Vavas Ç̆ink̆apeş doloxe hen mskva biç̆epek qoropt̆es, ala Vavak hetepeşen çkartis var qoropt̆u. Moro, mu rt̆u?! Ak̆o şilya ǯana ren, muş merağiten iç̆vet̆u. K̆arta seris, dixas t̆uʒa diʒxironi k̆oçiş skirepeşen mi gorumt̆u, k̆oçiş skiri muşik̆alana var askidinet̆u, var uçkit̆ui?! Dunduk Vavaş oguruşeni jur şilya ǯanas Vavak̆ala cengi vu, na uçkit̆u siribazobape dixmaru, ala Vavaşa var gyacginu. Hen uk̆vaçxe artimajuras çkvana var elaçasunonanşa, k̆avulina ves, ar cadobas Vavak gyocginuşk̆ule, çkva Dunduk̆ala dostina ives, jur şilya ǯana t̆u. Ar muruʒxoni seris ʒas xoloti kok̆ik̆ates.

 

-K̆aobaten, Vava!

 

-K̆aobaten, Dundu!

 

-Sole mulur aşo ç̆umani ordo?

 

Ç̆ink̆a do Ecillepe ok̆olumcaas otanu uǯumernan do otanus – olumcinu. Entepes seri, mjora eşit̆aşa, xukmi uğunan do xvala seri gulvan, ndğaleri var ižirenan. Hemuşeni Vavas Dunduk: Sole mulur ak̆o ç̆umaniya,- uǯu.

 

-Let̆aşen mobulur, diʒxironi k̆oçiş skirepeşen. Mupe bžiri! Artimajuras mupe oğodaman! Çkinişeni çkar mutuna var ğirs, altunişeni artimajuraş diʒxiri dobuman. He iri şeyşeni paxali, t̆uʒa diʒxirepe mutepeşi uşure, ugure, qini okroşeni dobuman. Çkin bužiş mjaten rdei t̆uʒa diʒxironi k̆oçiş skirepes mevanant̆ret do mutepes ti mutepeşi k̆imet̆i var uçkinan. Ma t̆uʒa diʒxironi k̆oçiş skiriş oqopumuşa na miçkin, na miğun, iri xeleberi- xeleberi komepçamt̆i.

 

-Ǯori zop̆on, çkin entepes, entepe çkin memanant̆renan.

-Hentepe çkin mʒika çetini memanant̆renan. Ma sum şilya ǯana ren, ar k̆oçiş skirişi qoropa çkimda var gomaktu, hen p̆at̆işen, hen mežabunerişen geboç̆k̆i hen mskva, hen k̆ap̆et̆işakis, mutuk çare var mavu.

 

-Ǯori zop̆on, mati nak̆o k̆oçiş k̆ulani ç̆eşidi inci mercanis goşoboxuni, p̆ant̆a qini re, qini reya do var memanç̆es.

 

-Ǯori ren! Qini boret, udiʒxire boret, ar landi boret. Ǯori ren, handğa çkinna bikomtpe, hemtepes var axvenenan, ala ç̆umen hemtepesna var axvenenanpe, çkun çkar var maxvenenan.

 

Aǯi Çini- Maçinis bort̆i. Okros otirusna var nuç̆işun, ar patişahik ağne cengişen gamaxteret̆u,  heşos nungapt̆u- ki, majurani gyocgineret̆u do hemuş xazina muşişa moçodumt̆u. Ar ptkvi- ki, he okrope ar şvacis noşkerişa gobokta- ma, ala birdem geri ut̆k̆vaʒun- ma do maşkurinu. Heya heşo skidas, p̆ant̆a okroşeni şuri meças- ma do mebaşkvi.

 

-Ǯori re, ala mtelli k̆oçepe haşo va reni?! Aǯi moxti, ar badi goǯira, hele, skani marifetepe hemuşa golilaseni?!

 

Aǯi Dundu do Vava ar didi noğaş jin t̆es. Ǯoxle mutepeşi, ar didi oxoris, ar badi kçe pimpilonik, ǯoxle muşina guǯužin, kart̆alis oǯk̆en. Ham oras Dundu cazi parpali divu, Vava k̆orğoni divu do xçe pimpiloni badiş odas kamaxtes. Badik, xesna okaçun msva bundğoniten, mʒika oras ti ninçamins; ek̆ule ǯoxle muşina ren, divitis dolonǯaps do kart̆alis ar muntxa konoğarams; ek̆ule ǯoxle muşina ren, ar gunže durbini pencereşen gamonç̆ams do ʒas muruʒxepeşen aris oǯk̆en, xolo kart̆alis ar muntxani konoç̆arams do xolo muruʒxis oxosars.

Vavak mutu var oxoǯonams do Dundus uǯumers:

 

-Mu ikoms?

 

-Mexti, oǯk̆edi!

 

Vava K̆orğoniş msvaepe muşiten putxineri badis qucis kogyoxedun do durbinis gamoxosars do xoloti cazi parpali Dunduşa komulun do K̆orğaniş sersisteri daha mç̆ipeten, badis na var agnasunonsteri, Dundus qucis alupurçols:

-Emuk meskireli muruʒxis oǯk̆ers.

 

-Ho, emuşa yextimu isimadems.

 

-K̆ai, moro, ar komebuşvela!

 

Vavak hak muşi cadoba ixmars do meskireli muruʒxi badişa ek̆o xolos moionums- ki, badik aǯi rak̆anepe, qonape, skurepe  ar- jur k̆ilomet̆rişenna  oǯk̆et̆asteri žiromt̆u. Badik goşaşeri oǯk̆en, arçkva mu žiru: Elamtepes pucepek, mçxurepek cumt̆es. K̆aixeşak mendoǯk̆eduşik̆ule, gunže biga muşisna nocans, mamcvinaleti kožiru. Badi goişaşu: Haya mun orenya?! Haǯişakis hentepe muşeni var mažiret̆u?! Badik eşo mʒika çkva oǯk̆edu do tku- ki, ho, eşos mengaps, dido doç̆k̆indineri bore do hatepe haşo ma gemaven, vana mutuskani var ren, hele, kodobincira do ǯoxle muşina t̆u, kart̆alepe ar p̆eci kitabis kogoşadu do onciruşa ixaziret̆uşa, arçkva mu žiru: He muruʒxisna žiromt̆u, mamcvinale gunže biga muşiten ǯoxle muşi dgit̆u do badis uǯu- ki, mot incir? Hamk̆ata ora si p̆ant̆a var gažiren, meskireli muruʒxi dixa tkvanişa haşo xolos oş ǯanas arfara nanç̆en. Oǯk̆edi, varşa kodincirayaşi, badik emus elažiʒineri uǯu: Ho, aǯi, komebagni, dulyaş galenişina mak̆aten. Var, skiri, var, sin ti çkimi var mogağerdinen, meskireli muruʒxi dixa çkinişa vit ǯanaşk̆ule memanç̆enan, ek̆ule meskireli muruʒxis ne pucepe renan, neti- çobani. Si kotuma skani oğerdini do mçxu markvali gegiskvasnorenya do badi oncires meşiluşi, Vavak xolo emus çkva muruʒxepe oǯiru, kimi mskva bağepe, kimi rak̆anepe, geçxialonepe oǯiru, ala badik izmocena žiromt̆asteri, elažiʒineri kocant̆u.

 

Dunduk Vavas uǯu: Haide, mʒudişi mo iqvaqve! Skani oinepe emuşa var golilamsya.

 

Vava do Dunduk oxori met̆k̆oçes do xoloti mutepeş suretis kamaxtes do muruʒxoni ʒaşa kextes do nulunanşi, Dunduk Vavas uǯu: Žiromi, k̆oçiş skirik nosi do fik̆iri muşiten mupe oxvenu isimadems?! Xoş koşigni, mu giǯu: Meskireli muruʒxi vit ǯanaşk̆ule memaxolanenanya. Ǯori var reni?

-Ǯori ren, ala sole uçkin haya?

- Matemat̆ika çkineri renan. Eşo ora moxtasen, hana noǯk̆er sumeneç, otxeneç k̆ilo monk̆anobaşi k̆oçiş skiri, muç̆o çkinisteri, monk̆anobana var uğut̆asteri, mutepeş dixaşen gale haşo çkinisteri oputxasinonan.

 

-Var, ya var axvenenan.

-Mot var axvenenan?

 

Otxeneç k̆ilo dixaşen yeǯinǯu do dixaş ǯinǯalaşen meç̆k̆viduşa nak̆o şilya k̆ilo mence unon, si giçkini? Sin çkinden xesap̆i mo ikom! Çkin monk̆anoba var miğunan.

 

-K̆oçis skiris he nosi do gagna uğut̆asşa, iri dikoms. Ma p̆ap̆uli çkimişen şemignapun: K̆oçiş skiri mcveş orapes muç̆o aǯineri maimunepesteri germas t̆et̆eli skidut̆erenan. Aǯi žiromi, mupe ikoman?!

 

-Ǯori zop̆on, k̆oçiş skiriş qoropa do çkini qoropas ortati ayri ren. Entepek ar qoropaşeni mupe ikipan!

 

Aşote ğarğalapt̆es Dunduk do Vavak do ar şvacis dixaşa kagextes. Aǯi ar didi ǯk̆armanganaş ǯoxle t̆es.

 

Ǯk̆armanganas parto mxuconi, gunže t̆anis, ğveledisteri nç̆imoşeri, xçe, ala mjoraş ç̆veri, k̆ayişisteri t̆k̆eboni, mskva mendaǯkomiloni ar biç̆i tipiş xveneri şirtes golacant̆u. Dido derini ncirisna ren do dido donoç̆k̆indena renşi, işareti t̆u. Xvala şkaşen burgilişakis goǯak̆irusterna goǯok̆irs, k̆aplaniş posti var t̆uk̆onna, t̆et̆eli itkvet̆u. İşte, ha bedi xamanǯa, qoropeli biç̆is K̆erk̆et̆a coxont̆u.

 

Ǯk̆armangana jureneçdovit met̆ro mağlobas, isinaş jin gejadgit̆u. İsinaş tude ar didi loqa ǯk̆aroni t̆iba kort̆u. Ha t̆iba ek̆o didi t̆u- ki, ǯk̆ari muşi cumoni t̆uk̆onna, ha t̆ibaşa mzoğati ditkvet̆u. Ha t̆ibaşa ǯk̆armanganaşen ar met̆ro araten jureneçdovit k̆ufa ginç̆et̆u. Ǯk̆armanganaş çarki iktet̆u, ham jureneçdovit k̆ufeşen eçdoxut ǯk̆ariten yopşa jin it̆u, eçdoxut moçoderi t̆ibaşa git̆u. Aǯi çarkina var iktet̆uşeni, k̆ufepe ne it̆es, neti git̆es.

 

Vavak Dundus uǯu: Aǯi noǯk̆eri?! Ha didi ǯk̆armangana ar k̆oçik oktams do ha didi t̆iba genǯirasunon- ki, patişahik k̆ulani muşi oǯirasunon.

 

-Xvala oǯirasunon?

 

-Ho, xvala k̆ulanişi p̆ici oǯirasunon.

 

Ha t̆ibas ç̆amis ǯk̆ari uǯumernan. Haia ǯk̆ari mtelli žabunobaşi ç̆ami ren. Ek̆uleti ha ǯk̆aritenna irdan, k̆ulanepe çkinik̆onai mskva ivenan. Ha ǯk̆aritenna irdan, pukirepesna uğun şura, kiyanaş soti var ren. Ham ǯk̆ariten norde meivepe k̆oçik muk̆o ç̆k̆omas, var aǯqens.

 

Aǯina meboǯk̆etsteri, ha k̆udretiş xveneri cixaşa çkva sotişen ǯk̆ari var mulun, xvala mç̆imaş met̆i. Ha cixaş k̆ap̆ulana bžiropt, qinvas pukrinora, mtvironi rak̆anepeşi mtviris ǯk̆ari do ğalepe- çkarti ha cixaşa var mulun. Ha cixa do he rak̆anepeşi şkas jur ndğaşi ogzaloni ren, k̆umluği, çoli ren. He rak̆anepeşi geçxialonepe ğalepe he k̆umis gondununan do ha cixaşakis var mulvan. Mzoğaşen xut- anş şilya met̆ro mağlobasna ren, ha mtvironi rak̆anepes dido k̆ai let̆ape, bağape renan do doxoreli renan, ala patişai mutepeşi ha cixas skidun do devepeten oç̆k̆omale hakşakis titups.

 

Çkva haǯi zoğap̆icis ar didi odas boret, ala ha cixa çoliş doloxe ar çkva oda itkven hemuşeni- ki, ha t̆ibaşen mzoğaşa oş jureneçdovit k̆ilomet̆ri çoli ren. He mtvironi rak̆anepeşi tude k̆ai let̆apeşen mteli çoli ren . Ar nenaten, ham let̆apeşa mitis k̆uçxe var dvadgen. Bazi p̆at̆i t̆aronik do ixikna golat̆k̆oças k̆aravepeş gemicepes, ha mtvironi rak̆anepe xolos gyavenan do çoli mek̆avilamtya do tina çolis şkas xut- anş fara amiğan, çoli ağodenan do doğurunan. Ha cixas, ar K̆erk̆et̆aş met̆i, mitis k̆uçxe var dudgun. Haǯi si xesap̆i qvi, muç̆oşi qoropa ren ha k̆oçis guris!

Aǯi çkva getanap̆ici t̆u. Dunduk Vavas uǯu: “Domilumces. Ç̆umen xolo ak kok̆obik̆atat. Skanda mok̆itxuşi dido ambaepe miğun”.

 

Ǯk̆armangana ikten. Ham ndğas t̆aroniti dido mçxopa ren. T̆iba ǯk̆arç̆amişenna giç̆k̆en do mzoğaşakisna goinzden, çoli, k̆umepuna ondğeimek̆alaperis ek̆o ç̆k̆veri t̆u- ki, ekolenna moxtat̆u ixi, mitam parelis nungamt̆u.

 

Ǯk̆armangana gedgin. İsinaş kvaepeti ek̆o ç̆k̆veri t̆u- ki, xe var nisvet̆u, ala ǯk̆armangana xolo iktet̆u. Gunže mançxas yopşa ǯk̆ariş ğvari gamamtumani nit̆u, ala K̆erk̆et̆as, ha ǯk̆ariş ğvari so nit̆u, ha ǯk̆arik mu ikomt̆u, var uçkit̆u. Emus eti var uçkit̆u- ki, hem ǯk̆ariten k̆arta lumci-  ç̆umani, daçxirina udvinams, qoropeli muşik xurana ibont̆u. Hemus var uçkit̆u, aǯi mukna iç̆ven, pareloni ixi do mç̆k̆vineri isinaş kvaepeş jinna iç̆ven, ixalen oras qoropeli muşişa, ha Ǯk̆ariş xavuzepes, baba muşiş sarais, muşi eşi k̆ulanepek̆alana inçvirs. Emus var uçkit̆u, lumci mjora gyulas saraişenna gulun serini ixi, ç̆eşidi pukurepeşi şurana goit̆u, nam ǯk̆aiten ya pukirepe irdet̆u. Emus var uçkit̆u, mçxopa hava t̆uşina, ibont̆u he ǯk̆ariten, ndğaşen ndğaşa imskvanet̆u. Haşoti var uçkit̆u patişais k̆ulanis Notes, ar ǯana morgvalis uǯk̆ari he didi noğak mupe nǯirupt̆u, haǯi am ǯk̆ariş toğoba sole, muşeni, miş xeten iqvet̆u. Hemusteri var uçkit̆u, aya mtelişey k̆ainoba muşi qoropeliş xetenna iqvet̆u. Muk k̆ulanapek̆ala xavuzepes inçvirs do na ixels, em oras qoropeli muşi he mç̆k̆ineri isinas diʒxiri do upina dobums. Hemus var uçkit̆u, he mskva bağepe, qurženiş ç̆eşidi, meyiveş ç̆eşidina imxort̆u oras, qoropeli muşik ugyare, ar xvala ǯk̆aritenna he didi, mitisna var akten, ǯk̆armangana oktamt̆u. Oktamt̆u emuşeni- ki, ar xvala ǯk̆arç̆ami genǯiru do qoropeli muşiş nunk̆uşi ožiruşeni.

 

Haşo aya jur qoropeli artimajuraşa ak̆o xolos diveret̆es, ala artimajura var ažiret̆es, artimajuraşen ambai var uğut̆es. Hantepeşi ambaina uğut̆es, jur- sum k̆oçi kort̆u sarais doloxe.

 

Mjora uçodinu k̆umepuna do k̆umepeş eksiğepeş k̆ap̆ulas dont̆k̆oberet̆u. Ok̆omǯk̆upus gyoç̆k̆uşiti mçxopas xe- k̆uçxe nulamt̆u. Nʒas ek- ak muruʒxepe yeçkindut̆u, ala K̆erk̆et̆ak xolo ǯk̆armangana oktamt̆u. Mundes k̆aixeşak dvaç̆k̆indu, çarkis oktu naşku do lumcineri ǯk̆ari muşi oşuşk̆ule, şilte muşis kaguintxu do nʒaş muruʒxepes oǯk̆ers do isimadems. Dido donoç̆k̆indena t̆uşeni, ar şvacis toli kok̆odu do kodvanciru. Sarais do noğas skidala aǯi giç̆k̆et̆u. He mskva bağepes qoropelepe jur- jur guit̆es, ç̆eşidi muzik̆a do birapapeten imxornan do şuman. Am oras, muruʒxoni ʒaşen Dundu do Vavati kagextes let̆aşa.

 

Vavak Dundus uǯu- ki, hayde, çkinti obant̆alat ha xeleberi skidalas do ark̆ele ğomamcina mebaşkvat, yerişen geboç̆k̆atya do Dundu hekon genci biç̆epeşen ariş suretis kamaxtu, Vavati- ar k̆ulaniş suretis do ar mağali yeris, k̆arta yerina ižirensteri, kextes do golaxunonis kogolaxedes do Vavak Dundus uǯu: Žiromi? Ha k̆orca noğas, mteli xelebasna inçvirnan oras, jur k̆oçi var ant̆aleren. Arteği ǯk̆armanganas muç̆o ğureli cans, majura oncire muşisna gexen do isimadeps, padişais k̆ulani Note.

 

-Ho, ǯori ren, moxti do amseri entepe ar kok̆opk̆atat!

 

-Entepes ok̆ok̆atu daha var iven.

 

-Mot var iven?

 

-Mot do, çkimi fikriten, daha ordo ren.

 

-Eşos nungaps, sin am dulyas doloxe re.

 

-Ho, doloxe bore do omudi miğun, k̆oçis skiris qoropa çkimda goboktare, man ham dulyas, dido ǯana ren, biçalişem.

 

-Omudi giğun K̆erk̆et̆aşi ha qoropa skanda goktuşa.

 

 

-Ho, xvala seri çkimi ivasen, ndğaleri- Noteşi.

 

-Demek ok̆irtaten.

 

-Ho, ok̆obirtaten Notek̆ala.

 

-Moro, man aǯişen dogiǯva, mutuna var gaxvenasen.

…..

Hindiş Mzoğas ortas, ha adas, k̆oçina skidun do haşo mskva yerina ren, mitis var uçkin, mitisti var muxtimun, ha ǯk̆arç̆amişen mitis ambai var uğun. Jur şilyaǯanas ǯoxle ha ada mzoğaten mpuleri t̆u. Aǯina meboǯk̆ert mtvironi rak̆anepeşi jin k̆unǯuli, juroş ǯana ǯoxle zerzeleten ar seris yeçkindu. Hem orapes haǯineri k̆umepuna, çoli çkarna var t̆uşeni, ç̆ut̆a- ç̆ut̆a ada ordo kamoiǯipxu, nca do mt̆k̆ui meyvepe ordo divu.


(Zğap̆iri daǯerilia Xasan Helimişis mier; şemorçenilia mxolod Nodar K̆ak̆abažiseuli xelnaǯerit; ibeç̆deba p̆irvelad. Nodar K̆ak̆abazis inpormaʒiit, Xasan Helimişma zğap̆ari daǯera İuri Gagarinis k̆osmosşi gaprenasten dak̆avşirebit, tumʒa daǯeris zust̆i tariği uʒnobia.)   (ზღაპირი დაწერილია სასან ჰელიმიშის მიერ; შემორჩენილია მხოლოდ ნოდარ კაკაბაზისეული ხელნაწერით; იბეჭდება პირველად. ნოდარ კაკაბაზის ინფორმაციით, ხასან ჰელიმიშმა ზღაპარი დაწერა იური ღაგარინის კოსმოსში გაფრენასთენ დაკავშირებით, თუმცა დაწერის ზუსტი თარიღი უცნობია.)

[Xasan Helimişi, “Dundu do Vava, (Nodar K̆ak̆abaže, “Lazuri T̆ekst̆ebi”, Gamomʒemloba Art̆anuci, Tbilisi, 2018)]

 

 

aksamaz@gmail.com

 

10 Şubat 2025 Pazartesi

“Uluslararası Katılımlı Ana Dili Sempozyumu” (Anı)

 

 

 


 

“Uluslararası Katılımlı Ana Dili Sempozyumu” (Anı)

 

 

Eğitim- Sen’in uluslararası katılımlı bir ana dili sempozyumu düzenleyeceğinin haberini birkaç ay kadar önce arkadaşım Khmza Haldun‘dan duymuştum. Hemen ardından da, benim de bu sempozyuma Lazca ile ilgili bir tebliğ hazırlayarak katılmamı önermiş ve adımı ilgili yerlere vereceğini söylemişti. Eğitim-Sen’in bu aktivitesine katılmaya pek istekli değildim. Eğitim-Sen’in 1- 5 Aralık 2004 tarihleri arasında Ankara’da düzenlediği “4. Demokratik Eğitim Kurultayı” öncesi, 8 no’lu şube komisyonu çalışmaları sırasında komisyon üyelerinden bazılarının sorumsuz ve ciddiyetsiz tutum ve davranışları ve bu kurultay sonrası da kurultayda söylenen parlak lafların ve bunların kitap olarak yayınlanmasının ardından, Eğitim- Sen’in ana dillere ilişkin somut projeler üretmemesi sebebiyle, Eğitim-Sen’in bu yeni “ana dili çalışması”nda pek yer almak istemiyordum. Arkadaşıma bu konudaki tavrımı ve gerekçelerini vakit geçirmeden belirttim. 

 

 

Bana göre hiçbir işe yaramayacak bir aktiviteye katılmanın bir anlamı yoktu. Birilerinin iş yapıyoruz görüntüsü vermeye çalışmalarında figüranvari bir rol üstlenmek istemiyor ve onun da ötesinde vebal altında kalmak istemiyordum. Konu ciddi idi. Teklife böyle yaklaşmakta ve böyle bir tutum takınmakta doğru ve geçerli sebeplerim vardı. Öncelikle bunları sizlerle paylaşmak isterim.

 

“4. Demokratik Eğitim Kurultayı”na katkıda bulunmak için oluşturulan Eğitim-Sen İstanbul 8 no’lu şube komisyonu altı kişiden (Ayşen Aysuna, Ali İhsan Aksamaz, Şefik Beyaz, Haldun Özkan, Hatun İldemir, Muhammet Tunçsan) oluşuyordu. Komisyon kâğıt üzerinde altı kişiden oluşmasına rağmen, o yaz sıcağında kaç kişinin, Khmza Haldun’un Vefa semtindeki evinde yürütülen kurultay öncesi komisyon çalışmalarına aktif olarak katıldığını ben burada söylemeyeyim?! Öte yandan birçok ciddi önerimiz Eğitim- Sen’in nihai raporunda yer almamıştı. Onun da ötesinde Eğitim-Sen’in elindeki geniş imkânlara rağmen, ana dillerine ilişkin somut proje ve üretimlerde bulunmamıştı. Bütün bunlarla birlikte, sendikanın iç işleyişinde takım tutar bir grup taassubuna tanık olmuş, benzer tutum, davranış, yaklaşım görmüş ve fısıltıları duymuştum. Birilerinin “ak” dediğine, bir diğerleri “kara” diyordu. Bundan başka, bazen oldukça ciddi ve vahim bir “Kürt-Kürtçe” düşmanlığı, bazen de bir “Kürt-Kürtçe” yaltakçılığı ve kutsamacılığı ön plana çıkıyordu. 2004’teki bu kurultay çalışmalarının öncesi ve sonrasına ilişkin kafamda böylesi olumsuz izlenimler oluşmuştu. Kısaca bu ve benzeri sebeplerle Khmza Haldun’un,  Eğitim-Sen’in 30- 31 Mayıs 2009 tarihleri arasında düzenleyeceği “Uluslararası Katılımlı Ana Dili Sempozyumu”na  katılmam önerisine hiç sıcak bakmıyordum.

 

Bütün bunların dışında, Eğitim-Sen oldukça eski bir örgüt ve güçlü bir öğretmen kurumu geleneğine sahip olmasına rağmen, bugüne kadar Türkiye’de konuşulan ana dillerine hiç kafa yormamış, projeler üretmemiş, kendi imkanlarını verimli değerlendirerek uygun, bilimsel projelere destek vermemiş, bu alanda bir gelenek oluşması için, yasak savmanın ötesinde ciddi çabalar harcamamıştı. Türkiye’nin hemen her yerinde şube ve temsilcilikleri bulunmasına rağmen, Türkiye’de konuşulan ana dillerine ilişkin somut alan çalışmaları yapmamıştı. Bu ana dillerinde en azından masal kitapları yayınlamasına ve çizgi filmler hazırlanmasına ön ayak olmamıştı. En azından bunları kiminle nasıl yaparız diye kafa yormamıştı. Bundan başka, bu ana dillerinde de haber ve müzik yayını yapan bir radyo ve televizyon kanalını harekete geçirmenin yollarını aramamıştı. Eğitim-Sen ve ana dili konusunu yan yana gelince, birlikte üretilebilecek bu güzellikler yerine, ana dili denince tek başına “Kürtçe”nin anlaşıldığı, bu yaklaşıma destek verenler ile buna kesinlikle karşı çıkanların içten içe birbirlerinin ayağına bastığı, çeşitli gurupların didiştiği arabesk bir yapı aklıma geliyordu hemen, her nedense! Eğitim-Sen, Türkiye’de konuşulan ana dillerinden haberdar değildi. Bu ana dilleri konusunda bir envanteri, bir terminoloji üretim, kullanım ve birliği, tartışma, çözüm yolları ve projeler üretme, bu projeleri uygulamaya koyma gibi konulardan bihaberdi. Eğitim- Sen; bunun yerine, ana dili eğitimi denilince, ABD’de yaşayan İspanyolca ana dilli çocuklara İspanyolca eğitimi, Almanya’daki Türkçe ana dilli çocuklara Türkçe eğitimini anlayan, “Kürtçe” denince de “Baskça” üzerinden örneklendirmeler veren akademik ünvanlı kişileri kurultay veya sempozyumlarında konuşturmayı marifet saymıştı. Somut olarak, Türkiye’de konuşulan ana dilleri hakkında hiçbir bilgisi, projesi ve çabası olmayan bir Eğitim-Sen’in tüzüğünde, ne olduğu müphem kuru bir  “ana dili” ifadesinin bulunması veya içini doldurmamış olarak bunun savunuculuğunun yapılmasının kıymetiharbiyesi yoktu. Bu ve benzer konularda kendisini yenileyememiş, geliştirememiş ve iki-dillilik gibi bir kavramı da Türkiye’nin gündemine taşıyamamış bir Eğitim-Sen’in “Ana dili Sempozyumu”na işte sıraladığım bu sebeplerden de sıcak bakamıyordum. Hem bugün yapılmaya çalışılan bu sempozyum, bundan on beş yıl önce düzenlenmiş olsaydı, bugün tartışılmaya çalışılan bu konular, o zamanlar tartışılır, bugünkinden  daha ileri bir noktada olunur, belki de epey bir yol kaydedilmiş olabilirdi. Bu sempozyumda da bir kesim “Kürtçe”yi somut projelerle değil, slogan ve ajitatif ifadelerle ön plana çıkartmaya çalışacak, onun dışındaki bazı ana dilleri garnitür malzemesi misali vitrinde bir yerlerde şöyle bir görünecekti. Böyle bir durumun yaşanmasını hiç istemediğim için, doğrusu bu sempozyuma şaşı bakıyordum. Özetle; mikro milliyetçi eğilimlerin ve onların karşıtlarının arzıendam edeceğini sandığım bir ortama, Lazca adına bir şeyler söyleyerek görsel figüran rolü üstlenmek istemiyordum; böyle bir kaygı ile dikkatli hareket etmem gerektiğini kesin olarak biliyordum. Eğitim-Sen’in düzenleyeceği sempozyum hakkında tam olarak işte böyle düşünüyordum.

 

Sempozyum tarihi yaklaştıkça, Lazca ile ilgili bir tebliğ ile benim veya bir başka arkadaşın sempozyuma katılması konusunda Khmza Haldun’un ısrarları arttı. Khmza Haldun; Mecit Çakırusta ve kolkhoba.org editörü Erkan Temel ile de görüşmüş. Ben de konuyu onlarla ayrı ayrı görüştüm. Çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Kmza Haldun, bu sempozyumun Lazcaya da dikkat çekilmesi konusunda çok önemli bir zemin olacağında ısrar ediyordu. Lazca konusunda ve Lazca olarak da yazarak yıllardan beri Laz dili ve kültürüne sessizce katkıda bulunduğumu, sayısız fedakârlıklarda bulunduğumu, durumdan vazife çıkarttığımı; ürettiğimi, reklam, fiyaka, ticari ve siyasi rant peşinde koşmadığımı ve tutarlı bir duruş sergilediğimi belirten Kmza Haldun, sempozyuma Lazca ile ilgili bir tebliği benim sunmamın en uygunu olacağını ısrarla söylüyordu. Bütün bu ifadeler, benim duymaya alışık olmadığım ve duymaktan da hiç hoşlanmadığım övgü dolu sözlerdi. Hem benim övgüye değil, Lazca konusuna dikkat çekmeye ihtiyacım vardı. Lazca’nın yaşaması, geliştirilmesi ve kurumsal olarak gelecek kuşaklara aktarılması için bir şeyler yapmak gerekiyordu.

 

Bugüne kadar, Lazca denilince sitelerinin adını sadece Lazca veren, ama Lazca yayın yapmayan, yapamayan, Lazca yayın yapmayı, üç beş Lazca şarkı, şiir ve masal yayınlamaya indirgeyen, Lazca konusunda sağa sola dilekçe vererek vaziyeti idare edenlere de böylelikle örnek olmamı da  istiyordu Khmza Haldun. Bu türden kimselerin, konuya benim kadar hakim olmadıklarını, sloganvari birkaç laftan öteye bilgi derinlikleri ve onun ötesinde tutarlılıklarının bulunmadığını, üstelik emperyalistlerin günah çıkarma kurumu UNESCO ağzıyla konuştuklarını da üstüne basa basa defalarca belirtti Khmza Haldun. Sempozyumda, o cibilliyetteki birilerinin yer almasını istemediğini, böylelerinin konuyu bugüne kadar olduğu gibi sulandıracaklarını, bununla da kalmayıp konuyu kullanarak ticari, siyasi ranta dönüştürmeye çalışacaklarını belirtti. Zaten artık istesem de artık vazgeçemeyeceğimi, çünkü adımı sendika uzmanı Handan Hanım’a verdiğini özellikle vurguladı. Önemli olanın benim Lazca konusunda söyleyeceklerim olduğunu söyledi. Ayrıca “Çerkes dilleri” ile ilgili Cumhur Bal katılacakmış.

 

Khmza Haldun, sempozyumda 15- 20 dakikalık bir süremin olduğunu, konuşmamı bu zamana göre ayarlamam gerektiğini de belirtti. Ancak konuşmamı dayandıracağım metnin istediğim makul uzunlukta olabileceğini ve konuşma metinlerinin Eğitim-Sen tarafından sonradan yayınlanacağını da açıkladı. Konuşmadan çok, konuşmanın dayanacağı metnin sonradan yayınlanacak olması benim için önemliydi. Böylelikle kimin neyi ne kadar düşünebildiği, nasıl değerlendirdiği, çözüm yolları için hangi somut proje ve önerilerle konuya yaklaştığı kayıt altına alınacak, isteyenin de faydasına sunulacaktı.

 

Khmza Haldun, bir konuya daha da dikkat çekmişti; Lazca konusu sahipsizdi.  Evet, arkadaşım doğru söylüyordu. Şöyle bir düşündüm. 1992’den bu yana bir değerlendirme yaptım. O yıldan bu yana, Lazcayı yaşatmak, geliştirmek ve kurumsallaştırmak adına ne yapılmıştı?! Dört yıldır Lazcayı kurumsal olarak yaşatmaya çalışan kolkhoba.org, Lazca sayısız eserler vermiş olan  Munir Yılmaz Avcı ve küçük bir yerellikte  kendince Lazca makaleler yazma gayreti içindeki Osman Şafak Büyüklü dışında Lazca ile kim neler yapmıştı ki Lazca adına?!  Konu sahipsizdi. Lazca hakkında konuşmak; emperyalist- kapitalizm ve çay üreticilerin emek mücadeleleri hakkında kafa yormamış, tek düzgün kelime söylememiş olanların himmetine bırakılmamalıydı. UNESCO’yu kendilerine payanda yapmaya çalışanlar medet umulabilir miydi ki?! Khmza Haldun’nun bu ikna edici sözleri ve yaptığım değerlendirmelerden sonra, bu sempozyuma katılmaya karar verdim.

 

Kısa bir süre sonra Eğitim-Sen’den Handan Hanım aradı ve öncelikle konuşma metnimin başlığını istedi. Kendisine en kısa zamanda konuşma metnimin başlığını bildireceğimi söyledim. Aklıma ilk gelen, üzerinde kafa yorduğum kitap çalışmam için düşündüğüm “Şu Bizim Sahipsiz Lazca” başlığı oldu. Bunu hemen Handan Hanım’a bildirdim. Artık kafa yoracağım tek konu sempozyum için hazırlayacağım derli toplu ve bilgilendirici bir metin ve buna dayanarak 15- 20 dakikaya sığdırmaya çalışacağım konuşmamdı. Böylece metni hazırlamaya başladım. Çok geçmeden Handan Hanım sempozyum programını gösterir broşür ve afişin birer kopyasını internet kanalıyla bana gönderdi. Gelen bu broşür ve afişte adım ve konuşma konumun başlığı da yer alıyordu. Ancak sempozyum afişinde bir başka nokta dikkatimi çekti. Afişte farklı dillerde, “Tüm diller eşit derecede değerlidir,” ifadesi yazılıydı. İngilizce, Arapça, Fransızca, Rumca, Ermenice, “Kürtçe” vd. bazı dillerde. Gel gör ki, görünürde düzenlenme sebebi, Türkiye’nin diğer ana dilleri olan bir sempozyumda bu ana dillerden biri, üstelik de sempozyumda ifade edilecek olan Lazca “Tüm diller eşit derecede değerlidir” ifadesi afişte yer almıyordu. Bu hiç de hoş değildi. Hemen Handan Hanım ile bağlantı kurdum ve bu eksikliğin sebebini sordum. Bir süre sonra cevap geldi. Araştırmışlar, bana göre Türkçesi'nin bile zorlama olduğu hemen anlaşılan bu ifadenin Lazcası'nı ifade edebilecek bir babayiğit bulunamamış! Sebep buymuş meğerse! Böyle olunca ben de, bu ifadenin Türkçesi'ni kavramaya çalıştım; kastetmeye çalıştıklarını anlamaya çalışarak Lazcası'nı Latin ve Kortuli alboni ile yazıp Handan Hanım’a gönderdim: “K̆art̆a nena kianas koğirs!/ კარტა ნენა ქიანას ქოღირს!”

 

Bundan sonra, artık sayım başlamıştı. Önce metni hazırlamalıydım. Nasıl bir metin hazırlamalıydım ki, okuyan Lazcanın kökenini, geçmişte ve günümüzdeki kullanım alanlarını, geçmişte Sovyetler Birliği ve Türkiye’de gördüğü iyi ve kötü günleri, günümüzde Türkiye’deki durumunu, Lazca'ya yaşatmayı yönelik çabaları, göstermelik şovlarla konuyu kullanmaya çalışarak ticari ve siyasi rant peşinde koşanları, küçük burjuva hırsının emperyalistlerin günah çıkarma kuruluşlarından UNESCO’ya sığınanları gözler önüne sermeliydi. Hem yaşadığımız coğrafyaya musallat olan emperyalist-kapitalistlerin ham madde kaynaklarına ulaşmak ve yeni pazarlar oluşturmak için manevralarına, onlara kucak açan ama kültürel özgürlükleri için mücadele edenlere zulmeden Osmanlı yöneticilerine de dikkat çekmeliydim. CHP’nin tek parti diktatörlüğünün uygulamalarını ve günümüze yansımalarını da ortaya koymalıydım. Türkiye’de hangi ana dilini kimin birinci, kimin ikinci dil olarak konuştuğunu kimse bilmiyordu. Bu önemli bir noktaydı. Ana dili konusuna hep sayı ve “Kürtçe” üzerinden bakılıyordu. Bu yanlıştı. Bu konuya da vurgu yapılmalıydı.  TRT’nin 2004’te bazı ana dillerde kısıtlı da olsa ana dili yayınlarına başlaması, ancak Lazca yayın yapılmaması konusu üzerinde de durmalıydım. Konu; üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri penceresinden de gözlenmeliydi. Dili ortaya çıkaran, yaşatan hep bu ilişkiler olmuştu. Belirtilmesi gereken bir önemli konu da, kırık bilgilerle ahkâm kesmenin ne kadar yanlış olduğunun vurgulanmasıydı. Eğitim-Sen’in de kendi gücü ve bilgi birikimi ile yapabileceklerine de dikkat çekilmeliydi.

 

Düzgün, derli toplu, bilgilendirici bir metin ortaya koymak kadar, yapacağım sunum da önemliydi. Hoş, 27 Aralık 2007 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü tarafından Demir Demirgil Salonunda düzenlenen sempozyumda “Ana dili Öğrenimi Hakkı ve Öğretimi” konulu bir tebliği ve 17 Mayıs 2008 tarihinde de Sanat Cephesi tarafından İstanbul Mezopotamya Kültür Merkezi salonunda düzenlenen konferansta “Kültürel Zenginliğimizin Farkında Olamayışımız” başlıklı bir başka tebliği sunmuştum. Bu, insanlar önündeki üçüncü sunumum olacaktı. Buna rağmen, birçok sebepten dolayı heyecanlıydım.

 

Hemen çalışmaya başladım. Daha önceki çalışmalarımı gözden geçirdim. Doğrusu ne yazacağımı çok iyi biliyordum. Ne var ki, bunları hangi üslupla insanlara  anlatacağımı bilemiyordum. Etkisinin ne olacağını kestiremiyordum. Heyecan ve kaygılarımı arttıran, yukarıda kısmen belirttiğim sebepler de vardı tabii. Ancak sempozyumun uluslararası nitelikli olması, yabancı katılımcıların anlayabilmesi için konuşmaların İngilizce'ye de çevrilecek olması bir başka tedirginlik oluşturuyordu bende. Acaba tercümanlar dediğimin Türkçesi'ni anlayıp da mı, İngilizce'ye çevirebileceklerdi?!   Handan Hanım, tebliğlerin bir an önce gönderilmesini istemişti. Tercümanlar konuya aşina olacaklarmış. Çok kısa sürede çalışmayı bitirdim ve Handan Hanım’a internet üzerinden gönderdim. Sonraki süreçte konuşma metnini okuyor, karşımda birileri varmış gibi konuyu anlatmaya çalışıyor; prova yapıyordum. Anlatımın kaç dakika sürdüğünü öğrenmek için de saat tutuyordum. Sonuçta kendimi sempozyum sunumuna teknik olarak da hazırladım. Bu sefer de sunum sırasında ağzımın dilimin tutulacağı gibi bir korkuya kapıldım. Bu korkuyu sempozyum sunumuma başladığım ana kadar yaşadığımı itiraf etmeliydim.

 

Sempozyuma hazırlanırken yaptıklarım, düşündüklerim, hissettiklerimi yukarıda belirtmeye çalıştım. Ankara’da Eğitim-Sen’in böyle bir sempozyum düzenleyeceğini ve benim de “Şu Bizim Sahipsiz Lazca” başlıklı bir tebliğ ile bu sempozyuma katılacağımı “sağır sultan” bile duyup kulak kabartmasına rağmen, bu konuda duyarlı oldukları izlenimini uyandırıp yıllardır fiyaka peşinde koşanların derin bir suskunluğa dalması, beni hiç de şaşırtmadı. Bununla da bir kez daha anlaşıldı ki, Lazca gerçekten de sahipsizdi. Ciddi ve kalıcı bir şeyler üretmeye, taş üstüne taş koymaya, fincancı katırlarını ürkütmeye ve cesaret göstermeye ihtiyaç duyan konularda, işin fiyakasında olanların sesleri hiç çıkmıyordu.1994'te "Alboni"yi kendi imkanlarımla yayınlattığımda da çevremde kimseyi görmemiştim. Böyle işlerde, onların gözleri kör, kulakları sağır oluyordu! Bütün bu ve diğer sebepler, konuya daha da ciddiyetle sarılmam noktasında beni bir kez daha biledi.

 

 

Sempozyumdaki sunumumu, bir powerpoint gösterisi eşliğinde yapmanın daha etkili olabileceğini düşündüm önce. Ancak bu konuda bilgim bulunmadığı ve çevremde de yardımlarını alabileceğim kimse olmadığı için, powerpoint programı ile sunma düşüncemden vazgeçtim. Muhtemelen sempozyum baştan sona birileri tarafından görüntülü ve sesli olarak kayıt altına alınacaktı. Ancak isteyen herkesin kullanımına sunulacacağından emin değildim. O sebeple kendi sunumumu ve yönelecek soruları ve vereceğim cevaplarımı kaydetmemin uygun olacağını düşündüm. Bir klip hazırlayıp, isteyen herkesin kullanımına hemen sunmanın faydalı olacağını düşündüm. Uzun zamandır kullanmadığım, emektar  küçük teybimi çantama koymadan önce, çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Bir prova yaptım. Sempozyum günü yaklaşıyordu. Çalıştığım yerden ancak bir gün izin aldım. Çok istememe rağmen, sempozyumun ilk gününü izleme imkanım olmadı bu sebeple.

 

30 Haziran Cumartesi akşamı İstanbul’dan otobüse bindim. Hızlı bir yolculuktan sonra, gece yarısı saat 02: 00 sularında Ankara Otogarı'ndan tuttuğum taksi ile Eğitim-Sen'in misafirhanesine ulaştım. (8. VIII.  2009 )


[Nevzat Kaya, Ali İhsan Aksamaz, Khmza Haldun ( İstanbul (Erkek) Lisesi), 2012]




[Önerilen okumalar: Ali İhsan Aksamaz, “Şu Bizim Sahipsiz Lazca”, lazca.org/ circassiancenter.com.tr, 29. V. 2009; Ali İhsan Aksamaz, “Yine Geldi 21 Şubat/ Xolo Komoxtu 21 K̆undura”, yusufbulut.com/ suryaniler.com/ sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 21. II. 2012; Ali İhsan Aksamaz , “CHP’li Hiç Olmadım; AKP’li de Değilim!”, yusufbulut.com/  sonhaber.ch, 21. IX. 2013]

 

 

 

Youtube sunum kaydı:

 



 

 

aksamaz@gmail.com



https://www.circassiancenter.com/tr/uluslararasi-katilimli-ana-dili-sempozyumu-ani/

https://sonhaber.ch/uluslararasi-katilimli-ana-dili-sempozyumu-ani/