17 Temmuz 2020 Cuma

‘Ayasofya’ Muamması

 


‘Ayasofya’ Muamması


 

‘Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenlerin de, tamamen camiye dönüştürülmesini isteyenlerin de kendilerine göre ‘haklı’ argümanları vardı. ‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesinden önceki şu son süreçte de taraflar, kendi argümanlarını var güçleriyle dillendirdiler.

‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesini isteyenler, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Ayasofya Vakfiyesi’ni, ‘Ayasofya’nın müze olarak kalmasını isteyenler ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘24 Kasım 1934 tarihli Kararnamesi’ni referans olarak alıyorlardı.

Fatih Sultan Mehmed yalnızca Müslümanların değil, Ortodoks Hristiyanların da Padişahı’ydı. Mustafa Kemal Atatürk de yalnızca Müslümanların değil, Musevilerin, Katolik ve Ortodoks Hristiyanların da Cumhurbaşkanı’ydı.

Ayrıca Fatih Sultan Mehmed ve Mustafa Kemal Atatürk dönemlerindeki ve bugünkü  ‘dünya dengelerini’ göz ardı ederek bu tarihî iki şahsiyetlerden birine karşı diğerini sahiplenmek ve gündelik siyasete alet etmek yapılan önemli bir diğer yanlış.

24 Kasım 1934’de bir kararnameyle müzeye dönüştürülen ‘Ayasofya’, günümüzde ta başından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni bir kararnamesiyle tekrar tamamen camiye dönüştürülebilecekken bu yapılmamış Danıştay 10. Dairesi’ne yapılan resmî başvurunun sonucu beklenmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yayınladığı kararnameyle ‘Ayasofya’ artık tamamen camiye dönüştürülmüş oldu. Kararname, Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında yayınlandı. ‘Ayasofya’, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi. Ayasofya Camii, 24 Temmuz 2020 Cuma günü Müslümanlar için ibadete açılıyor.

                                                              24 Temmuz 2020 Cuma günü Müslümanlar için ibadete açılıyor



‘Ayasofya’nın şu dönemde tamamen camiye dönüştürülmesini 2023 öncesi bir erken seçimin işareti olarak değerlendirenler de var. Bir kesim ise, ‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesinin Ak Parti’nin oylarında bir artışa yol açmayacağını söylüyor.  

‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesinin esas sebebinin, ‘Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin ‘Millet İttifakı’nda Ak Parti lehine bir çatlak oluşturmaya yönelik olduğunu değerlendirenler de var.

Yazar Levent Gültekin, ‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesinin, dinin belirleyici olduğu toplumsal bir yapı ve devlet oluşturulmak istenmesinden kaynaklandığını yazıyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise, ‘Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesinin uluslararası alanda Türkiye’nin yalnızlaştırılması plânına hizmet edeceğini ve müttefik potansiyelini zayıflatacağını söylüyor.

 

 

                                                                     ‘Ayasofya’ ve ‘Hipodrom’

 

‘Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesinden önceki süreçte, kimi tarihçiler arasında ‘ilginç’ tartışmalar yaşandı. Yine aynı süreçte kimi ilahiyatçılar, ‘kılıç hakkı’ tartışmalarına ilişkin olarak yine ‘ilginç’ açıklamalarda bulundular.

Tarihçi Yusuf Halaçoğlu, katıldığı TV programlarında ve gazetelere yaptığı açıklamalarda, ‘Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine kanunî imkân sağlayan 24 Kasım 1934 tarihli ‘Bakanlar Kurulu Kararnamesi’nin altındaki Mustafa Kemal Atatürk imzasının gerçek olmadığını söylemişti. Yusuf Halaçoğlu, gizli bir elin ‘Ayasofya’yı camiden müze haline getirdiğini ve bunun da Mustafa Kemal Atatürk’e mal edildiğini iddia etmişti.

Yusuf Halaçoğlu, iddiasını doğrulamak için de, Mustafa Kemal Paşa’nın, Atatürk soyadını kanunen almadan önce, adı geçen kararnamenin ‘Atatürk’ şeklinde imzalanmış olmasını delil olarak göstermişti. Yusuf Halaçoğlu, o kararnamedeki ‘Atatürk’ imzası ile soyadı kanunundan sonraki imzaların birbirine hiç benzemediğini de söylemişti. Yusuf Halaçoğlu, 24 Kasım 1934 tarihli o kararnamenin ‘Resmi Gazete’de de yayınlanmadığını vurgulamıştı.

Sözcü Gazetesi yazarlarından tarihçi Sinan Meydan ise, 24 Kasım 1934 tarihli ‘Ayasofya Kararnamesi’ndeki ‘K. Atatürk’ imzasının aynısının 26 Kasım 1934 tarihli 5 ayrı kararnamede daha bulunduğunu belirterek tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun iddialarına cevap vermişti.

İlahiyatçı Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, ‘Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye dönüştürülmesinin de, Mustafa Kemal Atatürk tarafından müzeye dönüştürülmesinin de,  bugünkü siyasî iktidar tarafından camiye dönüştürülmesinin de siyasî amaçla gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, ‘Ayasofya’nın kilise olarak korunmasının Müslümanlara daha çok yakışacağını vurguladı. İzmir/ Alaçatı’da kiliseden çevrilmiş bir camiyi de örnek gösteren Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, bu caminin belirli günlerde Hristiyanlar tarafından da kullanıldığını belirterek benzer bir ara çözümün ‘Ayasofya’ için de bulunabileceğini söyledi.

‘Kur’an’da ‘kılıç hakkı’ diye bir kavramın bulunmadığını da söyleyen İlahiyatçı Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, bu konuda  ‘Hac Suresi’nin 40. Ayeti’nin çok açık olduğuna da dikkat çekti. ‘Kılıç hakkı’nın Osmanlı Devleti’nin kendi fetihçiliğinin getirdiği bir kavram olduğunu da vurguladı.

İlahiyatçı Cemil Kılıç da, Danıştay 10. Dairesi’nin, ‘Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülebileceği yönündeki kararını yanlış buluyor ve bu kararın ‘K’uran’ a da aykırı olduğunu söylüyor. Hazreti Muhammed’in, hiçbir Yahudi ve Hristiyan mabedini camiye dönüştürmediğini de belirtiyor.

‘Ayasofya’nın, Fatih Sultan Mehmed’in fethinden sonra camiye dönüştürülmesinin ardından fizikî olarak güçlendirilmiş ve ilerleyen zaman içinde de binanın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler ve dışına da minareler, medrese, sübyan mektebi, muvakkithane, şadırvan, sebiller, güneş saatleri, mütevelli heyeti odası gibi bölümler de eklenmişti.

‘Ayasofya’, hem bir Bizans eseri hem de bir Osmanlı eseri olma özelliğini taşıyor. ‘Ayasofya’nın, Müslümanların ibadetine 1991’de açılan Hünkâr Kasrı bölümünde öğlen ve ikindi namazları kılınıyor ve bu vakitlerin ezanları ise, Sultanahmet Camisi müezzinleri ile karşılıklı okunuyordu. 2016’dan bu yana ise, ‘Ayasofya’da beş vakit namaz kılınıyor ve minarelerinden de beş vakit ezan yükseliyor.

Danıştay 10. Dairesi’nin kararından önce; ‘Ayasofya’, ‘Hünkâr Kasrı’ bölümünde kılınan vakit namazları ve minarelerinden beş vakit yükselen ezan sesleriyle hem bir Cami, Bizans’tan günümüze taşınan fizikî yapısı ve dinî freskleriyle hem bir Kilise ve hem de bugüne kadar milyonlarca yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği bir müzeydi. ‘Ayasofya’nın bu üç özelliğini de sonsuza kadar korumanın en doğrusu olduğuna hiç şüphe yok. Ancak ilahiyatçı Mehmet Hayri Kırbaşoğlu’nun, ‘Ayasofya’nın belirli günlerde Hristiyanlar tarafından da kullanılmasına yönelik ara çözüm önerisini akılda tutmakta fayda var.

 

 

 

(Fotoğraflar: tarihvemedeniyet.org; cnnturk.com; bitmezat.com)

(16 VII 2020)

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com


http://www.kuzgunportal.com/2020/ali-ihsan-aksamaz-ayasofya-muammasi-58886/


http://circassiancenter.com/tr/ayasofya-muammasi/



10 Temmuz 2020 Cuma

Önemsen(mey)en ‘Z Kuşağı’

 

 

Önemsen(mey)en ‘Z Kuşağı’

 

“X, Y, Z ve Alfa Kuşağı’ gibi terimler ‘Batı’ kaynaklı. Bu terimler, İster istemez bizde de kullanılıyor. Konumuz ‘Z Kuşağı’ ve ‘2023 Genel Seçimleri’.

‘Z Kuşağı’ terimi, 2000 yılı ile ‘günümüz zaman dilimi’ içinde doğmuş demografik grubu genel olarak tanımlamak için kullanılıyor.

Bizim ‘Z Kuşağı’nın en belirgin özelliği, ‘dijital ortam’/ ‘internet’ içine doğmuş ve büyümüş olmaları. ‘Z Kuşağı’, ‘dijital oyuncak ve oyunlar’la haşır neşir olarak büyüdü. Bu ülkenin vatandaşları ve ailelerinin evlâtları olmalarına rağmen, ‘zamanın ruhu’na uygun olarak âdeta ‘ayrı bir dünya’nın bireyleri olarak yetiştiler.  

Aileleri hangi toplumsal kesimden olurlarsa olsun, hangi etnik kökenden ve hangi siyasî eğilimden olursa olsun,  ‘Z Kuşağı’, benzer ‘dijital oyuncak ve oyunlar’larla ‘internet’in ‘çoğulcu’  ortamında büyüdüğü için;  olay, olgu ve süreçler karşısında önceki kuşaklara göre çok farklı tutum ve davranışlar takınıyorlar.  

Kimileri, ‘Z ve Alfa Kuşakları’nı ‘yitik kuşaklar’ olarak da tanımlıyor. Kuşkusuz bu değerlendirmelerin objektif olduğunu söylemek pek de mümkün değil.

‘Mahalle kültürü’nü hiç tanımıyorlar.  Çok konuşmuyor ve çok yazmıyorlar, fakat duygu ve düşüncelerini yalnızca ‘emojiler’le değil, ‘like’ ve ‘dislike’larla da ifade ediyor. Haksızlığa uğradıklarını düşündüklerinde hemen tepki verebiliyorlar.

Sabah Gazetesi yazarlarından Engin Ardıç, ‘Z Kuşağı’nı hor görüyor. Onları  ‘elektronik bağımlısı’ bir kuşak olarak tanımlıyor. Engin Ardıç, ‘Z Kuşağı’ çocuk ve gençlerinin bilgilerinin,  bilgisayarda karşılarına çıkan çoğu zırva ve yalan yanlış ‘site malumatı’yla sınırlı olduğunu da yazıyor. Engin Ardıç, bununla da yetinmiyor,  ‘Z Kuşağı’nın içinde ‘mal ergen’ tabir edilenlerin oranın hayli yüksek olduğu iddiasında da bulunuyor.

Engin Ardıç, ‘Z Kuşağı’nın ortaya çıkmasına sebep olan sosyo-ekonomik şartları irdelemek ve bu kuşağı ve bugünkü sorunlarını anlamaya çalışmak ve sorunlarına çözüm yolları üretmeye çalışmak yerine, onları hedef tahtasına yerleştirmenin daha uygun bir davranış olduğunu düşünüyor.

Söylenenlere göre, ‘Z Kuşağı’ günde ortalama 6 saatini ‘İnternet ortamı’nda geçiriyor. Yine İnternet’e yansıyan bilgilere göre, bu kuşak gençlerinin yüzde 90’ının ‘sosyal medya hesabı’ var.

Günümüzde yapılan hesaplamalara göre, 2023’te yapılacak ‘Genel Seçimler’de ‘Z Kuşağı’ndan yaklaşık 7 milyon genç ilk kez oy kullanacak. Gezici Araştırma Merkezi Başkanı Murat Gezici, 2023’de yapılacak seçimlerinde oy kullanacak her 5 seçmenden birinin ‘Z Kuşağı’ndan olacağına dikkat çekiyor. Bu durum, siyasî partilerin gözünden de kaçmıyor.

 

Aslında siyasî partiler, ‘Z Kuşağı’ konusunda ‘duyarlılar’. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, Meclis’te bulunan siyasî partiler, ‘Z Kuşağı’nın oylarına çok duyarlı. Bu sebeple de AK Parti’nin, ‘Z Kuşağı’nın oylarını almaya yönelik çalışmaları çok önceden başlattığı anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı 15 Haziran’da yapılan Ak Parti Merkez Yönetim Kurulu toplantısına Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal bir rapor sunmuştu. ‘Z Kuşağı’na ilişkin şunlar dile getirilmişti:

“Onların içinde doğdukları yeni medya düzeni, veri ve içerik sağlayıcılar tarafından devlet otoritesi, egemenliği ve siyaseti de aşan bir meydan okumayla karşımıza çıkmaktadır. Buna cevabımız dijital Türkiye ile olmalıdır. Z kuşağı için sosyal medya çok önemli. Eğer belirttiğimiz gibi oy verme davranışı dijital mecralar tarafından doğrudan manipüle edilebiliyorsa, bunun örneklerini açıkça ortaya koyan belgesel filmler Cambridge Analytica vakasını bizlere anlatıyorsa, bu yeni Z kuşağı genç seçmen kitlesi başta olmak üzere tüm kullanıcılar yeni bir farkındalıkla donatılmalıdır. ”

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın dillendirdiği bu ‘doğru tespitler’ âdeta yakın gelecekte yaşanacaklara da işaret ediyordu. (YKS) ‘Yükseköğretim Kurumları Sınavları’, önce kononavirüs tedbirleri çerçevesinde ertelenmiş, sonra da 27- 28 Haziran tarihlerine geri çekilmişti.

YKS’den ‘bir gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın youtube üzerinden gençlerle kurduğu canlı bağlantılar sırasında ‘yaşananlar’ da dikkat çekti. ‘Gençlerle Buluşma’ adlı yayına yapılan ‘#OyMoyYok’ etiketli yorumların fazlalaşması üzerine canlı yayın yorumlara kapatıldı. Bunun üzerine de ‘dislike’ tuşuna basanların sayısında bir artış yaşandı. Aynı sırada ‘#OyMoyYok’ etiketiyle twitter üzerinden de bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya oldukça ilgi gördü ve twitter’de hemen birinci sırayı aldı. Mahir Ünal’ın ‘tespitleri’ doğru çıkmıştı.

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Abdulkadir Selvi, ‘dislike’ tepkilerine bir uyarıda bulundu:

Bu da benden Z kuşağı gençlere gelsin: Gençler, şimdiden uyarayım dislike atan dislike’lanır.”

 

 

‘Seçimler 2023’den önce (mi?)”

 

Aynı gazeteden Ahmet Hakan ise, bu ‘dislike’ların muhalefet çevreler tarafından gerçekleştirilmiş bir kampanya olduğuna inanıyor. Bunu da ‘dislike’ların sayısının, videoyu izleyenlerin sayısından fazla olmasına bağlıyor. Ancak bu kampanyanın ters tepebileceğine de dikkat çekiyor.

‘Dislike’ gündemine ilişkin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, gençlerin seslerini duyacaklarına ve daima onların seslerini duyuracaklarına dair söz vererek şöyle dedi:

“Sevgili Gençler,  ‘yorumlarınızı engelleyerek’ haklılığınızı bastırmak isteyenler oldu. Sizi susturabileceklerini zannedenler yanılıyor. Zira bir dislike bile çok şey ifade ediyor.”

Ak Parti Kurmayları’nın ‘Z Kuşağı’nın oy potansiyalini ve bunun 2023Genel Seçimler’ndeki belirleyici etkisini önceden tespit etmiş olmalarına rağmen, YKS tarihini bir ileriye erteleyip, bir geri çekmeleri, yalnızca ‘dislike’ yapan gençleri değil, kendilerine 2023’teki Genel Seçimleri’nde oy verecek ‘Z Kuşağı’ gençlerini de karşılarına almak anlamına geliyor.  Bu da, Ak Parti’nin, ‘Z Kuşağı’nın oylarına ‘şimdilik’ ihtiyaç duymadığını gösteriyor. ‘Bütün bu ‘çelişkili gelişmeler’, Genel Seçimler’in 2023’den önceki bir tarihte yapılacağına işaret ediyor olmalı.

(10 VII 2020)

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com

 

 

 http://www.kuzgunportal.com/2020/ali-ihsan-aksamaz-onemsenmeyen-z-kusagi-58781/


9 Temmuz 2020 Perşembe

“Ahmet Özkan Melaşvili’yi kim öldürdü?”

 

 

 

“Ahmet Özkan Melaşvili’yi kim öldürdü?”



Bu makalemde, 2019’da yayınlanan iki kitaptan, Pridon Khalvaşi’nin ‘Omri’/’Ömür’ ile Şanver Akın/ Şalva Tevzadze/ Saba Artvineli’nin ‘Sandro’nun Hayatı’ adlı kitaplarından ve yine Şanver Akın/ Şalva Tevzadze/ Saba Artvineli’nin son yıllarda facebook ortamında yazdıklarından faydalanarak Ahmet Özkan Melaşvili cinayeti üzerinde durmak istiyorum.

Gürcü Kültür Merkezi Derneği Başkanı Fehmi Uzal Ustiaşvili, “Ahmet Özkan Melaşvili’yi kim öldürdü?” başlıklı kısa bir makale kaleme aldı. Fehmi Uzal Ustiaşvili, 5 Temmuz 1980’de Bursa Yediselviler Mahallesi Dip Sokak’taki evinin önünde uğradığı silâhlı bir saldırıda hayatını kaybeden Yüksek Mimar Ahmet Özkan Melaşvili için adalet istedi. Makalesi, 4 Temmuz’da ‘Gürcü Haber Portalı’nda yayınlandı.

Fehmi Uzal Ustiaşvili, “Adaletin arşivinde ‘faili belli olmayan’ bir cinayet dosyası var! Bu soru tam 40 yıldır ortada duruyor. Gürcü Dernekleri sayfalarında, ‘O’nu Anmak Gürcü Kültürünü Yaşamaktır,’ diye yazıyor! Her yıl Melaşvili, İnegöl/ Hayriye Köyü’ndeki mezarı başında yaptıkları ile, anıları ile ve dualarla anılıyor! Bu seremoni yıllardı tekrarlanıyor,” diyor.





 

GÜRCÜ KÜLTÜR MERKEZİ DERNEĞİ BAŞKANI FEHMİ UZAL USTİAŞVİLİ, GÜRCİSTAN CUMHURBAŞKANI SALOME ZURABİŞVİLİ İLE

 

 

Fehmi Uzal Ustiaşvili şunları da vurguluyor:

40 yıl sonra bunun hukukî bir karşılığı, zaman aşımından dolayı cezaî bir sorumluluğu yok! Ama ahlakî bir sorumluluğu var. En başında Melaşvili’nin yakın çalışma arkadaşları, çevresi ve günümüz Gürcü aktivistlerin tamamı bu sorumlulukta pay sahibidir.”

Fehmi Uzal Ustiaşvili, bir de çağrıda bulunuyor:

Derhal  Ahmet Özkan Melaşvili İçin Adalet’ girişimi oluşturulmalıdır! Bu girişim, Mecliste gurubu bulunan partilerle görüşmeli, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden konuyla ilgili araştırmasoruşturma komisyonu talep etmeli ve bunun takipçisi olmalıdır. Ahmet Özkan Melaşvili artık siyah kurdele ile değil, karanfillerle anılmalıdır!”

 

Fehmi Uzal Ustiaşvili, 6 Temmuz 2015’de de bir çağrıda bulunmuştu:

“Melaşvili ailesini dışarıda tutarak; ‘bu cinayet neden aydınlatılmak istenmiyor?’ diye sormayan, bu konuda bilgi sahibi olup da bunu genç kuşaklarla paylaşmayan herkesi kınıyoruz!”

Fehmi Uzal Ustiaşvili, 26 Haziran 2018’de yaptığı açıklamada 2015’den sonra Ahmet Özkan Melaşvili’yi anma programlarına son verdiklerini açıklıyor ve şöyle diyordu:

 “Türkiyeli Gürcülerin aydınlanması mücadelesinde katledilen ve hesabı sorulamayan Ahmet Melaşvili için artık başka şeyler yapmak gerekiyordu! Ve bu görüşümüzü her yerde ve özellikle ölüm yıldönümlerinde yeniden ve yeniden gündeme getirmeye devam ettik ve etmeye de devam edeceğiz. Evet, Melaşvili cinayetini aydınlatmak Gürcüler için onur meselesi olmalıdır! Bu nasıl olabilirdi? Aradan 35 yıl geçmiş! Bize göre bu siyasî bir cinayetti. Siyasî cinayetlerde zaman aşımı yoktur. Dosyanın yeniden açılması varislerin onayı ile mümkün! Varislerin talebi ile Cumhuriyet Savcıları harekete geçer, Gürcü camiası da buna destek verirse, konu meclis soruşturmasına kadar gidebilirdi. Dedik ki, Ahmet Melaşvili’nin varislerinden biri vekâlet versin, avukat arkadaşlarımız bununla ilgili Cumhuriyet Savcılığına soruşturmanın yeniden başlatılması için başvursunlar. Biz de gereken her türlü desteği verelim. Gerekirse kamuoyunu da arkamıza alarak, TBMM’ne kadar götürelim, Meclis soruşturmasına kadar taşıyalım.


Bu, hem yurttaşı olduğumuz Devlet için, hem de biz Gürcüler için namus meselesidir. Kısa ve özetle, ‘aile yakını arkadaşımız, varislerinin buna ikna edilemez,’  dedi. Acıların yeniden gündeme getirilmesine katlanamayacaklarını aktardı. Yapacak bir şey kalmamıştı!


Biz de, o şartlarında bu konuyu fazla dillendirmeden, ilân ettik: Halkın mücadelesine rehber olmuş isimlerin varislerine, rızasına terk edilmesi ne kadar doğrudur! Tartışmalıyız! Ahmet Melaşvili’nin mezarında huzur bulması için, kuru kuruya anmalar yapmak, mezarı başında dua etmek yetmez! Acilen bu cinayetin nedenlerini, faillerini ortaya çıkarmak ve hesaplaşmak lazım! Gelin bu 38 yıllık suskunluk haline son verelim!”

 

 

 

“AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ İÇİN ADALET GİRİŞİMİ OLUŞTURULMALIDIR”

 

 

 

Fehmi Uzal Ustiaşvili’nin daha önceki yıllardaki çağrıları gibi, bu yılki çağrısı da cevapsız kaldı.

Fehmi Uzal Ustiaşvili’nin 2020’de sorduğu soruya Çerkes Aydınlarının yayınladığı ‘Nıbceğu’/ ‘Yoldaş’ adlı dergi 1980 yılından şöyle cevap veriyor:

 “Gürcüstan adlı kitabın yazarı ve ‘Çveneburi Kafkasoloji Dergisi’ yayın müdürü yüksek mimar mühendis Ahmet Özkan (Melaşvili) Bursa’da faşist katiller tarafından katledildi. Ahmet ağabey 05.07.1980 Cumartesi sabah saat 8.30’da oğlu İberya Özkan ile birlikte işe gitmek üzere evinden çıktığında pusudaki faşist canilerin yaylım ateşi ile karşılaştı. Oysa Ahmet Ağabey’in kimse ile kişisel bir düşmanlığı yoktu. O, masallardaki melekler kadar saf ve yüreği sevgi dolu bir insandı. Karıncayı bile incitmek istemezdi. Ama ABD emperyalizminin paralı uşakları olan ülkücü faşistler Ahmet Özkan’a kıymakta tereddüt etmediler. Çünkü o, Kafkaslı Kafkas halklarımızın kültürünü savunuyor ve onların kültür mirasına sahip çıkıyordu.”



 

ÇERKES AYDINLARININ YAYIN ORGANI “NIBCEĞU”: AHMET AĞABEY’İN KİMSEYLE KİŞİSEL DÜŞMANLIĞI YOKTU”

 

 

Fehmi Uzal Ustiaşvili’nin aynı sorusunu 6 Temmuz 1980 tarihli Aydınlık Gazetesi şöyle cevaplıyor:

“ Bursa’da devrimci bir genç ve babası yaylım ateşine tutuldu/ Saldırıda baba Ahmet Özkan öldü, oğlu İberya Özkan ağır yaralandı. DGSA öğrencisi olan İberya Özkan 3 gün önce de İGD’liler tarafından yaralanmıştı. Baba Özkan ise MHP’liler tarafından tehdit ediliyordu.

Bursa Yediselviler Mahallesi Dip Sokaktaki evlerinden çıkan Yüksek Mimar Mühendis Ahmet Özkan ve İstanbul DGSA Mimarlık Bölümü öğrencisi TİKP taraftarı devrimci genç İberya Özkan pusu kuran bir katilin silahlı saldırısına uğradı.

Bursa’da dün sabah saat 08:30 sıralarında meydana gelen saldırıda başından 3 kurşun yarası alan Ahmet Özkan olay yerinde yaşamını yitirdi. Yaralanan oğlu İberya Özkan ise, Bursa Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi altına alındı. Yapılan ameliyat sonucu sağlık durumu iyiye giden Türkiye İşçi Köylü Partisi taraftarı devrimci genç İberya Özkan ifadesinde saldırganın beyaz giyimli uzun boylu ve gözlüklü bir şahıs olduğunu, MHP’lilerin etkin olduğu bir semtte bir süre önce faşistler tarafından tehdit edildiğini belirtti. 3 MHP’li tarafından yolu kesilen İberya Özkan bundan 3 gün önce de İstanbul’da İGD’lilerin saldırısına uğrayarak bıçakla yaralanmıştı. Olaydan sonra babası Ahmet Özkan, İberya’yı Bursa’ya götürmüştü. Gürcistan göçmeni olan Yüksek Mimar Mühendis Ahmet Özkan Gürcü Halk sanatını tanıtmak için çeşitli hikâye ve şiir çevirileri yapmış ve yayınlamıştı.”

 

 

4 VE 6 TEMMUZ 1980 TARİHLİ AYDINLIK GAZETESİ’NİN HABERLERİ

 

5 Temmuz 1980 tarihinde gerçekleşen bu silâhlı saldırı ve cinayete ilişkin haberler, zamanın gazete ve dergilerinde de hemen hemen yukarıdaki haberlerdeki gibi benzer içeriklerle yer aldı. Bu iki haberin içeriğinden de anlaşıldığı üzere Ahmet Özkan Melaşvili cinayetinin taa baştan beri ‘siyasî’ bir amaçla işlendiği düşünülmüş. Cinayetin ‘faşistler’ tarafından işlendiğine inanılmış. 12 Eylül 1980 Askerî Darbesiyle de ‘kamuoyu’nun bu cinayete de ilgisi giderek azaldı.

 ‘Çveneburi Kültürel Dergi’, 13 yıl aradan sonra, 1993’de tekrar yayınlanmaya başladı. Derginin sahibi ve sorumlu müdürü Şevket Şirin. Yayın kurulu ise şu isimlerden oluşuyordu: Ragıp Atay, Hasan Çelik, Fahrettin Çiloğlu, Hayri Hayrioğlu, Osman Nuri Mercan, İberya Özkan, Mustafa Yakut ve İsmail Yazıcı.

Derginin ‘biyografi bölümü’nde Ahmet Özkan Melaşvili’nin uzunca bir hayat hikâyesine yer veriliyor. Dergi yayın kurulu, bu hayat hikâyesini ‘Çveneburi’ imzasıyla yayınladı. ‘Çveneburi’, cinayetin ‘faşistler’ tarafından değil, ‘faili meçhul karanlık gizler güçler’ tarafından işlendiğini duyurarak Nıbceğu’/ ‘Yoldaş’ Dergisini ve Aydınlık Gazetesini 13 yıl sonra tekzip etmekle kalmıyor, ‘derin devleti’ de işaret etmiş oluyordu. ‘Çveneburi’, Ahmet Özkan Melaşvili cinayeti hakkında şunları yazıyordu:

“Onun yaşamı boyunca yaptığı tüm çalışmalarını çekemeyen faili meçhul karanlık gizli güçler, 5 Temmuz 1980 Cumartesi günü saat 09.00’da oğlu ile birlikte evden çıkınca baba-oğul Melaşvili’ye pusu kurdu ve O’na kıymakta tereddüt etmeyen insanlık dışı caniler tarafından Ahmet Özkan (Melaşvili) boynuna giren tek kurşunla o anda öldü. Oğlu ise biri baldırından, diğeri ise sağ omuz, akciğer ve boynuna giren iki kurşun ile ağır yaralı olarak kurtuldu.”

‘Çveneburi Dergisi’nde yer alan bu uzunca biyografiden sonra, Ahmet Özkan Melaşvili’nin Türkiye’de Gürcü kimliğini yaşatmak için verdiği mücadeleler sebebiyle ‘derin devlet’ tarafından katledildiğine daha da fazla inanıldı. Oğlu İberya Özkan ise, bugüne kadar bu konuda hiç konuşmadı.

Sorun Yayınları Kolektifi’nden Sırrı Öztürk, saldırıda esas hedefin İberya Özkan olduğunu, Ahmet Özkan Melaşvili’nin, oğlunu korumak için kendisini kurşunlara siper ettiğini birkaç kez bana anlatmıştı.

Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze, cinayet konusunda şunları yazıyor:


“Oğlu İberya, babasını dinlemez ve o zaman popüler olan Maocularla birlikte hareket eder. Türkiye’de 1979-1980 anarşinin en yoğun olduğu zamandı. Mahalleler sağ ve sol olarak bölünmüştü. Ahmet Bey, Bursa’da Sağcıların/ faşistlerin hâkim olduğu mahallede oturuyordu. 1980 yılının Şubat Ayı’nda ben kendisini Bursa’da ziyaret ettim ve durumun vahametini orada gözlerimle gördüm. Ben evindeyken İberya akşam geç vakit yaralı olarak eve döndü. Mahallede eve gelirken faşistler saldırmış. Durum çok ama çok mühimdi.

Ben Ahmet Beye ‘Seni İsveç’e götüreyim. Ben, buraya gelirken Avukat ve İsveç Sosyal Demokrat Partisinden Milletvekili Hans Gören Franck'la görüştüm siyasî iltica konusunda yardımcı olacak,’ dedim. Ahmet Bey, ‘Hayır, ben vatanımı terk etmem. Ben Sosyal Demokrat’ım ve CHP üyesiyim. Bana kimse dokunmaz,’ dedi ve ben de öbür gün eli boş olarak İsveç’e geri döndüm.”

Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze, cinayette ‘derin devlet’in rolü olduğuna ilişkin iddialar da bulunduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Bu konuda ‘derin devlet’ varsayımı da var. Bilmiyoruz. Cinayet bugüne kadar aydınlatılmadı. İkinci varsayım faşistlerin, Maocu İberya’yı hedef almış olabilecekleri ve Ahmet Bey’in kaza kurşununa hedef olması. Türk yetkililer, bu cinayeti aydınlatmalılar. Türkiye’de ve Gürcüstan’da yaşayan milyonlarca Gürcü bunu bekliyor.”

 

 

AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ, GÜRCİSTAN SSC ZİYARETLERİ SIRASINDA YETKİLİLERLE

 

 

Ahmet Özkan Melaşvili’nin KGB tarafından öldürüldüğüne ilişkin iddialar da var. Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze, bu iddiayı yersiz buluyor:

“Türkiyede bazı aklı evvel Gürcü 'Aydınları', bu cinayeti KGB/Sovyet İstihbaratına mal etmeğe çalışıyorlar. Ben buna kesinlikle ihtimal vermiyorum. Ben, 1970'li yıllarda birkaç defa Ahmet Bey ve eşi Yüksel Hanımla Gürcüstan’a gittim. Ahmet Bey ilk Gürcüstan’a gittiği zaman ‘Yurt dışında Yaşayan Gürcülerle Kültürel İlişkiler Derneği Başkanı Sn. Otar Gigineişvili, onu Tbilisi hava alanında çiçeklerle karşılamış ve evinde de misafir etmişti.”


Pridon Khalvaşi, Ahmet Özkan’ın Bursa’daki evinde. Baş başa konuşuyorlar. 1968’de ‘Gürcüstan’ adlı kitabın yayınlandığı tarihten önceki bir zaman dilimi olmalı. Ahmet Özkan Melaşvili,  yayınlamayı düşündüğü ‘kitabı’ hakkında Pridon Khalvaşi’ye şunları söylüyor:

“Bir kitap yazdım, Gürcistan üzerine, adı da ‘Gürcüstan’. Buralılar için istiyorum bunu. İçinde Gürcüce metinler de olacak. Fakat olaylar Türkçe anlatılıyor… Fakat bundan önce sana başka bir şeyden söz edeceğim. Dergi çıkarmak istiyoruz. İki ayda bir ya da üç ayda bir. Bakalım, ne şekilde becerebiliriz. Dergide  Gürcüce ve Türkçe metinler bir arada olacak. Ancak bu dergiye ‘Kartvelebi’  adını vermek istiyoruz. Senin tavsiyen ne olur?”

 

 

 Pridon Khalvaşi,  ‘Kartvelebi’ adının uygun olmadığını söyleyince Ahmet Özkan Melaşvili şu karşılığı verir: 

“Peki, başka bir ad buluruz. Doğru söylüyorsun, bunlar Gürcistan adından nefret ediyorlar. Dergi Stockholm’de basılacak. Orada bir Çveneburi var, iyi bir çocuk, ‘Cumhuriyet Gazetesi’ onu İskandinav ülkelerine yolladı. Adı Şanver, Gürcüce soyadı Tevzadze.

Pridon Khalvaşi, Ahmet Özkan’n yayınlamayı düşündüğü derginin adı konusunda bir öneride bulunuyor:

 

“Bak, sen bu Şanver’e Çveneburi dedin, değil mi? Burada da pek çok yerde bunu duyuyorum. Buralı Gürcüler birbirine Çveneburi diyorlar. Siz de bu dergiye ‘Çveneburi’ adını verseniz olmaz mı? Bu kelime zaten bizimki, Kartveli anlamına gelmiyor mu? Ne bileyim, biraz düşünün. Böyle bir ad yönetim için de rahatsız edici olmaz ve kabul edilir olabilir.”

 

‘Çveneburi’  ancak  9 yıl sonra Türkiye’de değil İsveç’te, Ahmet Özkan Melaşvili tarafından değil Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze yayınlanacaktır.

Ahmet Özkan Melaşvili, ‘Gürcüstan’ adlı kitabının kapak resmi olarak Aziz Giorgi tasvirini düşünmektedir.  Pridon Khalvaşi, kitabın kapağı konusunda da Ahmet Özkan Melaşvili’ye dostça tavsiyede bulunmaya devam eder:

“Gel sen ve ben bir şeyi açıkça söyleyelim, sevgili Ahmet, bu resim, kapakta olan, Aziz Giorgi, biliyorsun değil mi? Bu Hıristiyanlık sembolü. Bundan dolayı burada rahatsız edilebilirsin. Gel bunu değiştirelim. Müslüman bir ülkedesin ve burada basılmış kitapta, buralı bir yazarın kitabında açık biçimde Hıristiyanlıkla ilişkili... Tek kelimeyle söylersem, beni anlarsın sanırım, kitaba karşı nahoş bir şey çıkmasın. İşte bu beni kaygılandırdı.”

 

Ahmet Özkan Melaşvili’nin, Pridon Khalvaşi’ye ‘yazdığım kitap’ diye gösterdiği kitap, aslında 1960’lı yılların başında Moskova’da ‘Progress Publishers Yayınevi’ tarafından Fransızca olarak yayınlanmış ‘République Socialiste Soviétique de Géorgie’adlı kitabın Türkçe’ye tercümesidir. Kitap ‘redakte’ de edilmiş ve SSCB’nin zamanındaki resmî çizgisinden de epey uzaklaştırılarak ‘anti-Sovyet’ ve ‘anti-Rus’ bir içeriği de büründürülmüştür.  Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze de yazdıklarında kitabın menşeine  de değiniyor.

 

 

PRİDON KHALVAŞİ VE SABA ARTVİNELİ, AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ’Yİ DE ANLATIYOR

 

 

 

Pridon Khalvaşi’nin yazdıklarından, Sovyet Yönetimi’nin, temelleri Viladimir Lenin ve Mustafa Kemal Atatürk zamanında atılan ve öncelikle birbirlerinin toprak bütünlüklerine karşılıklı saygıyı esas alan Türk- Sovyet Dostluğu’nun bozulmaması ve Ahmet Özkan Melaşvili’nin de Fransa’daki Menşeviklerin kontrolüne daha fazla girmemesi için çok çaba harcadığı anlaşılıyor.

Şimdi Ahmet Özkan Melaşvili cinayetine dönersek şunları söyleyebiliriz: Soğuk Savaş Yılları’nda NATO ittifakı içinde yer alan bir ülkenin vatandaşı olarak  ‘anti- Sovyet’ ve ‘anti-Rus’ eğilimli bir ‘kültür adamı’ olan Ahmet Özkan Melaşvili’nin ‘derin devlet’ tarafından hedef alınması birçok açıdan mümkün gözükmüyor. Üstelik o dönemde ‘Çerkes’ ‘kültür adamları’ da Türkiye’de benzer ‘kültürel faaliyetler’de bulunuyor ve bu faaliyetlerinden dolayı ‘derin devlet’ tarafından hedef alınmıyorlardı. O zamanın ruhuna uygun olarak ‘anti- Sovyet’ ve ‘anti-Rus’ eğilimli Kafkasya Kültür Kökenli Aydınlar hedef değildi. Siyasî sebeplerden dolayı da Ahmet Özkan Melaşvili’nin hedef alınması söz konusu değildi. Kendisi öldürüldüğü sırada CHP üyesiydi.

Hedefin Ahmet Özkan Melaşvili değil de, siyasî sebepten oğlu İberya Özkan olduğu iddiası da gerçekçi gözükmüyor. İberya Özkan’ın yayın kurulunda yer aldığı ‘Çveneburi Kültürel Dergi’ de, katilin ‘faili meçhul karanlık gizler güçler’ olduğunu yazıyor. Ancak yazıda bu ‘karanlık gizli güçler’den kimlerin kastedildiği anlaşılmasın diye özel bir çaba gösterildiği anlaşılıyor. Kullanılan ifadelerden bir ‘kent efsanesi’ yaratılmaya çalışıldığı da hemen anlaşılıyor.  

Pridon Khalvaşi ve Şanver Akın/ Saba Artvineli/ Şalva Tevzadze’nin, Ahmet Özkan Melaşvili’nin başına bir iş gelmemesi için çaba harcadıkları yazdıklarından açıkça görülüyor. Dolayısıyla da bu cinayetin arkasında KGB’nin olduğu iddiası birçok açıdan havada kalıyor.

O halde “Ahmet Özkan Melaşvili’yi kim öldürdü ve oğlunu kim yaraladı?”

Geriye bir tek ihtimal kalıyor. O da o saldırının ‘siyasî’ bir amaçla yapılmadığıdır.  Bu durumda da Ahmet Özkan Melaşvili’nin cinayetin sebebinin  Çerkes Aydını Aydın Osman Erkan cinayetinin sebebine benzer olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Bugüne kadar  susanlar, ‘Ahmet Özkan Melaşvili için Adalet’ isteseler bile,  Ahmet Özkan Melaşvili’nin  arkasına sığınarak çeşitli açılardan nemalananlar acaba buna izin vermek zorunda kalabilirler mi?! Bunu zaman gösterecek.

Ahmet Özkan Melaşvili için Adalet!

 

(Önerilen Okumalar: “Şanver Akın Konuşuyor”, shangulishialiihsanaksamaz.blogspot.com, 07 IV 2020; Ali İhsan Aksamaz, “Gürcü Aydnlarının Yayıncılık Faaliyetleri, sonhaber.ch, 29 III 2020; Ali İhsan Aksamaz, “Sandro’nun Hayatı”, sonhaber.ch, 16 IV 2020; Pridon Khalvaşi (Çeviren: Erdoğan Şenol), “Omri”/ “Ömür”, Gece Kitaplığı, 2019, Ankara;  Saba Artvineli, “Sandro’nun Hayatı”, Cinus Yayınları, 2019, İstanbul)

 

 

 

(08 VII 2020)

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com



5 Temmuz 2020 Pazar

TTK Başkanı Halaçoğlu: Kaş yapmak mı göz çıkartmak mı?

 

 

 

TTK Başkanı Halaçoğlu: Kaş yapmak mı göz çıkartmak mı?

 

18 Ağustos 2007 tarihinde, Kayseri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü konferans salonunda, Dadaloğlu Şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen “Uluslararası Türk Tarih ve Kültüründe Avşarlar”  konulu sempozyuma Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun, “Kürtler” ve “Kürt Aleviler” ile ilgili olarak dillendirdiği iddialar damgasını vurdu. Söyledikleri çeşitli gazetelerde ufak tefek farklılıklarla yer aldı. Halaçoğlu, Türkiye'de yaşayan Kürtler'in Türkmen kökenli, Kürt Alevileri'nin ise Ermeni kökenli olduğunu öne sürdü. Halaçoğlu’nun şaşırtıcı sözleri şöyle: “Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisini Türk olarak kabul etmiş insanlar gelip Anadolu'ya yerleşmiştir. Dolayısıyla bunları bir mozayik olarak kabul etmek farkına varmadan ülke içerisinde de bir takım gruplaşmalara neden olmaktadır. Bu konuda özellikle siyasetçilerin çok dikkatli olması gerekir. Araştırmalarımızda Kürt diye bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak 'Türkmen asıllı' olduğunu, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşların ise “Ermeni kökenli” olduğunu gördük. Ülkeyi bölmeye çalışan 'TİKKO ve PKK' terör örgütlerinin içinde yer alan insanların birçoğu Ermeni dönmesi Kürtlerden oluşuyor. TİKKO ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürt hareketi değildir.”

            TTK Başkanı Halaçoğlu, kendisinin “bilimsellikten uzak” olmakla suçlanan ve hemen tepki çeken bu sözlerinden sonra kendisini savunarak, “Söylediklerim belgelidir. Araştırmamıza bilimsel değil diyenler bilimsellikten uzak” dedi. TTK Başkanı Halaçoğlu’nun neden bu iddiaları öne sürme ihtiyacı hissettiğini bilemeyiz. Ne var ki, söylediklerinin doğruluğunu pekiştirmek istediği açık. Dediklerine şunları da ekliyor: “Bütün bunları yabancı arşiv belgeleri ile o tarihlerde yapılmış birtakım araştırmalara dayanarak söylüyorum.”  Halaçoğlu’nun söylediklerinden  “Türkiye’nin bir takım grupları”, “Kürtler”, “Kürt Aleviler”, “Alevilik”, “siyasetçiler”, TİKKO ve PKK hareketi”, “yabancı arşiv belgeleri” ve “ yapılmış bilimsel araştırmalar” gibi konularda söyleyeceklerinin çok fazla olduğu ancak, fırsat bulamadığı anlaşılıyor. Basına yansıyan bu söylediklerinden hedefinin TİKKO ve PKK hareketi” olduğunu gibi gözüküyorsa da, aslında söylediklerinden bir başka sonuç da çıkıyor: “Ermeni düşmandır. Kürt Aleviler Ermeni kökenlidir. Kürtler Türkmen kökenlidir.”

 

            Halaçoğlu; bir kere, bir halkı, Ermenileri toptan düşman görmek ve göstermekle tavrını açıkça ortaya koyuyor. Ermeni olmanın aşağılanmayı hak eden bir durum olduğuna inanıyor ve herkesin de öyle inandığını sanıyor. Böyle konuşmakla, yalnızca Ermenilere hakaret etmiyor. Alevilere de Alevi Kürtlere de hakaret etmiş oluyor. Kendisine göre; Alevi Kürtleri Ermeni olarak “suçlamakla”, onları küçük düşüreceğini sanıyor. Onların utançtan kahrolacağını düşünüyor. Kendisi gibi düşünenlerin eline bir silah veriyor ve onlara diş bilenmesinin yolunu açacak ifadeler kullanıyor. Sonuç olarak; Kürt olmanın özellikle de Alevi Kürt olmanın bir utanç vesilesi olduğunu kafalara kazımak istiyor.

 

Türk Tarih Kurumunun, Müslüman, Hıristiyan, Museviler olarak ortak tarihimizi çok önemsendiği için kurulmadığı biliniyor. Bu kurum, bütün geçmişi boyunca resmî ideolojiye ciddiyetten uzak komik yeni tezler üretmiş ve üretilen böyle tezleri de desteklemiştir. Yurttaşları oldukları gibi kabul eden, kucaklayıcı ve birleştirici değil, zenginlikleri önemsizleştiren, dışlayan ve ayrıştıran tezlerin kaynağı olmuştur.   Bu kurumun ürettiği ve desteklediği tezlerin, Soğuk Savaşın sonuna kadar ister istemez etkili olduğu, ancak bilimsel olmadığı ve somut gerçeklerle bağdaşmadığı günümüzde her kesim tarafından tartışılıyor.  21 Eylül 1993 tarihinden beri Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yapan Halaçoğlu’nun, ciddiyetten uzak açıklamaları, tutum ve davranışları yalnızca kendisinin ne kadar bilimsel olduğunu ortaya çıkarmakla kalmıyor, kurumunun geçmişiyle ne kadar uyumlu ve kurumunun da ne kadar bilimsel olduğunu da bir kez daha gözler önüne seriyor.

Anlaşılan Halaçoğlu pek farkında değil, ancak bir suç işliyor. Anayasasının 66. maddesinin Türk vatandaşlığına ilişkin hükmünü de ayaklar altına alıyor. “ Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ifadesine ters düşerek bu suçu işliyor.

 ÖNEMLİ OLAN ORTAK YÖNLERİMİZİN ORTAYA ÇIKARTILMASI

 

Halaçoğlu’nun, çeşitli zamanlarda söylediklerinden bazıları tamamen veya kısmen doğru olabilir. Asıl sorun; Halaçoğlu’nun niyeti, söyleme tarzı, ortak tarihi kucaklayıcı olmayışı, düşman yaratıcı olması, farklılıkları kabullenmemesi ve bütün bunların sebebi resmî ideolojiyi temsil eden bir kurumu başında olmasıdır. Tarih içinde öyle veya böyle nasıl ki Kürtleşmiş Türkmenler ve Ermeniler olabilirse, Türkmenleşmiş Kürtler ve Ermeniler de olabilir. Ermenileşmiş Kürtler ve Türkmenler de. Tarih içinde Hıristiyan iken çeşitli sebeplerle Müslümanlaşmış, Müslüman iken de Hıristiyanlaşmış insanlar, topluluklar olabilir. Bu insanların, toplulukların akrabalarının bir kısmı günümüzde Hıristiyan ve bir kısmı da Müslüman olabilir. Yine bu insanlar ve toplumlar günümüzün ortak dilinin dışında farklı dil veya dillere sahip olabilirler. Bazı insanlar bu farklılıklarının bilincinde ve takipçisi olabilir veya olmayabilir. Bütün bunların kim ve ne olduklarını bilelim veya bilmeyelim bu, bizim ortak tarihimizin günümüze yansımasıdır. Buna sahip çıkılmalıdır. Bundan utanmamak gerekir. İnsanların gerek birey gerekse de belirli topluluklar olarak, geçmişte ve günümüzde kendilerini nasıl hissedip gördükleri ve gereğini yapmaları toplum içindeki ayrışmanın değil kaynaşmanın bir göstergesidir.  Önemli olan geçmişten bugüne günümüzde taşıdığımız ortak değerlerimizin ön plana çıkartılması ve farklılıkların da bu anlayışla ortaya konulup geliştirilmesi ve yaşatılmasıdır. 

(20 VIII 2007)

 

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com

 

 

(Not: Zamanında Radikal Gazetesi’nin yayınlamadığı ve benim de başka bir yayın organında yayınlanması için girişimde bulunmadığım makalemdir)

 

 

 https://sonhaber.ch/ttk-baskani-halacoglu-kas-yapmak-mi-goz-cikartmak-mi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 


3 Temmuz 2020 Cuma

‘Gizemli’ İkinci Kişi Kim?!

 



‘Gizemli’ İkinci Kişi Kim?!

 

‘Ayasofya Müzesi tartışmaları’ neredeyse unut(tur)uldu. Ancak bu defa da ‘Fatih Sultan Mehmed tablosu tartışmaları’ son günlerin önemli gündem maddelerinden biri haline ge(tiri)ldi.

Televizyon programlarında bu ‘tablo’ya değinildi. Gazetelerde bu ‘tablo’ya ilişkin haberler yer aldı. Gazetelerin köşe yazarları,  bu ‘tablo’ hakkında ‘önemli tarihî bilgiler’ verdiler ve ‘değerli yorumlar’da bulundular. ‘Tablo’ konusunda öncelikle yerli ve yabancı sanat tarihçilerinin ve karbon testi uzmanlarının bilgi ve değerlendirmelerine başvurulması gerektiği ise dikkatlerden hep kaç(ırıl)dı.

16 Haziran tarihli Sözcü Gazetesi, National Gallery’nin ‘Daimi sergilenen sanat eserleri’ arasında bulunan ‘tablo’nun Londra’daki müzayede salonu Christie’s’de 25 Haziran’da düzenlenecek müzayedede 400-600 bin sterlin değerinde satışa çıkarılacağının haberini verdi. Haberi aynı günlerde diğer gazeteler de duyurdu. Yeni Şafak Gazetesi, Sabah Gazetesi, Yeni Akit Gazetesi de bu gazeteler arasındaydı. Yani Türk Kamuoyu, ‘tablo’nun satışa çıkarılacağından en azından on gün önceden haberdardı.

Aslında ‘tablo’ daha önceki bir tarihte satışa sunulacakmış. Koronavirüs salgını tedbirleri sebebiyle müzayede salonu Christie’s iki ay boyunca kapalı olduğu için bu satış o zaman gerçekleşememiş.

Daha da doğrusunu söylemek gerekirse, Cumhuriyet Gazetesi geçen yıl 2 Temmuz’da “Fatih ve Cem’in tablosu satışta!” başlıklı haberiyle böyle bir satışın yapılacağını çok önceden duyurmuştu. 

İBB Başkanlığı, satıştan yaklaşık on gün kadar önce müzayedeye katılmak için gerekli çalışmaları başlatmış. Belediyenin Dış İlişkiler Daire Başkanlığı da Londra’daki müzayede için gerekli olan banka teminat mektuplarını muhataplarına ulaştırmış. Süreç için gerekli olan bütün yasal formaliteler tamamlanmış.

Haber Türk’den Kübra Par’ın haberine göre, müzayedeye 6 veya 7 kişi katılmış. Bu 6 veya 7 kişi ‘tablo’nun satış fiyatı 550 bin sterline çıkana kadar yarışmış. 550 bin sterlinden sonra iki alıcı yarışmış. Bunlardan biri İBB Başkanlığı, diğeri ise ‘gizemli’ bir alıcıymış.

Sonuçta da ‘tablo’yu 770 bin sterline (yaklaşık 6 milyon 500 bin liraya) İBB Başkanlığı satın almış oldu. İBB Başkanı, TELE1’de katıldığı bir programda Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmek için 2. Mehmed’in büyük bir anıtını kente yakışacak bir noktada inşa etmeyi plânladıklarını da daha önceden açıklamıştı.

 

 

 Tablo’nun, İBB Başkanlığı tarafından satın alındığı twitter mesajıyla da duyuruldu

 

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Ali Karahasanoğlu, kaleme aldığı ‘İşte karşınızda Sülün Osman! Kazığı attı, bir de seyire açıyor!’ başlıklı makalesinde ‘tablo’nun satın alınmasını doğru bulmadığını belirtiyor ve İBB Başkanını eleştiriyor.

AK Partili Mehmet Metiner de katıldığı ‘CNN Türk Masası’ adlı programda ‘tablo’ya ödediği 6 milyon 500 bin lira sebebiyle İBB Başkanlığı’nı eleştirdi. Bunun israf olduğunu söyledi.

Aynı TV programa katılan İBB Sözcüsü, israf eleştirisine cevap verdi. Bir de hatırlatmada bulundu. 2016’da, AK Partili İBB Başkanı zamanında ‘Kut’ül Amare’ dizisi için belediye iştiraklerinin 22.5 milyon TL’lik bir sponsorluk yaptığını söyledi. O zaman verilen para israf olmazken o paranın onda biri bir meblâğın nasıl israf olduğunu sordu.

Kültür eski Bakanlarından Ertuğrul Günay, ‘tablo’nun Londra’dan getirilmesini doğru bulduğu açıkladı. 

Karar Gazetesi yazarlarından Taha Akyol, ‘Fatih tablosu için 6.5 milyon verilir mi?’ başlıklı makalesinde Fatih tablosunu satın alıp Fatih’in fethettiği İstanbul’da dünyaya sergileyeceği için İBB Başkanını kutladı.

Ak Parti’ye yakın duranlar,  İBB’nin ‘tablo’yu satın almasını eleştirdi, muhalefete yakın duranlar ise büyük ölçüde ‘tablo’nun satın alınmasını destek verdi. Ancak hiç kimse, bu ‘tablo’nun neden Kültür Bakanlığı tarafından satın alınmadığını hiç sorgulamadı. Yine hiç kimse bu ‘tablo’nun neden İBB bütçesinden çıkan parayla satın alındığını ve İBB’nin işadamlarına malî destek için neden çağrıda bulunmadığını ya da neden halktan bağış toplamadığını sormadı.

Bu ‘tablo’nun ressam Gentile Bellini’ye ait olduğu çok kuşkulu. Bu ‘tablo’nun 15. yüzyıla ait olduğu konusu da şüpheli. Tarihçi Murat Bardakçı da bu kuşkuyu taşıyor. Zaten İBB Başkanı da twitter mesajında ‘Gentile Bellini’nin atölyesinden 15. yüzyılda çıktığı tahmin edilen yağlıboya tablo’ diyerek  ‘tablo’nun ressamı ve yapılma zamanına ilişkin kendilerinin de bir kuşkularının bulunduğunu belirtmiş oluyor.

‘Tablo’da iki kişi tasvir ediliyor. Bu iki kişiden birinin 2. Mehmed olduğu konusunda bir tartışma yok. Herkes bu konuda hemfikir. Ancak ikinci kişinin kim olduğu konusunda çeşitli iddialar var. Tarihçi İlber Ortaylı, ikinci kişinin 2. Mehmed’in oğullarından Cem Sultan olduğunu söylerken tarihçi Murat Bardakçı buna itiraz ediyor. Ali Şükrü Çoruk ise, ‘tablo’da tasvir edilen her iki kişinin de 2. Mehmed olduğunu söylüyor. İkinci kişinin Avrupalı bir diplomat olduğunu söyleyenler de var.

 

 

İBB Başkanlığı binasının hemen karşısındaki Fatih Parkı’ndaki 2. Mehmed Anıtı

 

 

Aslında ‘Fatih Sultan Mehmed tablosu’na ilişkin bu minvaldeki günümüz ‘tartışma’ ve ‘tarihî bilgilendirmeleri’ yalnızca 15. yüzyıldaki iç ve dış siyaset denge ve saflaşmalarını öğrenmemizi ve doğru olarak değerlendirmemizi engellemekle kalmıyor, bugünün iç ve dış siyaset denge ve saflaşmalarını da öğrenip doğru olarak değerlendirmemizin önünü almaya çalışıyor.

 

(30 VI 2020)

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com

 

 http://www.kuzgunportal.com/2020/ali-ihsan-aksamaz-gizemli-ikinci-kisi-kim-58625/



https://sonhaber.ch/gizemli-ikinci-kisi-kim-ali-ihsan-aksamaz-yazdi/