7 Ekim 2022 Cuma

“Kılıçdaroğlu’nun Lazca Hassasiyeti” (ARŞİV)

 

 


 

 

“Kılıçdaroğlu’nun Lazca Hassasiyeti” (ARŞİV)

 

Yukarıdaki başlık bana ait değil. Kemal Kılıçdaroğlu’nun gıyabında eleştiri konusu yaptığım internet sitesinin yayınladığı haberin başlığı. Bu başlıkla, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Lazca’ya olan duyarsızlığı ve umursamazlığına daha kolay dikkat çekebileceğimi düşünüyorum.

İnternet ortamında bu konu hakkında yapacağınız kısa bir gezinti sizi Genca ARTI “İstihdam Fırsat Eşitliği Yaratma Projesi” kapsamında düzenlenen bir etkinliğe götürüyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na ilişkin bu habere, lazebura ve lazhaber adlı internet sitelerinden de ulaşmak mümkün. Lazebura, bu haberle ilgili olarak Milliyet Gazetesi’ni kaynak göstermiş (7 Nisan 2011). Lazhaber ise aynı haberi, “Kılıçdaroğlu ‘Lazca’ için ne dedi?” başlığı altında vermiş. Lazhaber, kaynak belirtmediğine göre, haberi kendi hazırlamış.

Lazhaber’in yukarıda aktardığım başlığı altında ise bir fotoğraf yer alıyor. Fotoğrafın sağ yarısında Kemal Kılıçdaroğlu görülüyor. Fotoğrafın sol yarısında birileri var. Ancak onlar flu hale getirilmiş ve üzerlerine iki spot yazılmış. Üstteki spotta, “Kılıçdaroğlu’nun ‘LAZCA’ Hassasiyeti”, hemen altındaki spotta ise, “Rize’den 1 Milletvekili çıkaracağım” ifadeleri yer alıyor. İlk spottaki “Lazca” ile ikinci spottaki “1 Milletvekili” kırmızı harflerle yazılmış.

Kemal Kılıçdaroğlu ve onun misyonundaki politikacıların Lazca ve Anadolu’nun diğer anadilleri konusundaki duyarsızlıklarını Sağır Sultan bile duydu. Hele hele nabza o anlık şerbet vermek için ayak üstü ettikleri ve oy avcılığına yönelik samimiyetten uzak sözleri hâlâ kulaklarımızdadır. Bu sebeple, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisine Lazca konusunda sorulan net bir soruya, net bir cevap verememesini anlayışla karşılayabilirdik. Çünkü partisinin bu konuda bir düşüncesi ve projesi yok. Daha doğru söylemle, CHP’nin Türkiye’nin diğer anadilleri konusundan bihaber olduğu kesin.

Gel gör ki, lazhaber’in Ardeşen merkezli bir internet sit1esi olması, Kemal Kılıçdaroğlu Lazca konusunda hassasmış gibi, “Kılıçdaroğlu’nun ‘LAZCA’Hassasiyeti” başlığını atması ve ardından da okuyucu da “Lazca” eşittir “1 Milletvekili” anlamına gelen imaj oluşturmaya çalışması, bizi lazhaber’in o haberini, Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini ve CHP’nin anadilleri konusundaki duyarsızlığını mercek altına almaya yöneltti.

Hem adının hemen başındaki “Laz” kelimesinden hem de bu makaleye konu olan haberde “Lazca” eşittir “1 Milletvekili” şeklinde bir imaj oluşturmak istemesinden, lazhaber adlı internet sitesinin Laz kimliği ve dili konusunda son derece duyarlı olduğu izlenimini uyandırmaya çalıştığını belirtmeliyim. Öyleyse; lazhaber sitesinde eksikliği açıkça görülen Lazca yayın konusunda da kendisini en kısa zamanda geliştirmeli ve Lazca makaleler ve Lazca haberler yayınlayarak adıyla mütenasip hale gelmelidir.

Şimdi gelelim Kemal Kılıçdaroğlu’na. Lazca konusunda sorulan soruya ve verdiği cevaba. CHP Genel Merkezi’ndeki MKY salonundayız. Salon etkinlik için düzenlenmiş. Kemal Kılıçdaroğlu internetin karşısında. “İmaj maker”ının ve diğer danışmanlarının kendisine hangi tavsiyelerde bulunduğunu bilemiyoruz. Yaklaşık yarım saat kadar kendisine sorulan soruları cevaplamış.

Laz kimliği, dili konusunda duyarlı olduğu anlaşılan bir genç sorusunu soruyor. Soruyu soranın konuya vakıf olduğu da anlaşılıyor: “Lazca için ne gibi çalışmanız var?” Bu soruya Kemal Kılıçdaroğlu, iki cevap verebilirdi. İlki: “Üzgünüm, bu konuda herhangi bir çalışmayı bugüne kadar yapamadık. Ancak en kısa zamanda ilgili arkadaşlara talimat vereceğim. Konunun uzmanı yerli ve yabancı uzmanlardan oluşan bir grup oluşturulsun. Hemen çalışmaya başlayalım. Tabi sizlerin de yardımlarınızı bekliyoruz.”

Ya da Kemal Kılıçdaroğlu şöyle diyebilirdi: “Arkadaşlar uzun zamandır konu üzerinde çalışıyorlar. Size bir sürprizim de var. Nasrettin Hoca ve Keloğlan masalları Lazca’ya çevrildi. Yakında kitapları, ses kayıtlarıyla birlikte il, ilçe örgütlerimize göndereceğiz. Ayrıca CHP’nin televizyon kanalımdan da diğer anadillerle birlikte Lazca yayın yapma konusunda çalışıyoruz.”

Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’na sorulan soruyu bir kez daha duyalım: “Lazca için ne gibi çalışmanız var?” Kemal Kılıçdaroğlu cevaplıyor: “Herkesin kendi anadilini öğrenmesini istiyoruz.” Eğer soru; “Herkesin kendi anadilini öğrenmesini istiyor musunuz?” olsaydı Kemal Kılıçdaroğlu’nun cevabı doğru olacaktı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun soruyu anlamadığı veya çok iyi anladığını ancak partisinin bu konuda hiçbir çalışması olmadığı için böyle kaçamak cevap verdiğini anlıyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu, soruya ilgisiz bir cevap verdiğini biliyor olmalı ki eklemiş: “Lazca’yı 1976’da yaptığım bir minibüs yolculuğu sırasında ilk kez duydum.”

Yukarıda da belirtmiştim. Kemal Kılıçdaroğlu gibi politikacıların birçok konuda ve özellikle de Lazca gibi anadilleri konusunda söylediklerini, söyleyeceklerini ciddiye almak mümkün değil! Çünkü en azından yerel parti teşkilatlarıyla ilgili bu konularda yapılmış ortak çalışmaları yok. Fikirleri yok. Düşünceleri yok. Projeleri yok. Somut önerileri yok. Yalnızca sıkıştıklarında ayaküstü söyledikleri ve sonradan unuttukları lâkırdıları var.

Burada açıkça görüyoruz: Kemal Kılıçdaroğlu, Lazca konusunda sınıfta kaldı. Ancak hemen hatırlatayım: Kemal Kılıçdaroğlu’nun sınıfta kaldığı dil sadece Lazca değil. Kendi anadilinden de sınıfta kaldı. “32. Gün” adlı TV programda, kendisine Kürtçe veya Zazaca bilip bilmediğine ilişkin soru yöneltildiğinde, Tunceli’deki ailesinin “Dersimce” konuştuğunu ancak kendisinin bu dili bilmediğini söylemişti. Zazaca dememek için, nüfus sayımlarında devletin resmî olarak kullandığı söylemin bile dışında bir terim uydurarak kendi anadilini tanımlamaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Lazca konusunda samimiyetsiz davranması kuşkusuz bu durumda o kadar da yadırganacak bir durum olmasa gerek. Lazca konusunda kendisine sorulan net bir soruya açıkça cevap verememesine karşılık, Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini bulunmaz Hint kumaşı gibi görüp üstüne üstlük bir de “Kılıçdaroğlu’nun Lazca Hassasiyeti” şeklinde başlık atanlar, ümit ederim şimdi hiç de doğru bir davranış sergilemediklerini kavrayabilmişlerdir.

Kemal Kılıçdaroğlu, yeri geldiği zaman CHP için devleti kuran parti tanımlamasını yapmaktadır. Partisinin “köklü” bir geçmişe sahip olmasının, kendisine bir referans kaynağı olduğunu düşünüyor olmalı. Ne var ki, geçmişlerine eleştirel yaklaşmaları gerektiğini hâlâ akıllarına getirememektedirler. Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine sorulan Lazca’ya ilişkin soruya ustaca kaçamak cevap veriyor. Ancak ben kendisine, “köklü” geçmişiyle övündüğü partisinin Lazca’ya yönelik uygulamaları konusunda bazı tanıklıkları aktarmak isterim.

Arhavili M. Recai Özgün şunları anlatıyor: “…Otuzlu yıllarda okullarda Temizlik ve İntizam Kolu, Kızılay Kolu... gibi isimlerle çalışma kolları oluşturulurdu... Bunlar arasında “Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu” diye bir kol daha vardı. Ben dördüncü ve beşinci sınıfta iken bir müddet bu kolun başkanlığını yaptığımı hatırlıyorum... Bu işi... faydalı olduğuna inanarak yapardık. Çünkü talebeler de öğretmenler de Laz kökenli idiler ve Türkçeleri meramlarını ifade edemeyecek kadar bozuktu...“               

“Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu”ndaki faaliyetlerime bir anlam veremezdim. Çünkü okulda tamam; Lazca konuşanlara ihtarımı yapardım, ama eve gelince, köye çıkınca hiç Türkçe bilmeyen babaannem, dedem, komşuma hiç etkili olamıyordum. Hâl böyle olunca, onlarla ben de Lazca konuşuyordum... Bir çocuğun ikiyüzlü gelişmesinde felâket etkili olacak bir uygulama. Ayrıca onlara, “Lazca konuşmayın” demek, “Siz hiç konuşmayın” anlamına geliyordu. Çünkü Lazcadan başka dil bilmiyorlardı. Böyle bir teklif, onların aklımızdan şüphelenmelerini gerektiriyor ve şaşkın şaşkın gülmelerine vesile oluyordu. Bu çok büyük bir çelişki idi. Çocuk ruhumda oluşan bu çapraşık duygular, beni konunun nedenlerini anlamaya doğru iterdi ama hiçbir izah tarzını da bulamazdım. Bu konudaki pozisyonumu iki yüzlülük imiş gibi algılardım ve hatırladığıma göre utanır ve sıkılırdım.”

Ardeşenli Mecit Çakırusta şunları söylüyor: “… 1930’lu yıllarda ilkokul tahsilimi… yaptım… Okulda Lazca konuşmak yasaktı. Yalnızca okulda değil, dışarıda da konuşulmayacaktı. Bunun tespiti için de, talebeler arasında görevliler vardı. Öğretmen, Lazca konuşanları tespit edip kendisine isimlerini getirenleri ödüllendiriyor ve talebeleri ispiyonculuğa teşvik ediyordu. Lazca konuşanları da -yine talebelere yaptırdığı- özel fındık ağacından çubuklarla avuçlarını kırbaçlıyordu veya parmaklarımızı birleştirip tırnaklarımıza cetvelle vuruyordu. Bu tutum ve davranışın bana yaptığı psikolojik tahribatın yaşam boyu uzun zamanımı aldığını, bu aşağılanma, suçluluk ama bu suç ve yabancılık bende hep var olacaktı. Üstümden atamayacaktım…”

1939 doğumlu olan Hopalı Yılmaz Avcı’nın da hatırladıkları şöyle: “ ... Okullar açıldığı gün öğretmenimizin okulda Lazca konuşmayı yasaklaması ile beraber bizim de en önemli iletişim kaynağımız kesilmiş oldu. Ancak teneffüslerde, öğretmenden uzak olduğumuz noktalarda kontrollü olarak Lazca konuşabiliyorduk… Tabii bu arada yakayı suçüstü ele verenler de mutlaka cezalarını çekiyorlardı. (...) O büyük mücadele sonunda, öğretmenin galip geldiğini söylemeye her halde gerek yok !

1944 doğumlu Fındıklılı Nurdoğan Demir’in, o yıllara ilişkin olarak yazdıkları ise şöyle: “…O yaşımda başka bir dilin varlığını bile bilmiyordum. Lazca konuşmayacaktım da ne konuşacaktım ki? Yoksa biz, hani şu öğretmenlerimizin konuştuğu dilden mi konuşacaktık? Öğretmenler Türkçeyi bana göre çok güzel konuşuyorlardı. Açıkçası imreniyorduk. Ama o dilden bildiğimiz on kelimeyi geçmiyordu ki, nasıl olacaktı bu iş? O zamanlar bizim için “Lazca konuşma” demek, “Hiç konuşma” demekle eşti. İlk zamanlar adeta ağzımız kilitlenmişti. Dilsiz kalmıştık… “

Yavuz Bahadıroğlu yaşadıklarını şöyle kaleme almış: “Arkadaşlarımdan biri (hangisi olduğunu hatırlayamıyorum) kolundaki kırmızı kollukla çok havalı duruyor karşımda. Kırmızı kolluğun üstüne nakış iğnesiyle ablasının işlediği beyaz yazıyı sökmeye çalışıyorum: “Lz. Kl. Bşk.”…
Anlamını çıkaramayınca da soruyorum: “Ne yazıyor?..”
“Lazca Kolu Başkanı” diyor gururla, “Başöğretmen seçti.”(…)
“Ne işe yarıyor?” diye soruyorum bu kez.
“Lazca konuşanları Başöğretmene şikâyet edeceğim.”
“Yani şimdi ben Lazca konuşsam da söyler misin?”
Kısa bir tereddütten sonra karşılık veriyor: “Evet, vazife vazifedir.”
“Peki sen evinde hiç Lazca konuşmaz mısın?”
Bu soruya uzun süre cevap veremediğini, sonra da kem-kümlerle geçiştirdiğini hatırlıyorum. Çünkü hepimizin ailesinde olduğu gibi, onun ailesinin yaşlıları da doğru düzgün Türkçe bilmiyordu. Ailemizle iletişim kurmak için hepimiz evde Lazca konuşmaya mecburduk. (…)

Konu zaman içinde öylesine abartıldı ki, günün birinde tek kelime Lazca konuştuğum için Laz öğretmenimden enseme okkalı bir şaplak yedim.
Yıllar sonra bir köy düğününde bunun hesabını yarı şaka yarı ciddi sorduğumda gülmüş, “Vaktiyle Köy Enstitülerinde bize ‘tek lisan, tek vatan, tek millet’ diye öğretmişlerdi” demişti.
Bilmez olur muyum? Biliyorum ve ana dilde konuşamamanın, yazamamanın, okuyamamanın acısını bugün bile içimde hissediyorum…” 

Bütün bu tanıklıkların, CHP’nin tek parti diktatörlüğü altında ve onun şekillendirdiği yıllarda yaşandığını biliyoruz.

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine Lazca ile ilgili bir soru sorulduğunda popülist davranmıştır. Anadili Lazca olan Metin Lokumcu’nun mezarını ve evini ziyaret ederken bile. Tunceli’de yapacağı seçim mitingi için hazırlanan Zazaca billboard afişlerin, CHP Genel Merkezi’nin uyarısıyla kaldırıldığını bilmeyen yok.

Bütün bunlar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, CHP’sinin de Türkiye’nin diğer anadillerine karşı aynı tek parti diktatörlüğünün CHP’si gibi davrandığının işaretleridir. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin diğer anadilleri konusunda samimiyetini göstermek istiyorsa, o yılların kötü mirasını reddetmelidir. Bununla birlikte de Lazca gibi Türkiye’nin diğer anadilleriyle ilgili samimi, kalıcı, kurumsal adımlar atılması konusunda inandırıcı çalışmalar başlatmalıdır. Yoksa Lazca konusunda bugün söyledikleri gibi yarın söyleyecekleri de inandırıcı olmayacaktır. (demokrathaber.org; 7 VIII 2011)

+

(Önerilen okumalar: Ali İhsan Aksamaz, vd., “Anadilde Eğitim ve Azınlık Hakları, Sorun Yayınları, İstanbul, 2005; Ali İhsan Aksamaz, “Türkiye’nin Anadil Zenginliği”, 27 XII 2007, circassiancenter.com; Ali İhsan Aksamaz, “CHP-TRT ve Lazca”, Sorun Polemik Dergisi, sayı 38, Sorun Yayınları, İstanbul, 2009; Yavuz Bahadıroğlu, Kürtler, Lazlar ve sizler- bizler” Yeni Akit Gazetesi, 5 X 2009)

aksamaz@gmail.com

 

https://www.demokrathaber.org/kilicdaroglunun-lazca-hassasiyeti

https://sonhaber.ch/kilicdaroglunun-lazca-hassasiyeti-arsiv/

https://www.circassiancenter.com/tr/kilicdaroglunun-lazca-hassasiyeti/

 

6 Ekim 2022 Perşembe

Laz Enstitüsü Denince (Algıladıklarım- Beklentilerim)- ARŞİV

 

 


Laz Enstitüsü Denince (Algıladıklarım- Beklentilerim)- ARŞİV

 

“Hatırlarsınız; “Laz Enstitüsü Toplantısında Söylediklerim, Gözlem, Eleştiri ve Önerilerim” başlıklı bir makaleyi yazmış ve sizlerle paylaşmıştım. O makalede sözü geçen toplantının yapıldığı tarih 9 Aralık 2012’dir. Yukarıda sözünü ettiğim makaleyi yazdığım tarih 22 Aralık 2012 ve yayınlandığı tarih ise, 24 Aralık’tır. Makaleyi yayınlanmasından önce hem Mustafa Özkurt hem de İsmail Avcı’ya gönderdim; kendilerinden; bu yönde bir katkı bekledim. Daha sonra da belirttiğim tarihte makale yayınlandı. Makale yayınlandıktan sonra, iki yazılı eleştiri geldi; bir Mustafa Özkurt’tan diğeri, İsmail Avcı Bucaklişi’dendi. Mustafa Özkurt, eleştirisini direkt bana göndermişti; bunu hem facebook sayfama hem de makalemin yayınlandığı www.yusufbulut.com’taki ilgili bölüme kendim astım. İsmail Avcı Bucaklişi ise, beş satır kadar bir açıklamayı aynı yere yazmış. 

Bu makalemin amacı; Mustafa Özkurt’un ve İsmail Avcı Bucaklişi’nin makaleme ilişkin olarak yazdıklarına cevap vermek değildir. Aynı şekilde bu makalenin amacı, aradan  iki aydan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen, enstitünün kurulmasına ilişkin herhangi bir somut adımın atılmamış olmasını eleştirmek de değildir. Zira bu zaman zarfı içinde Mustafa Özyurt ve İsmail Avcı Bucaklişi’nin de enstitü tüzüğü üzerine çalıştıklarını biliyorum. Her Pazar günü Kadıköy’e Lazca ders vermek için geçiyorum. Bu sebeple hemen her Pazar günü Mustafa Özkurt’u ziyaret ediyor ve kendisinden gelişmeler hakkında yakından bilgi alıyorum. Aynı şekilde de bazen çok nadiren de olsa da İsmail Avcı Bucaklişi ile de karşılaştığımız; sohbet ettiğimiz oluyor. Arada bir de telefonda konuşuyoruz. Bir keresinden bana, tüzüğün bir bölümünü e-posta ile gönderdiğini ve bir katkıda bulunmamı istediğini; küçük bir katkı da sunduğumu belirtmeliyim. Bir telefon görüşmesinde, İsmail Avcı Bucaklişi’nin enstitünün kuruluş günü olarak 21 Şubat 2013’ü bana söylediğini de belirtmeliyim. Bu makalede, kurulması düşünülen “Laz Enstitüsü”ne ilişkin dışardan diğer kişilerin bana ulaşan eleştirilerini de burada aktarmayacak ve kuruluşun 21 Şubat olarak seçilmesine ilişkin alerjim olduğunu da belirtmeyeceğim. 

Evet; Mustafa Özkurt ve İsmail Avcı Bucaklişi ile konuştuk; konuşuyoruz; konuşacağız. Lâkin söz uçar yazı kalır!

Bu makalede, “Laz Enstitüsü” denilince, bu enstitü kurulurken ve kurulduktan sonra ilgililerinin neleri kesinlikle yapmaması ve neleri de yapmaları gerektiği konusundaki görüş ve beklentilerimi kısaca hem onlarla hem de sizlerle paylaşacağım.Yine aynı şekilde, bu makalemi yayınlanmadan önce hem Mustafa Özyurt hem de İsmail Avcı Bucaklişi ile paylaşacak; katkılarını bekleyeceğim. Bütün bunlar biline!

Öncelikle; “Laz Enstitüsü” eşittir İsmail Avcı Bucaklişi ve yakınları görüntüsü kesinlikle verilmemelidir. Aynı şekilde kurulması düşünülen “Laz Enstitüsü”nün Laz Kültür Derneği’ne, diğer yöresel derneklere, kuruluşlara ve Sima Vakfına rağmen ve onlara karşı kurulmadığı çok açıkça ifade edilmeli ve buna uygun da hareket edilmelidir. Çalışması da, üretimi de gerçek anlamda kolektif olmalıdır. Her şey belgelenmeli ve herkesle paylaşılmalıdır.

Kuşkusuz; enstitü tüzüğü hazırlanacak ve birtakım çalışmalar çok genel olarak orada yazacak; bazı projeler başarıyla sonuçlanacak ve belki de bazıları gündeme bile hiç gelemeyecek. Bütün bunlar anlaşılabilir bir durumdur. Ancak; enstitü kuruluşunda mutlaka konuya taraf herkes ile bağlantı kurulmaya çalışılmalı, destekleri ve görüşleri alınmalıdır.

Mutlaka önceden bir “Laz Enstitüsü Girişim Komitesi” oluşturulmalı. İnternet, Google üzerinden de ortak bir haberleşme adresinden her aşamadaki her gelişme herkesle mutlaka paylaşılmalıdır.

Konuya açık destek verenler ve vermek istemeyenler belli olduktan sonra, enstitü tüzüğünde genel olarak ifade edilmeye çalışılan amaçları, çalışma alanlarından bazıları açık seçik olarak ortaya konulmalı; bunların hangi zaman aralığında, nasıl ve kimlerle yapılacağı belirtilmelidir. İşte, bu makalemin konusu tam da budur.

“Laz Enstitüsü” denilince, ben Laz aydınlarının bir arada bulunduğu, fikir ve proje ürettikleri bir kurum anlıyorum. “Laz Enstitüsü”nün esas amacı, Laz kimliğini geleceğe kurumsal olarak taşıyacak çalışmaları yapmak ve yaptırmak olmalı. Ancak; dünyada olup bitenler, bölgemizde olup bitenler, Türkiye’de olup bitenler Türkiye’de yaşayan herkesi ve Lazları da etkilediğine göre, Laz aydınlarının bu konularla ilgili de bir fikri olmalı, fikir üretmeli ve bu anlamda ilgili kurum ve kuruluşlarla da ortak çalışmalar yürütmelidir. Türkiye’deki Kürt meselesine ilişkin, Kafkasya’daki gelişmelere ilişkin, Abkhazya’daki gelişmelere ilişkin, Gürcistan’daki gelişmelere ilişkin de “Laz Enstitüsü”nün görüş, politika, öneri ve projeleri olmalıdır. “Laz Enstitüsü”, HES’ler konusunda da; tarımdaki, çaydaki uluslararası tekellerin oyunları konusunda da mazlumdan yana taraf tutmak zorundadır.

“Laz Enstitüsü”, lobi faaliyetlerine de önem vermelidir. Devlet başkanı, bakanlar ve yöre milletvekilleri nezdinde de Laz kimliğinin geleceğe taşınması konusunda da çaba göstermelidir.  Laz yerleşim birimlerinin Lazca adlarının resmî olarak kullanılması ve tabelalarda yer alması konusunda çaba harcanmalıdır. Okullarda anadili olarak Lazcanın ağırlıklı olarak okutulması konusunda somut kolektif çabalara ihtiyaç vardır. TRT’nin Lazca radyo ve televizyon yayınları yapması önemlidir. Lazların yaşadıkları yörelerdeki üniversitelerde Laz dili, edebiyatı ve tarihi bölümlerinin ve enstitülerinin açılması konusu göz ardı edilmemelidir. Şu önümüzdeki en geç üç ay içinde, okullarda Lazca anadil dersleri okutulmasına ilişkin müfredat çalışması tamamlanmalı ve talim ve terbiye kuruluna “Laz Enstitüsü” olarak sunulmalıdır.

“Laz Enstitüsü”, yukarıda adı geçen müfredatı kolektif bir anlayışla hazırlamak ve M.E. B. Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmakla, takipçisi olmakla kalmamalı, aynı zamanda yalnızca Lazların otokton oldukları yerlerde değil, Batı Bölgeleri’ndeki muhacir köylerinde de Lazca anadil derslerinin seçilmesi konusunda da taraf olmalı, kordinasyonu sağlamalı, konunun takipçisi olmalıdır. Keza, bu anadil derslerinde okutulacak ders kitaplarının hazırlanması konusunda da taraf olmalıdır “Laz Enstitüsü”. Bütün bunlar, birbirlerinin yaptığından haberdar, ilgili alanlarda oluşturulacak komiteler eliyle yürütülebilir.

Bir de çeviri komitesi oluşturulmalıdır; önemli eserlerden, Kutsal metinlerden Lazca’ya tercümeler yapmalıdır. İlgi uyandıran çizgi filmleri ve kısa metrajlı filmlerin Lazca dublajlarının yapılması çok önemlidir. Hâlâ kısa metrajlı da olsa bir Lazca bir çekilememiştir. Lazca skeç, tiyatro eseri sergilenememiştir. “Laz Enstitüsü”, bir de Lazca otantik şarkılar korosu hazırlamalıdır.

Öncelikle yapılması gerekenleri sıralamaya çalıştım. Bütün bunların yapılabilmesi için, bu işlerin önemine inanmış olan insanları bir araya getirmek; onların maddî ve manevî destekleriyle bu çalışmaya başlamak kolektif üretimden herkesin tat alması sağlanmalıdır. Görülüyor ki, bu işlerin yapılması için herkese ihtiyaç var. Eğer niyet, muhalif veya hasım gibi görülenlere gol atmaya çalışmak ve kişisel egoları tatmin etmek değilse, bugünden ayrım gözetmeksizin herkese çağrı yapılmalı, kucaklaşılmalı ve yukarıdaki hedeflere ulaşmak için işbaşı yapılmalıdır. (yusufbulut.com;15 II 2013)  

+ 

Önerilen Okuma: Ali İhsan Aksamaz, “Laz kültürel kimliğini yaşatma çabaları”, (“Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce”, Cilt 4, “Milliyetçilik” sayfa: 924- 926, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2002 İstanbul)/ circassiancenter.com; Ali İhsan Aksamaz,  “Laz Enstitüsü” toplantısında söylediklerim, gözlem, eleştiri ve önerilerim”, 22 XII 2012, circassiancenter.com; Ali İhsan Aksamaz, “Laz Enstitüsü Kuruluyor”, 8 V 2022, sonhaber.ch/  circassiancenter.com; Ali İhsan Aksamaz, “Laz Aydınlarının girişimine basından tepkiler”, 14 V 2022, sonhaber.ch/ circassiancenter.com

aksamaz@gmail.com

  

https://aliihsanaksamaz.blogspot.com/2022/08/laz-enstitusu-toplantsnda-soylediklerim.html

https://www.circassiancenter.com/tr/laz-enstitusu-toplantisinda-soylediklerim-gozlem-elestiri-ve-onerilerim/

 

30 Ağustos 2022 Salı

“Antik çağlardan günümüze gelen bu kadim dili yaşatmamız gerekiyor!”

 


 


 

 

“Antik çağlardan günümüze gelen bu kadim dili yaşatmamız gerekiyor!”

 

 (Goʒ̆otkvala: Andğaneri musafiri çkimi ren Erol Kanti. Erol Kanti ren Turkiyeşi gamantanerepeşen; mzoğari, muzisyeni, aşçi, mç̆aru. Erol Kanti ǩala int̆erviu dop̆i. Biyografi muşişen; nadibadu, nadirdu coğrafyaşi mcveşi do aʒ̆ineri buncinaşen, ǩult̆uruli noçalişepe muşişen bğarğalit. Ali İhsan Aksamazi, 31. VIII. 2022)

+

(Ön açıklama: Bugünkü misafirim Erol Kant. Erol Kant, Türkiye’nin aydınlarından; denizci, müzisyen, aşçı, yazar, benim de dostum.  Erol Kant ile bir söyleşi yaptım. Biyografisinden; doğduğu, büyüdüğü coğrafyanın eski ve bugünkü doğasından, kendisinin kültürel çalışmalarından konuştuk. Ali İhsan Aksamaz, 31. VIII. 2022)

+

Ali İhsan Aksamaz: Siz de uygun görürseniz, önce biyografinizden bahsedin, olur mu?! Nerelisiniz? Kimlerdensiniz? Köyünüzün adı nedir? Nerede ve ne zaman doğdunuz? Hangi okullarda, nerede, ne zaman öğrenim gördünüz? Askerlik hizmetinizi nerede tamamladınız? Mesleğiniz nedir?  Şimdi ne iş yapıyorsunuz? Nerede yaşıyor ve çalışıyorsunuz? Evli misiniz? Çocuklarınız var mı? Türkçe ve Lazca dışında hangi dilleri biliyorsunuz?

Erol Kant: Öncelikle sizlere; Laz Kültürünü, Laz aydınlarını tanıtma çabanızdan ve bu şansı bana da tanımış olduğunuzdan dolayı çok teşekkür ederim.

Ben,  Rize- Pazar’ın Şilerit̆i Mahallesindenim. Her ne kadar şu an mahalle adı Lazca olarak “Şileyit̆i” olarak bilinse de eski kaynaklarda mahalle adı “Şilerit̆i” olarak geçmekte. Nikolay Marr’ın “Lazistan’a Yolcucuk” adlı yöre biyografisinde de bu şekilde dile getirilmiştir. Mahallemizin Türkçe adı ise “Soğuksu Mahallesi” olup, mahallede birçok yerde çıkan soğuk sularıyla Türkçe adının da hakkını vermekte. Mahallemizin yerli ailelerin her birinin bir kabile adı olup, bizim aile de mahallede “İmamağa” olarak bilinir.

24 XI 1979, Rize doğumluyum. Rize Devlet Hastanesi’nde doğduğum için nüfus kaydımda Rize olarak yazılmış. Orta ve lise öğrenimimi Rize- Pazar’da gördüm. Sonrasında Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nde İktisadi Bilimler İşletme Lisans eğitimleri aldım.

Askerliğimi, eğitim ve kıta görevi olarak, Isparta- Eğridir, İstanbul- Tuzla, Kahramanmaraş’ta  yedek subay  olarak  ifa ettim.

Şu an için İstanbul- Şişli’de ikamet etmekteyim. 2007 yılından beri İstanbul’da bir grup şirketin mali işler yöneticiliğini yapmaktayım.

Türkçe ve Lazca dışında, A2 derecesinde İngilizce biliyorum. Birçok dilde birçok kelime haznesine sahip olsam da o dillerde iletişim kurabildiğimi söyleyemem.

Ali İhsan Aksamaz: Şimdi de doğduğunuz ve büyüdüğünüz coğrafyanın doğasına ilişkin  bilgi verin, lütfen! Siz denizcisiniz. O sebeple de doğduğunuz ve büyüdüğünüz doğayı yalnızca karadan, ormandan ve yayladan değil, denizden de tanıyorsunuz, öyle biliyorum. Önceki yaşantınızın, çocukluğunuzun, doğasından bahsedin bize! Çocukluğunuzun doğası nasıldı? Çocukluğunuzdan tatlı anılarınız var mı?

Erol Kant: Evet; bahsettiğiniz üzere, denizci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim ve genel bir tabirle, “doğduğumda gözlerimi denizde açtım”, denilebilir.  Konum olarak Soğuksu Mahallesi,  Pazar’ın merkezine en yakın deniz mahallesi. Mahalle zaten çok eski tarihlerden beri süre gelen deniz ticaretinin ve (Pazar) Atina Şehri’nin merkezi olma özelliğini  taşımaktadır. Soğuksu Limanı’nın  bu jeopolitik özelliği taşımasındaki  temel  neden, bölgede pek rastlanmayan bir şekilde, Soğuksu Sahili’nin doğal liman özelliğine sahip olmasından. Rivayet edilen, Argonotlar’ın Kolkhis Ülkesine geldiklerinde teknelerini sahile yanaştırıp  karaya ilk çıktıkları yerin burası olması; bölgenin doğal liman özelliğinde olması ve çevresinin dalgayı kesen doğal kayalıklardan oluşmasındandır.

Soğuksu Mahallesi, çok büyük bir mahalle olup, Pazar’ın en büyük köylerinin birkaç tanesini bile içine alabilecek bir yüzölçümüne sahiptir. Doğu’da Aranaş (Cumhuriyet Mahallesi ) ve Alttaki Hoşneşin (Derviş Mahallesi) tarafı, kaynaklardan doğan bir dere ile kesilirken, Batı’da ise Hunar (Aktaş Köyü ) ve Cabat (Sulak Köyü) köylerinden geçip gelen Hunarsu Deresi (Xunari Tzari) ile bölünmüştür. Mahallenin en yüksek sırtı “P̆op̆o Sırtı” olup bu alandan birçok köy ve deniz manzarası seyredilebilmektedir.

Belirtiğim gibi,  mahallede bizlere “İmamağa” derler ve mahalle büyükleri, bizim sülaleyi bu isimle tanır. İmamağa Mevkisi tam da Soğuksu Doğal Limanı’nın üstünde eski Pazar Devlet Hastanesinin olduğu bölümdür. 

İmamağalar 1900’ lü yılların başında, yelkenli ve kürekli mauna teknelerle Sohum’a tütün işçisi götürüp getirme gibi denizcilik faaliyetlerini de yürütmekteydiler.  Sonrasında 1. Cihan Harbi patlak verince dedemin kardeşi orada esir düştü ve yaklaşık 25- 30 sene Türkiye’ye gelemedi. Savaş sonrasında Sovyet Rusya ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yürütülen diplomatik ilişkiler sonucunda, 1940’lı yıllarda Trabzon Limanına oradan eski esirlerini yolladılar. Böylelikle dedemin kardeşi de yıllar sonra Lazona’ya gelmiş oldu. Dedem ise, 1. Cihan Harbi patlak verdiği zaman askere alınmış ve Pazar Hemşin Deresi üzerinden Erzurum’a doğru bir askeri kafileyle gitmişler. Sonrasında dedemin bu yıpratıcı savaştan dönebilme imkânı maalesef olmadı.

Ailemizin denizle ilişkisi çok eskiye tekabül eder. Bu bakımdan aileye yeni eklenen bireyler de büyüklerinden her zaman denizciliği öğrenmişler. Yani aile olarak denizcilik hepimizin genlerine işlemiş.

Benim çocukluğum 1980’li yıllarda Soğuksu Sahili’nde geçti. O yıllarda Soğuksu’da hiçbir şey şimdiki gibi bozulmamıştı. Sıralı eski konaklar, eski balıkçı barakaları, tekne yapım atölyeleri, eski tekneler ve yerli yerinde güzel çakıllıklı bir deniz... Tabii, tüm doğallığıyla Pazar’ın simgesi olan “Kız Kulesi” de Batı yakamızda…

Denize ve denizciliğe karşı birçok anı hâlâ aklımda; hiçbir zaman da unutmam. Mahallemizdeki eski geleneklerden biri de “viya” kültürüydü.

“Viya”, Lazların deniz ata sporlarından; kolayca betimlemek gerekirse, dalganın kırılma noktasındaki ivmeyi yakalayarak yapılan bir vücut sörfü. Tabii bazı “viyalama” çeşitleri  yerine göre, göğüs tahtası kullanılarak da yapılırdı. Ama eskiden portatif sörf tahtaları olmadığı ve tahtalar hareket kabiliyetini düşürdüğü için genelde bu spor çıplak vücutla yapılırdı.

Soğuksu’ya ait  “viyalama” yerleri, Kız Kulesi arkası ve dalga çok büyük ise, Soğuksu Liman Başı “viya” mevkileriydi. “Viya Dalgası” olduğu zaman, mahalleli erkenden sahile iner, ortalık bir bayram yerine dönerdi. Bu zevkli sporu yapmaya cesaret edemeyenler ise, kıyıdan “viya” inenleri izler, onlar kadar olmasa da aynı coşkuyu hissederlerdi.  “Büyük dalga viyaları”  her zaman mahallenin büyükleri ve “kıdemli viyacılar”ı tarafından icra edilirdi. Çünkü acemiler ve bu iş için yetersiz kişiler kaza riski oluşturabiliyordu. Daha tecrübesizler ve gençler ise dalgaların durulma zamanı olan daha küçük “viyalar”la bu sporu icra edip kendilerini geliştiriyorlardı. İyi bir viyacı demek iyi bir yüzücü, prestij sahibi olmak anlamına da geldiği için bu tehlikeli ve eğlenceli spor Soğuksu’da her zaman rağbet görmüştür.

Ali İhsan Aksamaz: Daha önceki zamanlarda, çocukluğunuzda, Karadeniz Sahil Yolu yoktu. Rize- Artvin Havaalanı da yoktu. Karadeniz Sahil Yolu ve Rize- Artvin Havaalanı ile beraber doğada neler değişti? İnsanlar için faydalı sayılan neler ortaya çıktı? İnsanlar için zararlı sayılan neler ortaya çıktı? Doğa ve insan neler kaybetti? Doğa ve insan neler kazandı?  Hangisi diğerinden fazla, kazanç mı, kayıp mı? Ne düşünüyorsunuz? Neler söyleyebilirsiniz? Özellikle de endemik bitki ve hayvanlar konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Erol Kant: Coğrafyamızda benim çocukluğumun geçtiği yıllarla şimdiki yıllar arasında inanılmaz boyutta görsel farklılık söz konusu. Bunun başlıca nedeni ise,  yöremizde 1990’lı  yılların sonunda başlayan Karadeniz Sahil yolu ve şimdilerde hizmete giren Rize Havaalanı’nın bu bölgede deniz dolgusuyla yapılmış olmaları.

Doğayı ve ekolojiyi çok derinden etkileyen bu projeler, yöre insanınca hep göreceli değerlendirilmiştir. Ben, şahsen, her iki projenin de belli şekilde yanlış olduğunu düşünen insanlardanım. Ama bu projeleri gerekçeleriyle açıklamadan, nasıl yanlış olduğunun anlaşılması oldukça zor olur. Başlı başına uzun soluklu bir konu olan bu durumu, İnşallah başka bir zaman uzun uzadıya konuşma imkânımız olur.

Kısaca değinmem gerekirse, Karadeniz Sahil Yolu Projesi’nin oldukça acımasız sonuçları  oldu ve coğrafyaya çok zarar verdi.  Bu projenin, daha çok tünel yönetimi ve yüksek viyadükler kullanılarak yapılması kuşkusuz daha sağlıklı olacaktı.

Havaalanı Projesi ise, son derece yanlış bir bölge seçimiyle yapıldı. Hem ekolojik olarak doğaya çok zararı olacak bir balık yuvalama alanı hem de bölgenin en derin yeri olması sebebiyle dolgu maliyeti oldukça yüksek olacak bir şekilde tercih edildi.

Bu iki projeyi de yorumlamak biraz hayat felsefesi gerektiriyor. Eğer 60- 70 senelik ömrünüzü ele alarak ve size vereceği bazı rahatlıkları düşünerek yorumlarsanız, her ne şekilde olursa olsun, proje için yararlı diyenler çok olacaktır. Ama toplum ve gelecek kuşak bilinciyle yorumlandığında, bölgede bir daha geriye dönüşü olmayan hasarlar bıraktığı için oldukça olumsuz düşünülebilir.

Sahil Yolu, deniz dolgusuyla karaya paralel bir şekilde olduğu için dağlardan gelen akarsularla denizin birleşmesi oldukça güçleşmiş ve sahil yolundan sonra coğrafyamızda yıkıcı sel olayları, yol kopmaları vuku bulmuştur. Bunun yanında yapılan sahil dolgularıyla denize girilme yerleri yok edilmiş, yöre çocuklarının eskiye oranla yüzme bilme oranında düşüş yaşanmıştır.

Mahallemizin çocukları eskiden hep aynı şekilde yüzer, bir yarışma yapılsa, birbirlerini ancak küçük farklarla geçerlerdi. Şimdi ise, çocuklar arasında büyük derecede yüzme farklılıkları oluşmuş durumda. Hatta yüzme bilmeyen yöre çocukları bile mevcut.

Bildiğiniz üzere, bölgedeki ilk sahil yolu (eski Susa), 1915- 1917 yılları arasında Çarlık Ordusu tarafından deniz dolgusuna başvurulmadan yapılmıştı. Yani başka bir bakış açısıyla, işgal eden bir ordu bile doğaya fazla zarar vermeden yol yapmaya çalışırken, bizler kendi kendimizin kuyusunu kazarak bir değer oluşturmaya çalıştık.  Şimdi baktığımızda ise,  balık yok, sahil yok, doğallık yok…

Endemik bitki ve hayvanlar konusuna geçecek olursak, ben bu bakımdan da yaşlı bir yaş grubundayım.  Daha önceden bölgede üretilen puro tütünü 1987- 88 yıllarından sonra üretilmemeye başlandı. Bu bakımdan, o zaman çocuk da olsam, tütüncülüğün bütün aşamalarını az çok hatırlıyorum. Bu konuyla ilgilenenler varsa, “Uncire” adlı Lazca Edebiyat Dergisi’nin 1. sayısında yayımlanan genişçe yazımı okuyabilirler. Bunun yanında, hepimizin bildiği gibi mısır, yöremizin önemli bitkilerindendi. Her köyün de bir su değirmeni mevcuttu. Değirmene gidip gelme anılarımı da hiçbir zaman unutamam.

Endemik hayvanlar, coğrafyamızda az çok yaşamlarını sürdürüyorlar ama eskiye oranla sayılarının çok olduğunu söyleyemem.  Deniz üzerinden gittiğimiz için kara hayvanlarından çok, denizde yaşayan balık türlerindeki azalmaya değinmek isterim.

Derelerde taşların altında, alabalığın yediği Lazca adı “Mğork̆o” olan bir böcek var. Bu böcek doğal alabalığın tükettiği temel besin maddesidir. Bu böceğin tükenmesi demek alabalığın da yaşamını sürdürememesi anlamına gelir.

Aslında denizlerde de durum farksız değil. Denizle karanın birleşim çakıllarında “Mğok̆u” denen eğrimsi bir böcek yaşar. Gece birçok balık sahile kadar inip bu böcekleri besin olarak toplar. Aynı zamanda dalgalar bu böcekleri havalandırır ve sonrasında kıyıya yakın yerlerde birçok balık çeşidi de bu böceklerle beslendirdi. Kıyıya dolgu yapılınca, kıyı sahil çakıllıkları da kapandığı için ne bu böcek yaşam alanı bulabildi ne de kıyıda bu böcekle beslenen balıklar yeterli sayıda çoğalabildi. Tabii bu durum bazı balık türlerinin azalmasında veya kaybolmasında tek başına bir neden olmayıp, bir kaç önemli nedenin içerisinde yer alır.

Yöremizde kaybolma riski barındıran balık türleri ise şu şekilde: Yeşili Azmarida (Yeşil İzmarit ), Moruna (Morina Balığı ), Yelkenli (Kırlangıç Balığı ), Mersini ( Mersin Balığı) , Saç̆ / Suvak̆i (Kalkan Balığı), Koteği (Minakop)

Ali İhsan Aksamaz: Eski Lazlar, “Taş Kültürü”ne sahipti ve taş ile kayaları da çok seviyorlardı. Yalnızca eski Lazlar değil, deniz ile yaşayan her eski halk,  taş ve kayaları seviyordu. O sebeple de her taş ve kayaya birer isim vermişler. Her taşın, her kayanın bir adı vardı. Her taş ve kaya, kendi adıyla tanınıyordu. Her bir yer de o taş ya da kayaya yakınlığıyla da tanınıyordu:  Kvamxari”, “Kvaoʒ̆ide”, “Kvaçeçme”, “Kvaç̆ağana”, “Kvaxexi”, “Kvamçire”, “Kvat̆axeri”, “Kvaonçamure”, “Kvaxerxi”, “Kvamurgi”, “Kvadidi”, “Kvanoğamisa”, “Kvaç̆̆i”, “Kvamʒ̆ǩili”, “Kvagamarderi”, “Kvaǩunʒ̆uli”, “Kvanusa”, “Kvakçe”, “Kvaxule”, “Kvanç̆areri”, “Kvamç̆ita”, “Kvamʒxeni”, “Kvaʒiʒilona”, “Kvamangana”, “Kvaburç̆uli”  ve diğerleri. Karadeniz Sahil Yolu ve Rize- Artvin Havaalanıyla böyle ne kadar taş ve kaya kaybolmuş; adlarını biliyor musunuz, hatırlayabiliyor musunuz? Şimdi yerlerinde görebildiğimiz taş ve kayalıkların adlarını verebilir misiniz?

Erol Kant: Evet, çok haklısınız; bizim inanılmaz bir taş sevgimiz vardı ve bu taşlara sanki canlıymış hassasiyetiyle yanaşıyorduk.  Hasan Helimişi’nin “Kvaomxaze”ye yazdığı içten şiirin de bu duyguyu yoğun olarak barındırdığını düşünüyorum.

Yöre eskiden,  şu anki Zelek (Balıkçıköy) ile Ğeba (Hemşin Deresi mevkii) arasında görülmemiş derecede kayalık bir yapıya sahipti. Bu kadar yoğun kayalık, Karadeniz Sahil kesiminde neredeyse hiçbir yerde mevcut değil. Bu kayalıklar, balıklar için bir resif oluşturuyordu. Bu resiflerde birçok balık sürüsü barınıyor ve ürüyordu.  Çünkü bu gölgede denizin üstünde gördüğümüz kayalıkların dışında, denizin altında da devam eden kayalıklar mevcuttu. Maalesef 1970’lerde ilk dolgular başladı ve Pazar şehir merkezinden Pazar eski PTT önüne kadar olan yerde ilk dolgular yapıldı. Sonrasında Soğuksu Limanı döküntüsü yapıldı ve epeyce kayalık daha kapandı. Bunun sonunda 1996 yılından 2022 yılına kadar Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle onlarca deniz kayamız, taşımız kapandı ve en son havaalanı ise, kalan tüm kayaların  % 90’ını barındırdığı yüzlerce popülasyonla maalesef kaybettik.

Geçmişten bugüne bildiğim ve dolgu altında kalan taş ve kayaların Lazca isimleri şöyle:

P̆alamani, Cevasili, K̆uk̆uli, Hamamli, Çoşeli, Midyali, P̆alamut̆i ,Uça Kva, Ç̆ĭk̆i, Kvamçire, Poxona , P̆ap̆usva , Sum Kva , Oxori Oği, Tzari Oği, Kvambaxu, Todoxori, Veyisi Duzi …

Ali İhsan Aksamaz: Siz denizcisiniz. Uzun yıllardan beri bu işi yaptığınızı biliyorum. Çocukluğunuzda Karadeniz’de kaç çeşit balık görülüyordu? Karadeniz’de şimdi kaç çeşit balık görülüyor? Endemik balıklar var mıydı? Şimdi de endemik balıklar var mı?

 















“LAZCA GÖNÜLLÜSÜ İNSANLARA ÇOK BÜYÜK GÖREVLER DÜŞÜYOR”

 



Erol Kant: Evet, uzun süredir Lazona’da tamamen ikâmetgâh etmesem de denizciliği ve balıkçılığı hiçbir zaman bırakmadım. Sık sık da memlekete gider, denize açılırım. Karadeniz,  bulunduğu enlem ve suyunun yapısı gereği çok çeşit balık yapısını bulundurmaz; yine de Karadeniz’de 35- 40 bilindik balık çeşidi görülür. Bu balıkların çoğu endemik balıklar olup, bazen Marmara Boğazını geçip gelen ziyaretçi balıklar da olabiliyor. Son yıllarda en çok rastladığım, değişik su balığı, Ege’de ve Marmara’da olan “Mırmır” balığının Karadeniz Kumsal bölgelerinde görülmesi.

Şu an yöremizde en sık rastlanan endemik balıklar; hamsi, kefal, mezgit, istavrit, sargan, ispari.

Ali İhsan Aksamaz: Siz iyi bir aşçısınız. Çeşitli yiyecekler yapabilirsiniz. Geleneksel Laz yemeklerini yapabilirsiniz. Öyle biliyorum. Doğru biliyor muyum? Biraz da aşçılığınızdan bahsedin, olur mu?!

 

“UNCİRE’DE ESKİDEN YÖREDE ÜRETİLEN PURO TÜTÜNÜ KONUSUNU YAZDIM”

 

Erol Kant: Doğrusu benim aşçılık durumum biraz da Karadeniz ritüel yemeklerini çok sevmemden kaynaklı. Bu tatlardan hiçbir zaman vazgeçemediğimden dolayı bazı Karadeniz yemeklerini kendim öğrendim ve iyi derece yapabiliyorum. Ama yine de söylemem gerekir ki benim aşçılığım Laz yemekleriyle sınırlı.

Bu yemekler; karalâhana (sarma, ezme, açık sarma, pancar), sebzeli hamsi, turşu kurma ve kavurma, hamsili ekmek, muhlama, minci t̆ağaneri vs. 

Tabii bu yemekleri yapabiliyor olmamın sırrı, annemden aldığım bilgiler ve bu yemekleri yapabilmek için memleketten getirttiğim olmazsa olmaz malzemeler.

Ali İhsan Aksamaz:  Müzisyensiniz. Enstrüman da çalıyorsunuz. Şarkılar icra ediyorsunuz; Lazca şarkılar söylüyorsunuz. Megrelce şarkılar söylüyorsunuz. Çonguri çaldığınızı  biliyorum; doğru biliyor muyum? Başka hangi enstrümanları çalıyorsunuz? Başka hangi dillerde şarkılar söylüyorsunuz? 

Erol Kant: Evet, Lazca- Megrelce ve az da olsa bazı Gürcüce şarkıları çalıp söylüyorum. Müzik, hayatımın her zamanında olmuştu. Yolda yürürken de şarkılar mırıldanan insanlardanım. Ama hiçbir zaman bir enstrüman tecrübem olmamıştı.  Sonra otantik Laz Müziğine heves ettim. Bunun için de Gürcü “pandurisi”ni öğrendim. Pandurinin ses dinamiği,  Laz Müziğine oldukça uygun olduğu için birçok Lazca şarkıyı kolaylıkla icra edilebiliyor.  Bahsettiğiniz “çonguri” ise, “panduri”den biraz daha büyük ve icra edilmesi biraz daha zor bir enstrüman. Şu ana kadar “çonguri”yi tecrübe etmişliğim hiç yok.

Ne yazık ki farklı başka bir enstrüman çalamıyorum. “Panduri”yi de kendi çapımda Laz şarkılarını söyleyebilmek için öğrendim.   Belki ilerde zaman ayırıp farklı bir enstrümanı da öğrenebilme imkânım olur. Müzik her zaman yaşantımın içerisinde olacak.

Ali İhsan Aksamaz: Lazca makale ve şiirler de yazıyorsunuz. Lazca çalışmalarınızdan da bahsedin bize, lütfen! Lazca söyleşiler de yapıyorsunuz. Biraz da bu kültürel çalışmalarınızdan bahsedin, lütfen!

 Erol Kant: Doğrusu Lazca’nın her alanında olmak isteyen bir insan olduğum için bazı konularda sosyal medya üzerinden bilgilendirme yazılarım oldu. Bunların birçoğu, insanlara bilgi verme amaçlı yazılar olduğu için de okuyanlardan genelde oldukça iyi dönüşler alıyorum.

 Lazca şiirlerim de mevcut.  Yanılmıyorsam 25- 30 tane olması gerek. Bunların birçoğu yayınlanmamış. İleride Lazca yazınsal çalışmalara yoğunlaşmak istiyorum. Ama henüz bunun için erken olduğunu düşünüyorum.

Ali İhsan Aksamaz: “Meta/ Facebook”ta kültürel bir sayfanız var. Öyle biliyorum.  Sayfanızın adı: “Lazuri Nena;Visinapamt, Vixap̆art,Vilak̆irdamt, Bip̆aramit̆amt, Bğarğalupt”. Kültürel çalışmalar, klipler yayımlıyorsunuz. Sayfanızı ne zaman açtınız?

 

“SOSYAL MEDYANIN LAZCAYA FAYDASININ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

 

Erol Kant: Sosyal Medya’nın Lazca’ya çok büyük faydasının olduğunu düşünen insanlardanım. Şöyle ki Gürcistan’da yaşayan Laz ve Megrel kardeşlerimiz dâhil olmak üzere birçok Laz ile sosyal medya vasıtasıyla bağlantı kurma imkânını bulduk.  Ben birçok hususta çeşitli yörelerden Lazlar ile iletişim kurarak birçok bilgi edindim. İsmini duyduğum ama tanışma imkânı bulamadığım rahmetli Münir Yılmaz Avcı amcamız bunların en değerlilerindendi. Kendisinden birçok bakış açısı edindiğim, Lazca gönüllüsü o büyük insan maalesef şu anda aramızda değil.

Evet, şu anda aktif, “Lazuri Nena;Visinapamt, Vixap̆art,Vilak̆irdamt, Bip̆aramit̆amt, Bğarğalupt” adlı grup sayfasında bazı kültürel  çalışmaları  paylaşarak insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Daha öncesinde, arkadaşlarımın açtığı “Lazca”, “Lazuri Nena” ve “Lazuri Cumaloba” adlı sayfalarda da yıllarca paylaşımlar yaptım. 

Ali İhsan Aksamaz: Korona virüs zamanından önce, gençlerle piknikler düzenliyordunuz, kültürel çalışmalar yapıyordunuz. Korona virüs günlerinden sonra da yine o kültürel çalışmaları yapacak mısınız?

Erol Kant: Evet, yaklaşık 8- 9 tane Laz ritüelleri içeren piknik düzenledik. Bunların çoğu İstanbul- Heybeliada’da oldu. Ama bazı piknikleri de İzmit- Kartepe, Düzce- Akçakoca, Bolu-Yedigöller gibi değişik yerlerde düzenledik. Piknikler; Laz yemek ritüelleri, Lazca destan- şarkı ve Horon (Tulum)  eşliğinde oluyordu. Hiçbir katılım ücreti gerektirmeyen bu etkinliklere oldukça da talep oluyordu. Maalesef korona virüs sonrası, bu pikniklerin yerine daha az katılımlı bazı kamplar yapmaya başladık. Ortam ve imkân müsait olursa, ilerleyen zamanda yine bu tür organizasyonlar yapmak isterim.

.Ali İhsan Aksamaz: Siz de isterseniz, artık söyleşimizi sonlandıralım. Başka sorum yok. Ancak sizin söyleyecek başka sözünüz veya mesajlarınız varsa, lütfen onları da söyleyin! Bu söyleşi için size çok teşekkür ederim. Ailenizle birlikte her zaman güzellikler görün! Sakalınız yere erişsin!

Erol Kant: Başta da belirttiğim gibi, zor bir görev üstleniyorsunuz. Laz Dili ve Laz Kültürü’ne hizmet edip aynı zamanda bu hizmet içinde olan insanları da tanıtıyorsunuz. Bu bakımdan bizler size ne kadar teşekkür etsek azdır.

Laz Kültürü bir farkındalık işidir. İnsanların bazıları bu kültürel çalışmalara hep kuşkuyla bakıyor ve  “Bu işleri fazla kurcalıyor. Acaba arkasında başka işler mi var?” diyor. Kendim ve tanıdığım birçok Laz Kültür Emekçisi adına diyebilirim ki: “Yok kardeşim, içimizde dilimizin, kültürümüzün yaşamasından başka bir gaye yok!”

Her ne kadar son 30 yıldır yapılan çalışmalarla Lazca yazınsal kaynaklar çoğalsa da Laz Dili konuşulurluğunu yitiriyor. Zaman geçtikçe dili anlayıp konuşamayan gençler çoğalıyor ve ne yazık ki böyle giderse, artık gençlerimiz konuşamadığı gibi Lazcamızı anlayamayacak da.

Antik çağlardan günümüze kadar gelen bu kadim dili bir şekilde yaşatmamız gerekiyor.  Bunun için de biz Lazca gönüllüsü insanlara çok büyük görevler düşüyor. Lütfen,  çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren bu doğrultuda telkinlerde bulunalım ve Lazca’ya duyarlı bireyler yetiştirelim.

Kalın sağlıcakla…

 

EROL KANT İLE ALİ İHSAN AKSAMAZ, DOSTLARIYLA BİR TOPLANTIDA (22 VI 2013, GEOAKTİF YAYINLARI, GALATASARAY)

+

((Önerilen okumalar: Avni Ertaş: “Tarım, eğitim ve dış politika değişmez devlet politikaları olmalı!”, sonhaber.ch, 19. VII. 2024; Bayram Ali Özşahin: “Kapitalizm her şeyi aşındırıyor, öğütüyor, eritiyor, kaybediyor!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 14. VIII. 2019; Besim Özel: “Köyümüzde Lazca türküler söylenirdi”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 11. IV. 2022; Cemil Telci: “Çay Üreticileri de Özel Şirketlerin İnsafına Kaldı!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 19. VI. 2021; Cihangir Bilgin: “Anadolu’da yaşamış ozan ve âşıkların divanını okudum!”, sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr, 11. XII. 2021; Cihangir Bilgin: “Kendi kültürümüze ve anadilimize dair tek kalem oynatmamak çok zoruma gitmişti!”, sonhaber.ch sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr, 12. XII. 2021; Cihangir Bilgin: “Batum, Tiflis, Rustavi’de arşiv çalışmaları yaptım!”, sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr, 14. XII. 2021; Cihangir Bilgin: “Lazca mücadelemize devam edeceğiz!”, sonhaber.ch / gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr, 16. XII. 2021; Demir Akın “Ne Kadar Çok Dil, O Kadar Çok Zenginlik!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 30. XI. 2018; Ergün Konakçı: “Vatandaşların Eğitim ve Kültür İhtiyaçları İçin Çeşitli Faaliyetlerde Bulunmak Siyasî Bir Eylem Değildir!”, circassiancenter.com.tr, 24. VIII. 2019; Erol Kant “Antik çağlardan günümüze gelen bu kadim dili yaşatmamız gerekiyor!”, sonhaber.ch, circassiancenter.com.tr, gurcuhaber.com, 31. VIII. 2022; Fatma Başural: “Anadilimizi, Kültürümüzü, Geleneklerimizi Bilelim!”, circassiancenter.com.tr, 1. XII. 2018; Gülcan Yüksel Asılyazıcı: “Dört Elle Lazca İçin Savaşan Biri Olup Çıktım!”, sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr, 29. III. 2021; Gülhan Alkan: “Batum Muhaciri olarak gelmişiz!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 25. III. 2024; Hasan Uzunhasanoğlu: “Lazca, Bir Dialekt (Ağız, Şive) Değil, Bir Dildir!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 21. VIII. 2019; İnci Derya Turna, “Anadilimiz ve Köklü Güzel Kültürümüz Yok Olmasın!”; circassiancenter.com.tr, 11. IX. 2019;  İnci Derya Turna: “Hoca olan dedem, babama; ‘müziğinle insanları eğlendirip Sevap  kazan’ demiş!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 06. XI. 2024; Kemal Özbıyık:  “Olgun  insanlar bir araya gelmezsek, dilimiz de ölecek!”, sonhaber.ch/circassaiancenter.com.tr, 30. XI. 2018; Kemal Özbıyık: “Tam kırk yıl oldu; bırakmadım”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 30. XI. 2018;  Kemal Özbıyık: “Paylaşamadığımız ne var?!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 30. XI. 2018;  Maksut Kesici: “Lazca Eğitim Görebilseydim, Türkçeyi Güzelce Öğrenebilseydim, Böyle Zor Bir Hayatım Olmayacaktı!”, circassiancenter.com.tr/ sonhaber.ch, 25. XI. 2018; Mecit Çakırusta ile Haber& Söyleşi, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı 9, 2003/ circassiancenter.com.tr; Mircan Kaya: “Çocuklara Ninnilerimizi Duyurmak İstiyorum!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 11. V. 2020; M. Recai Özgün ile Haber& Söyleşi,  Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı 8, Nisan 2003/ circassiancenter.com.tr; M. Yılmaz Avcı ile Haber& Söyleşi, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı 6, Ekim 2002/ circassiancenter.com.tr; Muhammed Paşaşi: “Çocuk, dili anneden öğrenecek!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr,  02. II. 2025; Murat Karadeniz: “Gazete Noğa’yı Tamamen Lazca Yayınladık!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 18. II. 2022; Musa Karaalioğlu: “Ağlamayana Süt Vermezler!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 29. IV. 2020; Orhan Bayramin ile Haber& Söyleşi, Yeni Kafkasya Gazetesi, Sayı 5, Mayıs 2002/ circassiancenter.com.tr; Orhan Bayramin: “Laz Edebiyatı 1996’dan Fersah Fersah İleride!”, sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr/ simavakfi.org, 15. III. 2021; Osman Şafak Büyüklü: “Lazlar, çalışmalarını kolektif ortam içinde yapmalı!”, circassiancenter.com.tr/ sonhaber.ch, 21. VIII. 2019; Ozan Sarı: "Eğer bu  çalışmaları biz yapmazsak bizim yerimize  başkaları yapar ve kendilerine göre anlamlandırıp yorumlarlar!", sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 04. XII. 2024; Önder Acar: “Oçamçire’deki Laz Okulu’nda da Öğrenim Görmüş Anneannem!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr/ gurcuhaber.com, 11. X. 2019; Özlem Şendeniz: “Yerelin gündelik yaşam bilgisine kıymet veriyorum!”, sonhaber.ch, circassiancenter.com.tr; gurcuhaber.com, 10. II. 2020; Rıdvan Özkurt Anç̆aşi: “Çoğunlukla Aşk, Doğa, İnsana İlişkin Şiirler Yazıyorum!”, sonhaber.ch, circassiancenter.com.tr, 04. II. 2022; “Radio Kolha’nın Redaktörü Mişa Numanişi, Tbilisi’de Ali İhsan Aksamaz İle Bir Söyleşi Yaptı”, Çveneburi Kültürel Dergi, Sayı 58- 59, Total Müşavirlik ve Mümessillik Ltd. Şti., İstanbul, 2006; Ruhan Odabaş, “Yitmek Üzere Olan Dilimizi Yaşatabilme Çabasındayım!”, sonhaber.ch, circassiancenter.com.tr, 3. VII. 2021; Sabri Aslışen: “Yüksek yerleşim yerlerinde saha çalışması yapmak da istiyorum!”, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr, 22. VII. 2023; Sami Fitoz: “Çocuklarımızın anadilimizi öğrenmesini istiyorum!”, circassiancenter.com.tr/ sonhaber.ch, 7. X. 2019; Selma Koçiva: “Son Aktif Yıllarımı Laz Edebiyatına Vermek İstiyorum!”, sonhaber.ch/ gurcuhaber.com/ circassiancenter.com.tr/ turklaz.com/ avrupaforum4.org, 24. II. 2021; Semih Akgün, (Ali İhsan Aksamaz ile Söyleşi): “Anadilleriyle ilgili insanların söyledikleri hamaset dolu lâflarının içini bir proje etrafında doldurmak üzere bir araya gelmeleri ve neyi nasıl yapacakları konusunda işbaşı yapmaları gereklidir.”, cherkessia.net, 28. VII. 2011; Semih Akgün, (Ali İhsan Aksamaz ile Söyleşi): “Ana dillerin “ağız, şive, lehçe ve diyalekt” farklılıklarını öne sürenler, bu anadilleri küçümsemek için bunu yapıyorlar”, cherkessia.net, 19. VI. 2012; Yılmaz Erdoğan: “Bizimkiler Sohum’a Yerleşmiş!”, circassiancenter.com.tr, 22. XI. 2018; Yılmaz Erdoğan: “Ogni Kültür Dergisi” ikinci çocuğum olarak kucağımdaydı!” , sonhaber.ch/circassiancenter.com.tr, 7. VI. 2022; Yılmaz Erdoğan: “Böyle bir kitabı hazırlamak kolay değil!”, circassianacenter.com.tr/ sonhaber.ch, 09. III. 2024; Yılmaz Erdoğan: "Sözlük Lazca-Türkçe olmayacak. Türkçe- Lazca olacak!", aliihsanaksamaz.blogspot.com, 27. I. 2025; “Laz Vakfı Girişim Komitesi’nden Yüksel Yılmaz ile Görüşme”, Ogni Kültür Dergisi, Sayı 1, İstanbul, 1993)

 

 

http://www.gurcuhaber.com/2022/09/10/erol-kant-antik-caglardan-gunumuze-gelen-bu-kadim-dili-yasatmamiz-gerekiyor-soylesi-ali-ihsan-aksamaz/

 

http://www.circassiancenter.com/tr/erol-kant-antik-caglardan-gunumuze-gelen-bu-kadim-dili-yasatmamiz-gerekiyor/

 

https://sonhaber.ch/antik-caglardan-gunumuze-gelen-bu-kadim-dili-yasatmamiz-gerekiyor/

 

+

 

https://www.youtube.com/watch?v=KsbS3qzAGbg

https://www.youtube.com/watch?v=Y1_qsNSteKU

https://www.youtube.com/watch?v=RPDSzJU5n1Q

https://www.youtube.com/watch?v=zAPFW6hkI48

https://www.youtube.com/watch?v=BI9IT-mAwbI

 +

aksamaz@gmail.com