2 Şubat 2023 Perşembe

Lazcanın Yazarı ve Şairi: Munir Yılmaz Avcı (ARŞİV)

 

 

 

 


Lazcanın Yazarı ve Şairi: Munir Yılmaz Avcı (ARŞİV)

 

Kendisini gıyabında, 1994 yılı ikinci yarısında tanıdım. O zamanlar İstanbul’da kolektif bir bilinçle yayınlıyor olduğumuz “Ogni Dergisi”ne bir mektup göndermişti. “Ogni Dergisi”nin yayın kurulu olarak mektubunu, derginin Mayıs- Haziran 1994 4. sayısında yayımlamıştık.  “Okurdan” köşesinde yayınlanan bu mektubunda şunları yazıyordu:

“Değerli Ogni Ailesi, Adresinizi ve derginizi ancak elime geçirebildim. Tebrikler... Tebrikler…. Bravo.

Benim 20- 25 senedir rüyalarıma giren bir olayı gerçekleştirdiniz. Kendi kültürümüzün yavaş yavaş yok oluşunu seyretmek ne acı. Böylesine ulvî bir görevin öncülüğünü yapmayı ne çok arzu etmişimdir. İnanın tahmin edemezsiniz. Tabii bu bir güç ve cesaret işidir.

Demokrasinin gereği olarak kültürümüze kavuşabileceğimiz günleri beklerken, ben de yıllar yılı boş durmayıp birtakım deneme yazılarımla Lazcayı yaşatmaya çalıştım. Tabii ki önceleri birtakım semboller kullandım. Daha sonradan Tzitaşi İskenderi’nin kitabından düzenlediğim alfabeyi ve en son olarak da “Parpali” (adlı dergi)den aldığım kendi yazımızı kullanmaya başladım.

Sayın Ogni Ailesi, “Ogni Dergisi” bir öncüdür. İlk etapta birtakım eksikliği olacaktır. Ancak her geçen gün daha iyi ve daha güzele gideceğine inanmaktayız. Sonsuz başarılar dilerim.”

Bu mektup Karabük’ten geliyordu. İmza ise, Munir Yılmaz Avcı’ya aitti.

Doğrusu, o zaman bu satırların sahibini merak etmiştim. Kimdi bu Munir Yılmaz Avcı?!” Ogni Dergisi”nin bir 5. sayısına Lazca/ Türkçe bir makalesiyle katkıda bulundu: “Fakfuişi Foni”. Daha sonra Lazca uzunca bir şiir gönderdi. “Oxori Çkini” (“Evimiz”) başlıklı bu şiir ise, 6. sayıda yayınlandı. Lazca şiirinde; köydeki üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri tasvir ediyordu. Lazcayı mükemmel bir biçimde kullanıyor ve Lazca yazıyordu. Kaç kişi, Munir Yılmaz Avcı’nın Lazcasını anladı. Lazcayı anlayanlar içinde de onun ne demek istediğini kaç kişi kavradı, bilemem. Bildiğim bir şey vardı; bu insan Lazcayı biliyor, kullanıyor ve yaşatıyordu.  Ne yazık ki, “Ogni Dergisi”ni ancak altı sayı yayınlayabildik.

Munir Yılmaz Avcı, yalnızca Lazca’nın üstadı değil, aynı zamanda da “Ogni Dergisi”nin de adsız neferlerinden bir tanesiydi; Aynı Mehmet Yavuz Türköz gibi, aynı Yüksel Yılmaz gibi. Karabük’ten birçok kişiyi “Ogni Dergisi”ne abone kaydettirdiğini, abone işlerine bakan bir arkadaştan duymuştum. Sessizce üreten, yazan, gönderen, “Ogni”yi tanıtan, abone kaydeden bir insandı Munir Yılmaz Avcı. Bütün bunları onun hakkında biliyordum. Ancak henüz kendisini tanımamıştım.  Karabük’de ve İzmit’te yaşadığını biliyordum; hepsi bu kadar.

Yukarıdaki kısa mektubundan da açıkça görüldüğü üzere, Munir Yılmaz Avcı Lazca konusunda duyarlı bir Laz aydınıydı. Böyle insanlar çok azdı. Üstelik Lazcaya bunca vâkıf bir acaba o zaman kaç kişi vardı. Şimdi de kaç kişi var ki?!

Böylece 1994 yılı bitti; ardından da 1995. 1996 yılı başlarında, bir gün evde dosyalarımı düzenlerken   Munir Yılmaz Avcı ve birkaç kişinin posta adresleri elime geçti. Tabii, o zamanlar cep telefonu, internet yoktu. Sabit telefon bile oldukça pahalı idi. Oturdum ve kendisine bir mektup yazdım. Kısa bir süre sonra, 18 Ocak 1996 tarihli mektubu elime ulaştı. Mektubuna “Değerli Hemşehrim” diye başlamıştı. Mektuplaşmamız devam etti.  Kendisi Lazca konusunda, öğretmenim oldu. Posta ile Lazca diye bir şey varsa bizim icadımızdır! Günümüzde de e-posta ile bu yazışmalarımız ve birbirimizden öğrenme sürecimiz devam ediyor.

Çok ilginç bir gelişmedir ki, M. Recai Özgün’ü de aynı ay içinde tanıdım: 28 Ocak 1996. Mecit Çakırusta’nın Pendik’teki kahvehanesinde tanıştık. Sonradan, Munir Yılmaz Avcı ve M. Recai Özgün’ün birbirleri İzmit’ten tanıdıklarımı öğrenecektim. Her ikisi de “Sima Vakfı”nın kurucuları arasındaydı. Her ikisi de bu vakfı kurmak için canla başla çalışıyorlardı. Ben de M. Recai Özgün vasıtasıyla, bu vakfın senedine katkıda bulundum. Gel gör ki, Munir Yılmaz Avcı ile mektuplaşmamıza rağmen, henüz karşılaşmamıştık.

Ben, Munir Yılmaz Avcı ile mektupla neden bağlantı kurmuştum?! Ondan bahsedeyim: O sıralar, Lazca bir antoloji kitabı hazırlamak gibi bir düşüncem vardı. O sebeple kendisiyle bağlantı kurmuştum. Proje gerçekleşemedi. Birkaç şiirini “Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazların Tarihsel Yolculuğu” adlı kitabımda yayımlayabildim. Kitabımın isim babası Özcan Sapan; kitabın yayınlandığı yer ise, Çiviyazıları Yayınevi’dir. Tarih ise, 1997. Kuşkusuz; bu kitabımın adının M. Recai Özgün ile de ilgili bir hikâyesi var. Onu da açıklayacağım.

Sima Vakfı kuruldu. Bir pazar günü İzmit civarında bir piknik yapıldı. Oraya ailecek katıldık. Mehmet Yavuz Türköz de ailesiyle katılmıştı. Birlikte gitmiştik İzmit’e. (1996’da) şimdi tarihini ve piknik yerini hatırlayamıyorum, işte orada yüz yüze tanıştık Munir Yılmaz Avcı ile. Bizi karşıladı, çalışmalarımızla iftihar ettiğini belirtti.

Hemen öncesinde ben kendisini tanımamıştım. M. Recai Özgün’e sordum. Kim olduğunu öğrendim. Arkasından koşarak gittim. İşte o gün yüz yüze tanışmış olduk.

Rahmetli M. Recai Özgün ve Munir Yılmaz Avcı’nın Laz dili, kültürü ve kimliğine ilişkin çabalarının İzmit gibi küçük bir kentte kimileri tarafından garip ve kuşkuyla karşılandığını ve çeşitli şekillerde bazı tepki gördüklerini biliyorum. Ancak onlar yılmadılar ve kimlik mücadelesine ellerinden geldiğince ciddi katkılar sundular. Aynı Nizamettin Alkumru gibi. M. Recai Özgün ve Nizamettin Alkumru Laz kimlik mücadelesi açısından çok önemlidir.

Munir Yılmaz Avcı, benim için önemlidir. Babamdan ve bulunduğum yerlerdeki kişilerden öğrendiğim kırık ve tutuk Lazcamı, Munir Yılmaz Avcı sayesinde geliştirmeye çalıştım; bugün Lazca ders verecek bir duruma geldim. Lazca öğretmenim Munir Yılmaz Avcı’dır; bu benim için önemli. Ancak Munir Yılmaz Avcı, Laz dili, kültürü ve kimliği açısından daha da önemli.

Munir Yılmaz Avcı, M. Recai Özgün ve ben birlikte Sima Vakfı’nın yayın organı “Sima”yı birlikte çıkarttık.  Munir Yılmaz Avcı’nın “Şurimşine” adlı şiir kitabı, ardından “Lazuri Nenaçkina” adlı gramer çalışması ve “Lazuri P̆aramitepe” adlı masal çalışması yayınlandı.  Hem “Şurimşine” hem de “Lazuri Nenaçkina” adlı çalışmalarına çeşitli şekillerde katkım var; bununla şeref duyarım.  Çeşitli yerlerde Kortuli alboni ile yayınlanmış Lazca metinleri Latin alfabesini temel alarak daktilo edip, elle de “kaşlarını” koyarak kendisine gönderdim.  Üzerlerinde uzun süre çalıştı. “Lazuri P̆aramitepe” adlı çalışma böylece ortaya çıktı. Bu kitaba redaksiyon katkısında bulundum. Arka kapak yazısını yazdım. Kitap Sorun Yayınları’ndan Haziran 2005’de yayınlandı.

 

 


M. YILMAZ AVCI’NIN YAYIMLANAN ESERLERİ

 

Ağustos 2005’te kısa bir Batı Gürcistan gezisi de yaptık kendisiyle. Bu geziyi Lazca ve Türkçe iki ayrı uzun makale olarak kaleme aldı. Bu makaleler çeşitli ortamlarda yayınlandı. 

Munir Yılmaz Avcı’nın yayınlanmış üç eseri var. Adlarını bir kez daha analım: “Şurimşine”, “Lazuri Nenaçkina”, “Lazuri P̆aramitepe”. Munir Yılmaz Avcı’nın yayınlanmayı bekleyen, benim bildiğim üç Lazca eseri daha var: “Golakteri Meçeti” (“Dönük Cami”/ Lazca dört perdelik tiyatro eseri), “Şurimşine” (“Ruhundan Canlandığım”/ daha önce yayınlanan bu şiir kitabının yeni baskısı için Lazca hayat hikâyesini de ekledi), “Aleyna” adlı Lazca polisiye roman. 

Munir Yılmaz Avcı, Lazcayı seven, kültürünü ve kimliğini yaşatmak isteyen bir insan; eli kalem tutan ve Lazca yazabilen bir insan. Ancak bir o kadar da varlığı görülmek istenmeyen ve yok sayılan bir insan. Dillerinden “Lazca Ölüyor” söylemlerini  düşürmeyenlerin, Munir Yılmaz Avcı’yı ve eserlerini görmek istememeleri ilginç değil mi?!

 

 


M. YILMAZ AVCI, BİRÇOK KÜLTÜREL ÇALIŞMAYA ÖNDERLİK ETTİ

 

5 XII 2004 tarihinde Hıdiv Kasrı’nda yapılan Laz Kültür toplantısında şu tespitte bulunmuştum: “... Şu anda aramızda bulunan Yılmaz Ağabey’in (Avcı) çabaları her türlü övgünün üstünde olması gerekirken, kendisine dilsel çalışmalarda destek verilmesi gerekirken, kendisi görmezlikten gelinmekte.“

Bugün de aynı düşüncedeyim.

 

 


5 XII 2004, HIDİV KASRI

 

Bu makaleyi kaleme alma sebebim, Lazca öğretmenim Munir Yılmaz Avcı’yı övmek istememden kaynaklanmıyor. Entelektüel anlamda bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Munir Yılmaz Avcı, Lazcanın yaşayan önemli yazar ve şairlerindendir; Türkiye’de Lazcayı en iyi bilen ve konuşabilen ve şiir ve hikâye yazabilen az sayıdaki insandan bir tanesi. Lazca eserler veriyor. Lazcayı yaşatmak, Laz kültürünü yaşatmak, Laz kimliğini yaşatmak isteyenler onun eserlerine bugünden sahip çıkmalıdır. Bu yalnızca kendisine bir saygının ve sevginin bir ifadesi değil, onun da çok ötesinde Laz diline, Laz kültürünü, Laz kimliğini kolektif olarak sahiplenmenin bir ifadesidir. 

İskender Tzitaşi’nin farkına ve önemine ilk varan birkaç kişiden de birisidir Munir Yılmaz Avcı. İskender Tzitaşi için şiir yazacak kadar da Lazca konusunda duyarlıdır.

Tevfik Esenç son Son Vubıh idi; Munir Yılmaz Avcı son Laz olmamalıdır.

(08 II 2013, Lazca.org)

 

 

 

 


M. YILMAZ AVCI’NIN MAKALELERİNİ YAYIMLAYAN YAYIN ORGANLARINDAN BAZILARI

 

 

(Önerilen okumalar: Ali İhsan Aksamaz, “Munir Yılmaz Avcı (1939- 2016)”, 15 XII 2020, circassiancenter.com.tr; Orhan Bayramin: “Laz Edebiyatı 1996’dan fersah fersah ileride!”, 31 I 2021, circassiancenter.com.tr)

 


aksamaz@gmail.com

 

 



 





Lazlara İlişkin İki Kitabın Hikâyesi ve Tanıklıklarım- Anılarım (ARŞİV)

 

 


 

 

Lazlara İlişkin İki Kitabın Hikâyesi ve Tanıklıklarım- Anılarım (ARŞİV)

 

Mecit Çakırusta’yı tanırsınız; geçen yıl Şubat ayında “Dutxuri P̆alik̆ari” adlı kitabı “Lazik̆a Yayın Kollektifi”nden yayınlanmıştı. Ben kendisini abartısız elli yıldır tanırım; ailecek görüşürüz; komşuyduk; babamın eski tanıdıklarından bir tanesidir. Kendisinin Pendik’te bir mekânı var; orayı işletir uzun yıllardır.

            Eskiden evim Topkapı civarındaydı. Topkapı’dan Pendik’e gitmek, ziyarette bulunmak ve dönmek insanın tam bir gününü alıyordu. 1996 başıydı. Bir gün kendisini ziyarete gittim. İşlettiği kahvehanedeydi. Beni görünce çok sevindi. Oturduğu masada kendi emsali birkaç kişi daha vardı. Beni de buyur etti; onlarla tanıştırdı. Yanlış hatırlamıyorsam, masadakilerden biri hariç tamamı Laz idi. Kimi Ardeşen’den, kimi Arhavi’den, Kimi Hopa’dan. Tanışma faslı bittikten sonra, ben gidince ara verdikleri konuşmalarına ben hiç orada yokmuşum gibi devam ettiler. Konu günlük politikaydı. Kimisi iktidarın politikalarını, kimi muhalafetin söylediklerini savunuyordu. Ne iktidar partisi ne de muhalefet partisi beni ilgilendiriyordu. Konu bir sistem sorunuydu. Bu sistem değişmedikçe hiçbir iş yoluna girmeyecekti; böyle inanıyordum. Bu sebeple de tartışmalarına katılmayı tercih etmedim. Zaten; oldum olası siyasetle uğraşmadım, hiçbir siyasetçinin de hayranı olmadım. Onları dinlemekle yetindim. 

            Çaylar geldi; içildi. Ardından bir daha. Bir süre sonra konu değişti. Lazlar üzerine konuşmaya başladılar. Konu döndü dolaştı, Lazların kökenine geldi. Konuşmaları beni hayrete düşürüyordu: Laz olmaktan, Lazca bilmekten ve Lazcayı konuşmaktan gurur duyuyorlardı. Lazcanın ölmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Ancak bunun nasıl olacağına hiç kafa yormuyorlardı. Tılsımlı bir gücün Lazların elinden tutmasını istiyorlardı adeta.

Konuşmalarının en ilginç yanı, birisinin; Lazların Orta- Asya’dan geldiğine ilişkin söyledikleriydi. “Ben Lazların Orta- Asya’dan geldiğini bir kitapta okudum. Bir profesör böyle yazıyordu. Koca profesör neden yanlış yazsın ki?! O kadar okumuş. Hem adam yanlış şey yazsa, orada tutarlar mı?” diyordu bu yaşlı Lazlardan biri. Bir diğeri ona katılmıyordu ama, Lazcanın Ural- Altay dil grubundan olduğunu söylüyordu. Bir başkası, “Lazcada bazı kelimeler, Fransızca’da, İtalyanca’da bile var. Mesela; skala, makarna, mancare..,” diyordu. Ardından da ekliyordu, “bence İtalyanca (yemek) mancare ile Lazca cari arasında bir bağlantı var. Sanırım İtalyanca’ya Lazca’dan girmiş!” Bir başkası bütün bu son söylenenlerden sonra, lâfı Lazcanın, Hint- Avrupa dil grubundan olduğuna getirmeye çalışıyordu. Bu noktada müdahale etme ihtiyacı hissediyor ve bu konularda çeşitli teoriler bulunduğunu, bütün bunların pek bir önemi olmadığını belirtmekle yetiniyorum. Dediklerime itiraz etmiyorlar. Bir diğeri, beni destekler mahiyette, Lazların Doğu Karadeniz’de yerli bir halk olduğunu söylüyordu.

İşi olduğu için masadan kalkıp gidenler, arada gelenler- gidenler oldu. Ancak masada konuşulan konu hiç değişmedi. Konu; Lazlar ve Lazca idi.

Bir ara söz Megrellere geldi. Onlar “Mergel” diyorlardı. “Mergelden dönmeyiz” diyenler oldu. Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri, insanları ışıksız bırakmıştı. Kendi halkımızın geçmişi hakkında, bu konulara meraklı insanlar olarak bizler de yeni yeni bir şeyler öğreniyor; yazıyor ve paylaşıyorduk. Bu insanları kendi halklarının geçmişi hakkındaki yanlış bilgilerinden veya bilgisizliklerinden dolayı kınamamak, hor görmemek gerekiyordu.  Resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin varlığından kimsenin haberi yoktu. Böyle olunca, bütün kötülüklerin anası resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle yüzleşmek, hesaplaşmak söz konusu olamıyordu. Hopalı Faik Efendi’nin ateşlediği Laz kimlik mücadelesinden, Sovyetler Birliği Lazlarının bir zamanlar sahip oldukları “kültürel haklardan” ve Sovyet Lazları Halk Önderi İskender Tzitaşi’den de haberleri yoktu.

 


 

“DUTXURİ P̆ALİK̆ARİ/ DUTHELİ DELİKANLI”, LAZİK̆A YAYIN KOLLEKTİFİ, 2012

 

Bir ara lâf, “Ant Yayınları”nın budayarak yayınladığı “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaba geldi. Orada bulunan hemen herkes bu “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaptan haberdardı. Kimi kitabı okumuştu, kimi ise, hiç okumamış olmasına rağmen, kitabın içeriğinden haberdardı. Bu kitabın, “Lazlar Gürcüdür; Lazca Gürcücedir” tezine hepsi de kızıyordu. “Bizim neremiz Gürcü? Gürcüler ayrı biz ayrıyız,” diyorlardı. Hele; “Lazca Gürcücedir,” söylemine çok kızıyorlardı. “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitabın yalnızca Lazca bölümlerini çok beğendiklerini de hiç saklamıyorlardı.

Bir ara, Mecit Çakırusta, sözü “Ogni Dergisi”ne getirdi. Oradakilerin hepsi “Ogni Dergisi”nden de haberdardı. Mecit Çakırusta, “Ogni Dergisi”ne bu adı kendisinin verdiğini belirtti. Masadaki bu yaşlı insanlardan bazıları “Ogni Dergisi”ni okumuştu; nüshalarına bile  sahipti. Kimileri ise, “Ogni Dergisi”ni hiç okumamış, hiç görmemişti, ancak “Ogni Dergisi”nin onların algılarında saygın bir yeri olduğu hemen anlaşılıyordu. Konuşmalarında, Lazlığa ilişkin ne istediklerini açıkça ifade edemiyorlardı; ancak Lazcanın yaşaması konusunda duyarlı oldukları görülüyordu. Bir kayguları vardı; “Barışçıl bir yol izleyelim; haklarımız için öyle şiddete baş vurmayalım; kimse bizi kullanamasın; bu bize yakışmaz. Biz medenî insanlarız.”

“Ogni Dergisi”nden söz açılınca, gündeme 1993 yılı başında “Bugün Gazetesi”nde bir hafta süreyle yapılan anti-Laz yayın geldi.

Mecit Çakırusta, bu yayın konusunda Ahmet Hulusi Kırım’ın payının olduğunu söyledi:

 “Ben, bazı gazetelere hiç güvenmem. Ahmet Hulusi Kırım, ‘Bugün Gazetesi’ne açıklama yapalım,’ deyince, ben itiraz ettim. Ancak beni dinlemedi. Sonunda da “Bugün Gazetesi” bir hafta aleyhimize yayın yaptı. O, ellerine koz verdi. Adlarımız hedef gösterildi. Cemil Memişoğlu arkadaşımız, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Laz Vakfını o zaman, o yüzden kuramadık. 1992’de “Aktüel Dergisi”ne söylediklerinden bir kısmı da yanlıştı.”

Doğrusu; şaşırmıştım. Bunları bilmiyordum.

Yine çaylar içildi. Bir ara Mecit Çakırusta yanımızdan ayrıldı. Bir süre sonra, elinde üç -beş kitapla geri döndü. Hepimizin önüne, masanın üstüne birer kitap bıraktı. Büyük bir merakla kitabı aldım; önce ön ve arka kapaklarına, ardından da içine bir göz gezdirdim. Yeşil kapaklı, ders kitabı boyutunda bir kitaptı. Ön kapakta yazarın adı yer alıyordu: M. Recai Özgün. Kitabın adı ise, “Atmaca” idi. Ön kapakta bir çizim vardı. Bir adam arkası bize dönük olarak uzun ince bir yolda güneşe doğru gidiyordu. Basit bir çizimdi; siyah, beyaz, ancak bir adamı ve onun yolculuğunu anlatıyordu anlaşılan. İlginç geldi. Arka kapağı çevirdim: “Dostum, Yazar Özgün: (Kitabın Yazarı)” diye bir başlık altında yazarın biyografisi verilmiş. 1924 Arhavi doğumluymuş. 1973’de deftardarlık görevinden emekli olmuş. İş hayatına atılmış ve İstanbul’a yerleşmiş. Arka kapak yazısında benim en çok ilgimi çeken, “… yerel bir dil olan ‘Lazca’ kullanılmıştır..” ifadesi oldu. Hemen kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım. Yazar, kitabında yer yer Lazca dörtlüklere, atasözlerine, tekerlemelere, bazı ifadelere de yer veriyordu. Bu Lazca ifadelerin tamamını büyük harflerle yazmış. Bu Lazca ifadelerde ilk gözüme çarpan, (“Lazca Alfabe”)/ “Lazuri Alboni”nin kullanılmamış olduğuydu. Bir şey söylemedim.

Bir yandan kitaba göz atıyor, öte yandan da kitap hakkındaki sohbeti dinliyordum. Meğerse masadakilerden bir tanesi de M. Recai Özgün imiş. Kitabın yazarı olduğunu öğrenince kendisini tebrik ettim ve bu tür çalışmalar yapmakla, Laz dili, kültürü ve kimliğine büyük bir hizmette bulunduğunu söyledim. Çalışmalarına devam etmesi gerektiğine vurgu yaptım. Kitap, “Atmaca” başlığını taşıyordu. Bu sebeple masadakilerin sohbet konusu, bu kez atmaca avı, atmaca ile avcılık oldu. Kitabın fiyatını sordum.  5 (milyon) TL imiş. Hemen on adet satın aldım. Bir tanesini kendi adıma yazara imzalatttım. İmzaladığı tarih: 28. 01. 1996. Günlerden Pazar. Kitaplardan bir tanesini babam Faik Aksamaz için, bir tanesini Ahmet Hulusi Kırım için, bir tanesini İsmail Avcı Bucaklişi için, bir tanesini Yüksel Yılmaz için, bir tanesini Mehmedali Barış Beşli için, bir tanesini Mehmet Yavuz Türköz için imzalattım. Daha sonra da bu kişilere kitapları hediye ettim.

Kitabına olan ilgimden M. Recai Özgün ziyadesiyle memnun oldu. Bu arada; Mecit Çakırusta benim de Lazlara ve Lazcaya ilişkin çalışmalarım, makalelerim olduğunu söyledi. Ben de; esas olarak “Ogni Dergisi”nde, “Birikim Dergisi”nde, “Tarih ve Toplum Dergisi”nde çıkan makale ve çevirilerimi bir dosyada topladığımı ve bu çalışmanın “Lazlar” adıyla yayınlanacağını belirttim. M. Recai Özgün çok sevindi. Kendisinin de, (kim olduğunu o zaman bilmediğim Nejdet Kanbur ile) Vali Amca dediği kişi ile birlikte Lazlara ilişkin bir çalışma yaptığını söyledi. Hangi konulardan bahsettiğini sordum. Pek açık bir cevap alamadım. Bu kez, hangi kaynaklardan faydalandığını sordum. Üç veya dört kitap adı söyledi. Kaynak olarak kullandığı kitaplardan bir tanesinin Fahrettin Kırzıoğlu’na ait olduğunu söyledi. Yorum yapmadım; yine dinlemekle yetindim. Ancak kendisine, dilerse çalışmasında yardımcı olabileceğimi söyledim.

Üç- dört saat kadar bu kahvehanede kaldım. Kış olduğu için, hava da çabuk karardı. Müsaade istedim; kalktım. Mecit Çakırusta, M. Recai Özgün ve masadaki diğer insanlarla vedalaştıktan sonra, elimde satın aldığım on adet “Atmaca”yı taşıdığım sağlam bir poşetle kahvehaneden çıktım. Poşeti şöyle bir yokladım; eve kadar sorunsuz gideceğine kani oldum. Patlayan torbalarla birçok tatsız anım olmuştu. Bu sebeple tedbirli davrandım.

 Pendik tren istasyonuna yöneldim. Oradan, gelen ilk trenle Haydarpaşa’ya geçtim. Vapurla da Eminönü’ne geçtim. Oradan da bir otobüsle Topkapı’ya. Oldukça yoğun bir gün geçirmiş oldum.

Aradan bir süre geçti. Bir akşam eve işten gelince, eşim bir telefon notum olduğunu söyledi. Malum; o zaman cep telefonu yoktu. Arayan Mecit Çakırusta’nın mekânında tanıştığım M. Recai Özgün imiş. Telefon numarasını bırakmış. Selam söylemiş. Vakit daha erkendi. Kendisini telefonla aradım. Vali Amca ile birlikte yazdıkları “Lazlara ilişkin” dosyasına katkıda bulunmamı istiyordu. Kabul ettim. Salı günü kendisini ziyaret edebileceğimi söyledim; boş günümdü.  Adresi verdi; ofisi Kadıköy’deki bir iş hanındaydı. Şimdiki Ziraat Bankası’nın bankamatiklerinin bulunduğu sokaktaydı.

 


 

“LAZLAR”, ÇİVİYAZILARI YAYINEVİ, 1996

 

Günü geldiğinde gittim. Kendisi, oğlu, yeğeni ve birkaç dostu beni sıcak karşıladı. Ayran, gazoz, çay gibi kimi küçük ikramlarda bulundular. Oturduk; sohbet ettik. Henüz Vali Amca ile müşerref olamamıştım. Nihayetinde yeğeni Erol Bey, bulundukları hanın hemen alt katındaki, karşı taraftaki fotokopi- ozalitçiye gitti. Kısa bir süre sonra elinde birkaç dosyayla döndü. Dosyaları, M. Recai Özgün’e verdi.  O da, bu dosyalardan birini bana uzattı, “İşte, Ali İhsan Bey,” dedi, “Vali Amca ile yaptığımız çalışma bu!” Dosyayı aldım. Dosyaya bakmadan bile bir şeyden emindim: Lazca yazımlarda (“Laz Alfabesi”) “Lazuri Alboni”, çok muhtemeldir ki, kullanılmamıştı. Çünkü “Atmaca” adlı çalışmasında da aynı şekilde hareket etmişti.  Hem bu çalışmasında hem de diğer çalışmalarında bu alfabeyi kullanmaktan özenle kaçındı. Sebebini bilmiyorum; sormadım. Uzun Lazca makaleler, hayat hikâyesini de Lazca  yazmasını çeşitli zamanlarda önerdim; bundan da özenle kaçındı. Birkaç Lazca şiir çevirisi yaptığını biliyorum. 

Dosyaya ayaküstü şöyle bir baktım; sayılamayacak kadar Türkçe yazım hatası vardı. İlk gözüme bu çarptı. Kitapta bilgi hataları da çok fazla miktarda vardı. Onların da ötesinde Fahri Kırzıoğlu’dan uzun uzun alıntılar yapmıştı. Bu dosya, adeta resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin bir resmî geçidi gibiydi. Anlaşılan bu çalışmayı yeniden yazmak ve düzenlemek gerekecekti. Bu da uzunca bir zamanımı alacaktı. Bu değişiklik ve düzenlemelere acaba kendisi ne diyecekti?! Dosya, şekil şartlarına da uygun değildi. Kaynaklar, dipnotlar kabul edilen ve kullanılan standartta değildi. Bir şey söylemedim. Yorum da yapmadım. Katkı sunup yardımcı olacağımı söylemekle yetindim.  Dosyayı yanımda getirdiğim çantaya itina ile yerleştirdim.

Vedalaştık; ofisinden ayrıldım

Kadıköy’den vapurla Eminönü’ne geçerken dosyayı çantamdan yine itinayla çıkardım ve şöyle bir göz attım. Bu kitap, Fahrettin Kırzıoğlu’nun yazdığı; Lazları, dillerini, kimliklerini yok sayan ve Lazların Orta-Asya’dan geldiği tezlerini yayan yayınlara çok yakın bir çalışmaydı.

Eve gelince hemen kitap üzerinde çalışmaya başladım. Çeşitli zamanlarda uzunca bir süre M. Recai Özgün ve Vali Amca’nın birlikte yazdıkları söylenen bu çalışmayı insanlara faydası dokunabilecek ve Laz kimlik mücadelesine katkı sağlayacak bir hale getirmek için yoğun bir çaba harcadım. Bütün bunları yaparken maddî ve manevî şahsî hiçbir beklentim yoktu; kazancım da olmadı zaten. Tam aksine maddî ve manevî fedakarlıklarda bulundum. Amacım; M. Recai Özgün’e ve Vali Amca’ya resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerine birer tokat attırmaktı. Kolektif bilince katkı sunma amacımdan başka bir niyetim olmadı. Bu konudaki az veya çok başarı beni tarifsiz memnun edecekti. Bu da yorulmalarımın karşılığı gelen bir ödül gibi bana yetiyordu.

Böylelikle M. Recai Özgün’ü Laz kimlik mücadelesine kazandırdım. Bir şekilde resmî ideolojinin uygulamalarıyla yüzleşmesi ve hesaplaşmasını sağladım. Hem “Kafkasya Yazıları” hem de “Mjora” adlı periyodiklerin yayın kurullarına girmesini; makalelerinin yayınlanmasını sağladım. “Mjora” adlı periyodikin birinci sayısında kendisiyle yapılan söyleşide anlattıklarıyla, otuzlu yıllarda Laz çocuklarının okullarda maruz kaldıkları faşist uygulamaları açığa vurdu; bir döneme tanıklık etti.

M. Recai Özgün, ileri yaşına rağmen, kendisini sürekli olarak yeniledi. Sima Vakfı kuruluş çalışmalarında, tüzük hazırlanmasındaki telkinlerimi de dikkate aldı.  Orhan Bayramin, Munir Yılmaz Avcı ve benimle birlikte Sima Vakfı yayın organı “Sima”nın yayınlanmasında katkı sundu; yazdı. Bütün bunlar, bir aydın olarak benim karanlığa karşı verdiğim mücadeledeki kazanımlarımdır.

 Bugün pek kimse farkında değil, ancak M. Recai Özgün bir bütün olarak ülkenin kimlik ve demokrasi mücadelesi kahramanlarından birisidir. Kıymeti gelecekte mutlaka anlaşılacak ve adı sonsuza dek anılacaktır. Bu ise, topluma hizmet ve bir insanın ailesine bırakabileceği en güzel mirastır.

O zamanlar malum; günümüzdeki kadar bilgisayar yaygın değildi. Daktilo kullanıyorduk. Bu ise, M. Recai Özgün ve Vali Amca’nın çalışmasındaki düzeltiler konusunda çeşitli sorunların yaşanmasına sebep oluyordu.  M. Recai Özgün de o çalışmayı daktilo ile yazmıştı.

M. Recai Özgün ile sık sık telefonla görüşüyorduk. Yazdığı bazı bölümlerle ilgili fikir alışverişinde bulunuyorduk. Yapılması gereken değişiklikler konusunda kendisine bilgi veriyordum. Böylece 1996’nın İlkbahar ve neredeyse de Yaz mevsimleri geçti. Nihayet katkı sunma çalışmam bitti. M. Recai Özgün’ün çalışmasını hem içerik hem de şekil şartları bakımından yayımlanabilecek bir formata getirdim.

Bir gün telefon ettim ve M. Recai Özgün’ün Kadıköy’deki ofisine gittim ve üzerinde uzunca ve dikkatlice çalıştığım dosyayı kendisine teslim ettim. O gün Vali Amca da oradaydı. Kendisiyle de orada müşerref olduk. İlk ve son olarak kendisiyle orada bir araya geldik. 1997 yılı olmalı; kendisini bir kez de Tellâlzade Sokakta, caminin yakınında bir yerde gördüğümü hatırlıyorum. Başlarımızla selamlaştık; hepsi o kadar. Bir daha da ne kendisini gördüm ne de kendisinden haber aldım.

Sonradan M. Recai Özgün’den öğrendim; Vali Amca, bu çalışmadan çekilmiş. M. Recai Özgün, “önsöz”ün ilk bölümünde Necdet Kambur’un, ikinci bölümünde de Hasan Çelebi’nin değerlendirmelerini aktarmıştı.  Üçüncü kısa bölümde ise, bana teşekkür ediyor ve şöyle yazıyordu:

“Ayrıca genç dostum, Sevgili Ali İhsan Aksamaz’ın destekten de öte, büyük katkılarına işaret etmek istiyorum. Gerek kaynak bulmadaki yardımları, gerekse de kitabın yayına hazırlanmasında gösterdiği çabalar fedakârlık sınırını aşan bir düzede olmuştur. Bir kez daha katkısı olan dostlara teşekkür ederim.”

Esas olarak Ogni Dergisi”nde, “Birikim Dergisi”nde, “Tarih ve Toplum Dergisi”nde Megrel- Lazlara ilişkin çıkan makalelerimi ve çevirilerimi bir dosyada toplamış ve Çiviyazılarına, daha doğrusu Özcan Sapan’a çok önceden teslim etmiştim. Dosya, kitap olarak baskıya hazırdı; Kasım 1996’da da yayınlanacaktı. Kitap fuara yetişecekti. Kitabın yayınlanmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Kitabımın kapağı da hazırdı. Kapağın koyu yeşil olmasını kararlaştırmıştık.  Kapak fotoğraflarını seçmiştim. Dizayn önerimle de Özcan Sapan kapağı hazırladı.

Ön kapak, Lazların geçmişlerine ilişkin, onlarla bağlantılı altı değişik fotoğraftan oluşuyordu: Gonio kalesinden bir görünüm, dere üstündeki kemer köprünün fotoğrafı, kırık bir duvar Haç’ının görüntüsü, iki adet çakmaklı piştov ile bir kama kompozisyonunun fotoğrafı ve bize özgü eski ince bir ağaç işçiliği örneğini yansıtan bir fotoğraf. Bu fotoğrafları, “Çveneburi Dergisi”nden Osman Nuri Mercan’dan emaneten aldığı albümlerden seçmiştim; öyle hatırlıyorum. Kendisi şişman olmasına rağmen, cömert bir insandır.  Arka kapak yazısını da yazdım. Daha doğrusu arka kapaktaki ilk üç paragrafı, bir zamanlar rahmetli Ünal Cuğ ve Hayri Ersoy Kutarba’nın yayınladıkları “Alaşara Dergisi”ne Lazlar hakkında önceden yazmış olduğum ve yayınlanan bir makalemden aldım. Lazların geçmişini kısaca özetleyen üç önemli paragraf. 

Kitabım, Çiviyazıları’ndan çıkacaktı. Yayıncı Özcan Sapan ile anlaşmıştık. Aramızda yazılı bir anlaşma yapmaya bile ihtiyaç duymamıştık. Telif ücreti beklentim yoktu; zaten olamazdı da.  Piyasada dolaşan ve “Ant Yayınları”nın budayarak yayınladığını, çevirmeni Hayri Hayrioğlu’nun ağzından da bizzat duyduğum “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaba karşı resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini açığa vuran, Laz kimlik mücadelesine katkı sunabilecek bir kitabın yayınlanmasıydı tek amacım. Hemen Hatırlatayım; İsim babası olduğum “Kafkasya Yazıları”nı da Çiviyazıları’ndan yayınlayacağımız günlerin arefesiydi. Nitekim 1997 İlkbahar’ında da “Kafkasya Yazıları”nı yayınladık; büyük sükse yaptı.

1996 Yaz mevsimi. Tarihi tam olarak hatırlamıyorum. Birgün M. Recai Özgün, beni telefonla aradı. Katkı sunduğum çalışmasını kitap olarak bastırmak istediğini söylüyordu. Nereden yayınlatmayı düşündüğünü sorduğumda, “Atmaca” adlı kitabı yayınlattığı matbaa ile görüşeceğini söyledi. Özel yayın olacaktı, “Atmaca” gibi yayınlandığından hiç kimsenin haberi bile olmayacaktı. Bir yayınevinden çıkmasının daha iyi olacağını söyledim. Ancak tanıdığı yoktu. Bu durumda aklıma ilk gelen Çiviyazıları oldu. M. Recai Özgün’den birkaç gün izin istedim.

 Bu süre içinde dosyasını, o sözünü ettiği matbaadan yayınlatmasını ertelemesini istedim. Benden cevap beklemesini söyledim. Konuyu önce “Nart Yayıncılık”dan Hayri Ersoy Kutarba’ya bir şekilde çıtlattım. O sıralarda Hayri Ersoy Kutarba, adeta meteliğe kurşun atıyordu durumdaydı. Ekonomik durumu hiç de iyi değildi. Bir sürü kitap yayınlamış; isteyene de göndermiş, paralarını bir türlü alamamıştı. Ekonomik darboğazdan geçiyordu. M. Recai Özgün’ün çalışmasını ancak para verebilirse “Nart Yayıncılık”tan yayınlayabilirdi; bunu anladım. Bunu durumu bile bile Hayri Ersoy Kutarba’ya bu çalışmanın “Nart Yayınları”ndan yayınlamasını teklif dahi etmedim.

Lazlara ilişkin yayınların, kimlik mücadelesine daha fazla katkı sağlayacağı düşüncesiyle, aynı yerden yayınlanmalarının daha iyi olacağını düşünüyordum. Çünkü o zamanlar, günümüzdeki kadar Laz dili, kültürü kimliğiyle bu kadar ilgilenen, yazan ve çizen donanımlı Laz aydını henüz çok yoktu.

M. Recai Özgün’ün dosyası hakkında Çiviyazıları’ndan yayıncı Özcan Sapan ile görüşmeye karar verdim. Birgün kendisine konuyu açtım. M. Recai Özgün’in kişiliği, yaşı, geçmişi, ilişkileri, hazırladığı dosyası ve benim bu dosyaya yaptığım katkıdan kendisine bahsettim. Konuya sıcak baktı. M. Recai Özgün’ü kendisiyle tanıştırmak istediğimi belirttim. Memnun oldu. Ancak bazı çekince ve itirazları vardı; şöyle dedi: “Bak Ali İhsan, biliyorsun senin kitabın baskıya hazır. Kapağı da hazır. Hepsi bilgisayarda. Kasım’da da yayınlanacak; kitap fuarına yetişecek. Bir yayınevinden aynı konuda iki ayrı kitap çıkmaz. Ama sen istiyorsan, amcayı getir; tanışalım.”

Nihayetinde kısa bir süre sonra M. Recai Özgün’ü Kadıköy’deki ofisinden aldım ve yine Kadıköy’de, Caferağa Kapalı Spor Salonu’nun hemen karşısında bulunan “Çiviyazıları”na götürdüm. Yayıncı Özcan Sapan, bizimle ofisinde görüştü. M. Recai Özgün, Özcan Sapan’ın ofisine hayran kaldı. Gerçekten de bu ofis hayran kalınmayacak gibi değildi. M. Recai Özgün, Özcan Sapan’ın vitrinlerde sergilediği eski pipoları, eski plâkları, radyo- pikabı, film oynatma makinası ve diğer antika aletlerini gördü; etkilendi; yakından inceledi. Özcan Sapan’ın Türk Sanat Müziği’ni sevdiğini ve briç oynamaktan zevk aldığını öğrenince aralarında çabucak bir samimiyet doğdu.

Söz, M. Recai Özgün’ün çalışmasına geldi. M. Recai Özgün, elinde taşıdığı torbadan alışma dosyasını çıkardı ve Özcan Sapan’ın oturuyor olduğu masanın üzerine bıraktı. Özcan Sapan, “Ali İhsan, bana konudan bahsetti. Ben de okuyup size görüş belirtirim,” dedi. Çaylar içildi. İkram edilen o leziz kurabiyeler bir iştahla yendi. Ben, konuşmalarına hiç karışmadım. Yalnızca onları dinledim. Arada bir bana da bakıp konuştukları zaman, dinlediğimi göstermek için başımı sallamakla yetindim. Bir saat kadar orada kaldık. Artık ayrılık saati gelmişti. M. Recai Özgün ve Özcan Sapan birbirlerine kartvizitlerini verdiler, telefonlarını aldılar. Görüşmeleri bitti. Özcan Sapan, kendi kitaplarından birkaçını M. Recai Özgün’e hediye etti.  M. Recai Özgün ile birlikte oradan ayrıldık. M. Recai Özgün’ü otobüs duraklarının bulunduğu meydana, şimdiki karakolun bulunduğu yere kadar götürdüm; evine gidecekti. Bir süre otobüsü bekledik. Otobüse kendisini bindirip uğurladım. Ben ise, geri döndüm. “Nart yayınları”na gittim ve Hayri Ersoy Kutarba’yı ziyaret ettim; sohbet ettik.

Birkaç gün sonra yine Özcan Sapan ile bir araya geldik. M. Recai Özgün’ün dosyası üzerine görüşlerini belirtti: “Bu dosya basılabilir. Ancak daha önce dediğim gibi, senin kitabınla, M. Recai Özgün’ün bu çalışması paralel konuları işliyor. Hem senin hem onun kitabını aynı anda yayınlayamayız. Senin kitabın büyük ölçüde hazır. Fuar’a kadar yayınlanmış olur.”

Bir an düşündüm: M. Recai Özgün oldukça yaşlı bir insandı. Kimliğini de seviyordu. Birçok hata, eksiklik ve yanlışına rağmen, bir kitap yazmış ve benim katkılarıma da hiç itiraz etmemişti. Ben daha gençtim ve bir süre daha, hatta bir yıl daha bekleyebilirdim. Laz kimliği konusuna, ileri yaşlı birisinin eğilmesi ve eser ortaya çıkarması hedef kitlede daha etkili olabilirdi. Özcan Sapan’a şöyle dedim: “Ben kitabımın yayınlanmasını bir süre geri çekiyorum.” Özcan Sapan ekledi: “En az bir yıl!” “Tamam,” dedim ve hakkımı, gıyabında M. Recai Özgün’e vermiş oldum.  Yalnızca yayın hakkımı değil, büyük bir özenle seçtiğim fotoğraflarla ve eski bir makalemden seçilmiş arka kapak yazısıyla düzenlenmiş kapağı da M. Recai Özgün’ün çalışmasına devretmiş oldum.  M. Recai Özgün’ün kapağa, özellikle de Haç’a itiraz edeceğini düşünmüştüm. Oysa O, çalışmasına yaptığım katkılar gibi, kapağı da itirazsız kabullendi.

Bu müjdeli haberi M. Recai Özgün’e hemen telefonla bildirdim. Sevindi. Hem matbaaya para vermekten kurtuluyordu hem de kitabı bilinen bir yayınevinden yayınlanacaktı. Kitap depolama, kitapları okuyucuya ulaştırma gibi sıkıntıları da olmayacaktı. İkinci kez M. Recai Özgün’ü ve Özcan Sapan’ı buluşturdum. Bu sefer konu sözleşme ve telif konusu idi. Genelde yazarlar, kitaplarının çok satacağını ve yayınevlerinin de kendilerini kazıklayacağını düşünürler. Bu görüşmede, M. Recai Özgün’de böyle bir yaklaşım ve güvensizlik sezinledim. Ben yine konuşmalarına karışmadım. Yalnızca onları dinledim. Yine ikram edilen o kurabiyeleri çay eşliğinde afiyetle yemekle meşgul oldum. Özcan Sapan da, M. Recai Özgün’ün bu telif ve sözleşme konularında bir kaygısı olduğunu sezinlemiş olmalı ki; “Siz istediğiniz şekilde bir sözleşme hazırlayın; getirin; ben kabul ediyorum, imzalarım” diyerek oldukça centilmence bir tavır gösterdi. Nitekim bir süre sonra, bir başka gün birlikte yaptığımız üçüncü toplantımızda Özcan Sapan, M. Recai Özgün’ün iki nüsha olarak hazırlayıp imzaladığı sözleşmenin iki nüshasını da iyice okumadan imzaladı; bir nüshayı M. Recai Özgün’e kibarca uzattı, diğer nüshayı da itinayla çekmecesine koydu.

Karşılıklı iyi niyet ifadelerinden ve benim de her ikisini tebrik etmemden sonra Özcan Sapan şöyle dedi: “Şu dosyayı önce edebiyat öğretmeni bir arkadaşımız var; ona okutturacağım. Sonra dizgisi olacak. Bu dizgiyi Ali İhsan okuyacak, gerekirse yeniden katkı sunacak. Baskıdan önceki halini tekrar size okutturacağım Recai Amca.” Özcan Sapan, Kitabın adının “Lazlar” olacağını da belirtti.

Böylece o gün, kesin olarak kitabımın adını, kapağını ve yayınlanma zamanını hiçbir karşılık beklemeden M. Recai Özgün’ün dosyasına gönüllü olarak devretmiş oldum.

İsterseniz, şimdi de M. Recai Özgün’ün dosyasına, yukarıda çeşitli yerlerde belirttiklerimin dışında, ne gibi katkılar sunduğumdan da bahsedeyim kısaca. Kitaba bir bölüm olarak, “Laz Göçleri ve Nüfus Hareketleri” bölümünü ekledim. Burada eski ve yeni adlarıyla tarihsel Laz yerleşim birimlerinin adlarını ayrıntılı olarak verdim. “Genel Olarak Lazca” başlıklı bölüme, rahmetli Ünal Cuğ ve Hayri Ersoy Kutarba’nın yayınladıkları “Alaşara Dergisi” için Peacock’un çalışmasından faydalanarak hazırladığım ve bu derginin Temmuz 1995/ 4. sayısında yayınlanan “Karşılaştırmalı Kafkas Dilleri Sözlüğü”nü de ekledim. Kitaba bir de “Kısa Kronoloji” bölümü ve “kaynakları”bölümü eklemeyi ihmal etmedi. Eklediğim bu bölümlere adımı yazmayı doğru bulmadım. M. Recai Özgün’ün Hopalı Faik Efendi ve İskender Tzitaşi’ye ilişkin bilgisi yoktu. Onlarla ilgili bilgileri de çalışmasına ekledim.

M. Recai Özgün; Wolfgang Feurstein/ Fahri Kahraman alfabesini kullanmamıştı; bu kitap çalışmasında da kullanılmasını istemedi.

Hatırladığım kadarıyla; Özcan Sapan, on beş- yirmi gün kadar sonra M. Recai Özgün’ün çalışmasının ilk çıkışını bana teslim etti. Böylece ilk tahsihe başlamış oldum. Ardından ikinci ve üçüncü tahsihleri yaptım. Artık söz M. Recai Özgün ve Özcan Sapan’da idi. Aradan çekildim. Kitap fuarı da yaklaşıyordu. Böylece M. Recai Özgün’ün dosyası “Lazlar” adıyla Kasım 1996’da birinci baskısını yaptı. M. Recai Özgün, 23 Kasım 1996’da bana imzaladığı bu kitabına şu notu düşmüştü: “Sn. A. İhsan Aksamaz’a. Benden çok emeklerinin anısına.”

“Lazlar”ın bende bir de üçüncü baskısı var. O baskı 2000 yılında yapılmış. M. Recai Özgün, o baskıyı da imzalayarak bana hediye etmişti.

Kitap ilgi uyandırdı. Tanıtmak için de çaba harcadım. M. Recai Özgün’ün “Lazlar” başlıklı bu çalışması haksız eleştirilere de uğradı, kendisine sataşıldı. Yine kendisini yalnız bırakmadım; sahip çıktım. “Hemşinli” bir akademisyen, Dr. E. Gürsel Ersoy, “Demokrasi Gazetesi”nin 6 Nisan 1997 tarihli nüshasına yazdığı “Yetersiz Bir Laz Kültürü Araştırması” başlıklı makalesiyle M. Recai Özgün’ü, çalışmasını küçümsedi. Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle yüzleşip hesaplaşmayı göze alamayan Dr. E. Gürsel Ersoy, Laz kimlik mücadelesi veren yaşlı bir insana saygı göstermeyi de bilemedi; resmî Ermeni ideolojisi ve tarih tezleri ışığında hareket etti; o talihsiz satırları bir “Kürt Gazetesi”nde yayınlandı.

M. Recai Özgün’ün çalışması, Lazları yok sayan ve Lazların varlığından rahatsız olan bütün resmî ideolojileri erbaplarını rahatsız etti. Ömer Yılmaz adlı bir kişi tarafından Sinop’ta ayda bir yayınlanan “Bizim Karadeniz” adlı gazete ile Hemşinli bir akademisyenin yazdığı o talihsiz makaleyi yayınlayan “Demokrasi Gazetesi”nin Laz kimliğinden rahatsız olma noktasında buluşmaları oldukça ilginç bir rastlantıydı!

 


 

“ABHAZLAR, LAZLAR”, NART YAYINCILIK, 1993

 

Lazların kimliklerine sahip çıkması, yalnızca “Türk” milliyetçilerini ve onların resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunanları değil, Türkiye’de Ermenistan’ın resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Hemşinli aydınları” da, Yunanistan’ın resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Pontoslu aydınları” da, Gürcistan’ın resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Gürcü aydınları” da rahatsız etmişti. Hepsi de koro halinde hareket ediyordu: “Nereden çıktı bu Lazlar!”

Gelen bu tepkiler, doğru bir yolda olduğumuzu ve benim de kişisel olarak kitaba katkı sunmakla doğru bir iş yaptığımı gösteriyordu. Laz aydınları olarak, M. Recai Özgün’e sahip çıktık; “Demokrasi Gazetesi”ne ortak bir açıklama gönderdik.  O sıralar İsmail Avcı Bucaklişi ve Esat Sarı “105.7 Çevre Radyo”da “Tanura” adlı bir program yapıyorlardı. M. Recai Özgün’ün o radyo programına katılmasını ve kendisinin nezdinde Laz Halkı’na yapılan saldırıya cevap verilmesini sağladık.  Ben de konunun unutulmaması için bir makale yazdım; “Demokrasi Gazetesi”ne gönderdim.  Bu makale çok sonra “Kafkasya Yazıları”nın 1999 İlkbahar sayısında da yayınlanacaktı

M. Recai Özgün, Kocaeli’de kurulan “Sima Vakfı”nın kurucuları arasında yer aldı. “Laz Muhammed” adlı çalışması 2004 yılında yayınlandı. Bu kitabı da “Çiviyazıları”ndan çıktı. Bu dosyasını da yayınlanmadan önce bana gönderdi; katkı sunmamı istedi. Yine severek “Laz Muhammed”e de katkı sundum. Çalışmasında kullandığı, Ermeni, Rum, Hemşinli ve Pontos halklarını düşman gibi gören veya gösteren kimi ifadelerin düzeltilmesi için önerilerde bulundum. Bütün halkların Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Musevî olsun kardeş olduğunu, milliyetçilerin ve çeşitli emperyalist ülkelerin halkları birbirlerine karşı kırdırdığına M. Recai Özgün’ün dikkatini çektim. 

M. Recai Özgün, en son olarak “Orkun Dergisi”nin 50. sayısına “Türkiye Mozaik Değildir” başlıklı makaleyi yazan “kişinin saldırısına uğradı; ancak yılmadı. Üretmeye devam etti.

M. Recai Özgün, 11 Temmuz 2004 Pazar günü aramızdan ayrıldı. Sevenlerini üzüntüye boğdu. Kendisini son yolculuğunda da yine yalnız bırakmadık. Pazartesi günü  Maşukiye’de toprağa verdik.

               
Kendisi Laz kimlik mücadelesine ciddî  katkılar sunmuş bir Laz aydınıydı. Kendisini saygıyla anıyorum. Onun vefatından sonra, “M. Recai Özgün: ‘Tatara tititiri” başlıklı bir makaleyi kaleme alarak çeşitli yerlerde yayınlattım; anısının yaşamasını sağlamak istedim.

1996 Kasım’ında yayınlanamayan kitabım ancak bir yıl sonra yayınlandı. 1997 Kasım’ında yayınlanacak olan kitabım için bir başlık sorunu ortaya çıkmıştı. “Lazlar” başlığını kullanamazdık, o adın kullanım hakkını gönüllü olarak M. Recai Özgün’ün kitabına vermiştim. Şimdi başka bir ad bulmalıydık. Oldukça zorlandım. Birgün, Özcan Sapan telefonla aradı ve kitap için uygun bir başlık bulduğunu söyledi: “Kafkasya’dan Karadeniz’in Tarihsel Yolculuğu”. Hemen itiraz ettim: “Lazlar, tarihsel olarak yaşadıkları Doğu Karadeniz Bölgesi’nin yerli halkı. Bu başlık, Lazların bu bölgeye sonradan geldiklerini çağrıştırıyor.” Özcan Sapan, bu yolculuğun coğrafî bir yolculuk değil, tarih içinde bir yolculuk olduğunu söyledi ve bu başlık konusunda beni ikna etti. Böylece kitabımın isim babası Özcan Sapan oldu.

Şimdi sıra kapağa geldi! Kapağı Paxajans hazırladı. Yine Osman Nuri Mercan’dan  emanet olarak aldığım albümlerden birinden faydalandık. Ön kapak beyazdı. Bu beyazlık içinde, Kortuli Alboni ile Tzate Batsaşi’nin çok önceden bana gönderdiği Lazca bir mektubun bir bölümü yer alıyordu. Ön kapağın orta bir yerinde de sözünü ettiğim o albümlerden taradığımız renkli bir fotoğraf yer aldı.

 


 

“KAFKASYA’DAN KARADENİZ’E LAZLARIN TARİHSEL YOLCULUĞU”, ÇİVİYAZILARI YAYINEVİ, 1997

 

“Kafkasya’dan Karadeniz’in Tarihsel Yolculuğu” da aynı M. Recai Özgün’ün “Lazlar” adlı çalışması gibi oldukça ilgi gördü; aynı şekilde de sataşmalara uğradı. Ömer Yılmaz, Sinop’ta ayda bir yayınlanan “Bizim Karadeniz” adlı tabldot gazetenin Ağustos 1998/ 7. sayısında M. Recai Özgün’ün “Lazlar”, “Muhammed Vanilişi ve Ali Tandilava’nın “Lazlar’ın Tarihi”, Gerg Amıcba’nın “Orta Çağ’da Abhazlar- Lazlar” ve benim “Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazların Tarihsel Yolculuğu” adlı kitaplarımızı hedef aldı ve bilindik ağızla sataştı. Kendisine bir mektup gönderdim. 2001’de Ali Rıza Saklı, internet ortamında yayınlanan “Net Gazete”de, durduk yerde benim “Alman ajanı” olduğumu ilân etti! Kendisine noter kanalıyla bir ihtarname gönderdim. Semih Tufan Gülaltay, “2003 yılında yayımlanan “Tanrıları’ın Türk’leri” adlı kitabında beni “bölücü” ve “Lazistancı tayfası”ndan olarak niteledi. Kendisine telefon açtım. En talihsiz ve komik “eleştiri” de yayın kurulu üyesi olduğum “Mjora” adlı derginin ikinci sayısında bir makalesi yayınlanan “bir dostumuz (Osman P̆izma/ Osman Kuyumcu)”dan geldi. Çok sonra karşılaştığımızda kendisine neden böyle bir makale yazma ihtiyacı hissettiğini sordum. Kendince açıklamaya çalıştı. Ümit ederim, belki bu “dostumuz” o makaleyi kaleme almasının gerçek sebebini bir gün açıklama cesaretini kendisinde bulur. Hemen aynı dönemde “Laz Kültürü” adına Almanya’dan yayın yapan “Dutxe.com” adlı internet sitesinin “ziyaretçi yorumu köşesinde” de çalışmalarıma karşı takma isimlerle bir karalama kampanyası başlatıldı. Kim olduğunu bilemediğim site editörüne bir açıklama gönderdim; yayımladı. Ancak “ziyaretçi yorumu köşesinde” takma adlarla çalışmalarımı ve şahsımı hedef alarak itibarsızlaştırmak isteyen yorumların yayınlanmasına yine de yol verdi. Ümit ederim, “Dutxe com”un editörü de belki bir gün bu kampanyaya neden çanak tuttuğunu açıklama cesaretini kendisinde bulur.

2000’li yılların başıydı. İnternet Türkiye’ye yeni giriyordu. Benim kimlik mücadelesi yürütmemden, kararlı bir şekilde yazma ve yayın çalışmalarımdan korkan ve adlarıyla ve akılları ve bilgileriyle beni eleştirecek cesaretleri olmayan kimlik ve kişilikleri meçhul ve hastalıklı kimi şahıslar internet ortamından da yine bana saldırmayı ihmal etmediler. “Kimi dostlar”ın yayınladığı bazı internet sitelerinin forum sayfalarında da bile “meçhul kişiler” tarafından hedef alındım, hedef gösterildim. Gariptir; kimi Laz aydınları ise, bana yapılan her türden saldırıyı ve çalışmalarımı görmedi, görmek istemedi. Bunun yerine Lazların kimlik mücadelesinden rahatsız olan “Hemşinli kimi aydınlar” ile “Pontoslu kimi aydınların” dümen suyuna girmeyi yeğleyenler oldu. Bunlar boyunlarına davul takıp “tokmakçı” aradılar. Ancak ben kendimi geliştirmeye ve yenilemeye çalıştım. Kimsenin oyuncağı olmadan kimlik mücadelesine devam ediyorum; yazıyorum, çiziyorum, yayımlıyorum; Lazca dersler veriyorum.

 


 

“LAZLAR’IN TARİHİ”, ANT YAYINLARI, 1992

 

Mücadelemiz ve beklentimiz Laz kimliğinin tanınması ve geleceğe kurumsal olarak taşınmasıdır. Tarihsel Laz yerleşim birimlerinin Lazca adlarının resmî olarak kullanılması ve tabelalarda yer alması, okullarda anadili olarak Lazcanın ağırlıklı olarak okutulması, TRT’nin  Lazca radyo ve televizyon yayınları yapması, Lazların yaşadıkları yörelerdeki üniversitelerde Laz dili, edebiyatı ve tarihi  bölümlerinin ve enstitülerinin  açılması öncelikli taleplerimizdir. Bu talepler yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Gürcistan Lazlarının da, Abhazya Lazlarının da, Rusya Federasyonu Lazlarının da kimliklerinin tanınması ve yaşatılması için ilgililerin tedbirler alması ve uygulamalar başlatması da beklentilerimiz arasındadır. Tabi bütün bu konu, kolektif algı ve yine kolektif mücadeleyi gerektirmektedir.

Pazartesi günü Özcan Sapan ile telefonda görüştüm. Kitabımın mevcudunun kalmadığını söyledi. Kitabın yeni baskısını düşünüyoruz. Bu baskı için bir açıklama yazısı yazmam gerekiyor. Maceralı bir yayınlanma hikâyesi olan ve artık mevcudu da kalmayan, ancak içeriğiyle güncelliğini hâlâ koruyan ve üstelik hakkında da tek bir eleştiri yazılmayan “Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazlar’ın Tarihsel Yolculuğu” adlı çalışmamın ikinci baskısı ümit ederim yeni okuyucularıyla en kısa zamanda buluşmasıydı. (14 II 2013, Yusufbulut.com)


 

M. RECAİ ÖZGÜN, M. YILMAZ AVCI, ALİ İHSAN AKSAMAZ (SİMA DERGİSİ HAZIRLIK ÇALIŞMASI, MAŞUKİYE, 5 VII 2003)

 

(Önerilen okumalar: Ali İhsan Aksamaz, “Laz Enstitüsü Denince (Algıladıklarım- Beklentilerim)- ARŞİV”, 22 XII 2012, yusufbulut.com/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “Laz Enstitüsü” Toplantısında Söylediklerim, Gözlem, Eleştiri ve Önerilerim (ARŞİV)”, 15 II 2013, yusufbulut.com/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “Lazcanın Yazarı ve Şairi: Munir Yılmaz Avcı”, 08 II 2013, lazca.org/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “Munir Yılmaz Avcı (1939- 2016)”, 15 XII 2020, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr; Ali İhsan Aksamaz, “Laz Aydınlarının Girişimine Basından Tepkiler”, 14 V 2022, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr; Haşim Akman, “Laz Enstitüsü Kuruluyor”, (A Aktüel Dergisi, sayı 66, 8- 14 Ekim 1992; Haber- söyleşiyi yayına hazırlayan: Ali İhsan Aksamaz), 8 V 2022 sonhaber.ch, circassiancenter.com.tr; Orhan Bayramin: “Laz Edebiyatı 1996’dan fersah fersah ileride!”, 31 I 2021, sonhaber.ch/ circassiancenter.com.tr)

 

Ali İhsan Aksamaz

aksamaz@gmail.com

 

 

 

https://www.circassiancenter.com/tr/lazlara-iliskin-iki-kitabin-hikayesi-ve-tanikliklarim-anilarim/

http://www.gurcuhaber.com/2023/01/25/lazlara-iliskin-iki-kitabin-hikayesi/

 

23 Aralık 2022 Cuma

2./B LAZCA METİNLER: KRAL VE ÇOBAN

 


 





 


 



TÜRKÇE/ LAZCA MASALLAR- 2: KRAL VE ÇOBAN

 

Bir Kral vardı; altınları hazineye sığmıyordu. Ama, eli öyle sıkıydı ki, kimseye bir tek altın bile vermiyordu. Bir gün Kral, Vezirlerini çağırarak, şöyle dedi:

-Yarından tezi yok dolaşın ve insanlara şu haberi yayın: “Kim bana gelip de dünyada şimdiye dek duyulmamış üç yalan söylerse, ona çok altın vereceğim!”

Vezirler, hemen yola çıktılar, dünyayı dolaştılar ve Kralın sözlerini herkese söylediler:

 - Kim Kralımıza gider, dünyada duyulmamış üç yalan söyleyebilirse, Kralımız ona çok altın verecek!

Aradan bir ay geçti. Kralın huzuruna çıkan yoktu. Herkes düşünüyordu:

- Krala, şimdiye dek kimsenin duymadığı ne yalan söyleyebiliriz?”

Bir yandan da korkuyorlardı:

 - Kral’a yalan söylediğimizde, ya başımıza bir şey gelirse!

Kral’ın saldığı haberi duyan bir Çoban, Kral’a şöyle haber gönderdi:

 -Yalanları, üç günde söyleyeceğim. Her gün bir yalan söyleyeceğim!

Vezirler, bu sözleri Kral’a ilettiler. Kral gülerek:

- O zavallı Çoban, benim bilmediğim ne yalan söyleyebilir ki?

Kral Bir yandan da heyecanlandı, yüreği sıkıştı. Düşünüyordu:

-Ya Çoban, bana gerçekten de duyulmamış üç yalan söylerse!

Kral, Vezirlerini çağırdı:

 - Ey Vezirler, düşünün! Dünyada şimdiye kadar söylenmemiş ne kadar yalan varsa, sabahleyin bana söyleyin!

Vezirler, o gece gözlerini kırpmadan sabaha kadar, söylenmemiş yalanları hatırlamaya çalıştılar. Ertesi gün, erkenden Kral’a gittiler. Kral divandaydı. Vezirler, tüm yalanları söylediler.

Bir gün sonra, Çoban, üstü başı yırtık, çamurlar içinde gelip Kral’ın kalesine dayandı. Çarığını çıkardı ve ince çoraplarıyla Kral’ın huzuruna çıktı. Kral’ın etrafında yirmi Vezir vardı. Kral, Çobanı görünce gülümsedi:

- Ne yalan söyleyeceksin?

Çoban, Kral’a:

-Dedemin iki tarlası vardı. Bir tarlaya ektiği buğday, bütün dünyaya yetiyordu!

Kral, Vezirlerine sordu:

- Böyle bir yalanı, duymuşluğunuz var mı?

-Hayır!

 Dedi Vezirler.

Çoban, başka bir söz söylemeden dışarıya çıktı. Çarığını giydi, sopasını aldı ve koyunlarını otlatmaya çıktı.

İkinci gün Çoban yine Kral’ın huzuruna çıktı. Kral, tahtında oturuyordu, etrafında da Vezirler.

Kral, bir şey söylemeden Çoban:

- Öteki tarlaya dedem yumurta ekiyordu ve yumurtadan çıkan civcivler, on kente sığmıyordu!

            Kral çok şaşırmıştı. Vezirlerine sordu:

- Böyle bir yalanı duymuşluğunuz var mı? - Hayır, duymadık!

 Dedi Vezirler.

Çoban, kalkarak yırtık- pırtık şapkasını giydi ve çıkıp gitti.

Kral’ın ne kadar cimri olduğunu, kimseye tek bile altın vermediğini çok iyi biliyordu. Çarığını giymek üzereyken bir taraftan Kral ve Vezirler ne diyorlar diye dinliyordu.

Kral:

-Vezirler, görüyor musunuz, Çoban hazinedeki altınları benden alacak. Yarın da böyle duyulmamış yalan söylerse, siz, sakın duymadık demeyin, duymuşluğumuz var, ‘biliyoruz’ deyin!

            Kral’ın bu sözlerini duyan Çoban gitti. Akşama kadar koyunlarını otlatıp, kaval çaldı.

Çoban, üçüncü gün yine huzuruna çıkınca, Kral:

- Bugün, duyulmamış hangi yalanı söyleyeceksin bakalım?

Çoban:

-Babanızın çok düşmanı varmış. Yedi yıl düşmanlarıyla savaşmış. Bu savaşta gördüğü zararla babanızın hazinesi boşalmış. İşte o zaman benim babam, babanıza yüz altın ödünç vermiş. Gel gör ki babanız tam da o yıl ölmüş ve yüz altını da geri verememiş!

Vezirlerden biri fırlayarak:

- Bunu duymuşluğumuz var, bu yalanı biliyoruz!

Öbür Vezir de:

-Bunu biliyoruz!

 Kral:

-Bunu bilmeyen kim olabilir, benim de duymuşluğum var!

            Çoban hemen:

-Madem duydunuz ve biliyorsunuz, başka sözüm yok. Babanız borçlu olarak öldüğüne ve siz de onun oğlu olarak tahta sahip olduğunuza göre, o yüz altını siz vereceksiniz!

Kral, bu söz üzerine bir şey diyemedi. Sonra Vezirlerine döndü:

-Yüz altın böyle bir Çobana helâldir. Hemen verin!

Altınları alan Çoban, koynuna koydu. Hem kendisi harcadı hem de başkalarına kullandırdı.

 

(Kaynak: Lazuri P̆aramitepe, (Tbilisi, 1982) Türkçeye tercüme eden: Ali İhsan Aksamaz, “Dil-Tarih-Kültür-Gelenekleriyle Lazlar, 1. Baskı, Sorun Yayınları, İstanbul, 2000) 

 +

MAPA DO MÇ̆K̆EŞİ


Ar mapa kort̆u. Emus na uğut̆u okro xazinas var ant̆rinet̆u, (1) mara dido xezdimeri na rt̆u şeni, (2) ar okro mitişa var amet̆et̆u.

Ar dğas mapak ducoxu vezirepe muşis (3) do uʒ̆u:

- Andğaşen goylit do k̆oçepes uʒ̆vit mi çkimda malen do aʒ̆işa kianas uşignapu sum mʒudi atkven, (4) emus dido okro mepçap! (5)

Vezirepe em dğaşen igzales, kiana goyles do mapaşi notkvame iris duʒ̆ves: (6)

- Mitxani mapa çkinişa nalen do kianas uşignapu sum mʒudi atkven, emus dido okro meçaps mapakya.

Ar tuta mek̆ilu. Mapaşa miti var nuxtimun. K̆oçepek isimadept̆es:

 - Eşo mu mʒudi vuʒ̆vat mapas aʒ̆işa mitis na var ugnapunya. (7)

Ark̆ele aşo isimadept̆es do majurak̆ele aşkurinet̆es:

- Mapas mʒudi muç̆o vuʒ̆vatya.

Mʒika oraşk̆ule am ambai ar mç̆k̆eşik kognu do mapas aşo numçinu:

- Ar mʒudiş otkvaluşa sum dğas domçvi do ek̆ule iri dğas tito-tito mʒudi giʒ̆umerya.

Am ambai mapas konuğes. (8) Ažiʒinu mapas do tku:

- Em bedigoç̆veri mç̆k̆eşis mu mʒudi atkven, ma na var miçkit̆asya.

Mek̆ilu ar dğa. Mapas guri damonk̆anu (9) do nisimadu:

“Soti mç̆k̆eşik mtiniti domiʒ̆umers sum uşignapu mʒudi” yado ducoxu vezirepes:

- E, vezirepe, uʒ̆umers mapak, isimadit do goyşinit, mu mʒudi itku andğaşa kianas mu na giçkinan, (10) gogaşinan, ç̆umanis ma miʒ̆vaten.

Vezirepes em dğas do em seris toli var udverenan, ç̆umanişakis notkvame mʒudepe goişinapt̆es. (11) Majurani dğas ç̆umanişi ordo mapaşa na mextes, mapa mʒxodaris t̆u. Vezirepek mu na uçkit̆es, duʒ̆ves. (12)

Masuma dğas gobriʒ̆eri, got̆alaxeri mç̆k̆eşi mapaş cixas konodgitu, moiʒ̆k̆u kalamani do k̆uçxes na možit̆u titxu ʒ̆inek̆epeten kamaxtu mapaşi odaşa. Mapa t̆axtis xet̆u do ekole- akole eçi veziri eluxet̆u. Gobriʒ̆eri mç̆k̆eşi žiruşi, mapas ažiʒinu. (13)

- Mu mʒudi ambai momiği?

K̆itxu mapak mç̆k̆eşis do xolo ar k̆ai kogamižiʒu.

Mç̆k̆eşi çkar var goyç̆imoşu do uʒ̆u mapas:

- P̆ap̆uli çkimis jur qona uğut̆u. Ar qonas na xaçkupt̆u dik̆a, (14) mteli kianas dubağut̆u.

- Şegignapunani amk̆ata mʒudi? (15)

K̆itxu vezirepes mapak.

- Var!

Uʒ̆ves vezirepek.

Mç̆k̆eşik çkva nena var eşiğu, kiselu, gamaxtu gale, moidu kalamani, biga muşi kodikaçu do mçxurişa igzalu.

Majura dğas mç̆k̆eşi xolo komoxtu mapaşa, moiʒ̆k̆u kalamani do kamaxtu. Mapa koxen t̆axt̆i muşis do ekole- akole vezirepe eluxenan. Mç̆k̆eşi na amaxtu steri, (16) mapak mutxani uʒ̆vasunt̆u, mara mç̆k̆eşik nena goʒ̆uncubalu do uʒ̆u:

- Majura qonas p̆ap̆uli çkimik markvali xaçkupt̆u do iri ʒ̆anas na aqvet̆u ç̆uç̆uli (17) vit noğas var int̆rinet̆u.

Gaak̆viru mapas do vezirepes k̆itxu:

- Şegignepunani amk̆ata mʒudi?

- Var şemignepunan!

 Uʒ̆ves vezirepek.

Mç̆k̆eşi kiselu, xolo muşi briʒ̆eri kudi kogeitu do gale kagamaxtu. Am mapa dido xezdimeri na rt̆u (18) do çkar mitis okro var meçapt̆u (19) eyati k̆aixeşa kuçkit̆u, amuşeni mç̆k̆eşik onç̆inapt̆u kalamaniş modvalu do ark̆eleti usimint̆u:

 - Mu tkvasunonan mapa do vezirepekya.

Mç̆k̆eşi na gamaxtu steri, mapa keʒxont̆u t̆axt̆işen do vezirepes uʒ̆u:

- Vezirepe, žiropti mç̆k̆eşik xazinaşi okro goʒ̆amiğasen. Ç̆umenti mç̆k̆eşik amk̆ata uşignapu mʒudi dotkuna, (20) tkvan var şemignapunanya var tkvat, şemignapunanşo, miçkinanşo, tkvit! (21)

Mç̆k̆eşik koşignu mapaşi notkvame do igzalu.

Em dğas mç̆k̆eşik limcişa mçxuri ocvinapt̆u do p̆ilili gelaçapt̆u.

Masuma dğas xolo komextu mapaşa.

- Muperi uşignapu mʒudi tkvaginon am dğa?

Žiʒineri uʒ̆umers mapak.

- Baba skanis dido mt̆eri uqonut̆eren (22) do şkvit ʒ̆anas ok̆ok̆idinu uğut̆eren entepe k̆ala, (23) uʒ̆umers mç̆k̆eşik, am ok̆ok̆idinupes na mulurt̆u zianiten (24) baba skanişi xazina komoiçoderen. Em oras baba çkimik noʒxut̆eren baba skanis oşi okro. Baba skani em ʒ̆anas doğuru do oşi okroti kodoskideren.

Mç̆keşik aşo na tku steri, (25) ar veziri keʒxont̆u do:

- Aya mignapunan, miçkinanya!

- Aya komiçkinanya!

Tku majura vezirik.

- Aya na var uçkin, mi iqven, (26) manti şemignapunya!

Tku mapak.

- Şegignepunan do kogiçkinanşi, çkva mutu otkvaluşi var miğun. (27) Baba skanişi bere si re do t̆axt̆i muşiti si giğun. Emuşeni em oşi okro si momçaginonya!

Uʒ̆u mç̆k̆eşik mapas.

Mapas mʒika oras nena var atku, ek̆ule vezirepes uʒ̆u:

- Xalali ren amk̆ata mç̆k̆eşi şeni oşi okro, komeçit!

Komeçes oşi okro. Mç̆k̆eşik ubas komeşidu, igzalu do mukti ixmaru do çkvasti oxmarapu. (28)

+



(ʒ̆igni ok̆odginu do lit̆erat̆uruli redakʒia uxvenu Natela Kuteliak. Leksik̆oni  numʒxves Sergi Cikiak do Natela Kuteliak. Tbilisi, 1982- Redakt̆ori Zurab Tandilava- Mxat̆vari İrak̆li Qipşiže)

+


NENAPUNA / SÖZLÜK / DICTIONARY

Lazuri / Turkuli / İnglisuri

A a
ambai / haber / news
amet̆et̆u / kıyabiliyordu / s/he’d spend...
ant̆rinet̆u / sığdırabiliyordu / it; s/he could fit into...
ar/ti / bir / one
ar k̆ele / bir yan(dan) / on one hand...
ar k̆eleti / bir yan(dan) da / on other hand... too
aşkurinet̆es / korkuyorlardı / they were afraid of...
atkven / söyleyebilir / s/he can say
atku / söyleyebildi / s/he could say
aqvet̆u / sahip oldu / s/he had...
ažiʒinu / gülebildi / s/he could laugh
a(m) / bu / this
am k̆ata / böylesi / this kind...
andğa / bugün / today
andğaşa / bugüne kadar / till today
andğaşen / bugünden itibaren / begining from today
amuşeni / çünkü / because...
aşo / böyle / like this...
aya / bu/nu / this one
aʒ̆i / şimdi / now
aʒ̆işa / şimdiye kadar / till now
ekole - akole / o yan(d)a - bu yan(d)a / there and here
e(m) / şu / that
entepe / şunlar / those
entepe k̆ala /onlarla beraber / together with those
emus / şu(nd)a / in/to that
emuşeni / çünkü / because...
eşo / öyle / so

B b
baba / baba / father
bedi / talih / fate
bedigoç̆veri / talihsiz (bahtıyanık) / unlucky
bere / çocuk / child
biga / değnek / cane
briʒ̆eri / yırtık / torn

C c
cixa / kale; hapishane / fortress; prison
cixas / kalede / in fortress

Ç ç
çxuri / koyun /sheep
çxurişa / koyuna / to sheep
çkar / hiç; sıfır / nothing; zero
çkimde / bana / to me
çkimi / benim/ki / my; mine
çkimik / benim(ki) (+ e. ek) / my/mine (+ e. particle)
çkimis / benimkinde(ne) / in/to mine
çkini / bizim/ki / our/s
çkinişa / bizimkine / to ours
çkva / başka / other
çkvas / başkasına/da / to/in other one
çkvasti / başkasın(d)a da / to/in other one too

Ç̆ ç̆
ç̆uç̆uli / civciv / chick
ç̆umani / sabah / morning
ç̆umanis / sabahleyin / in morning
ç̆umani şakis / sabaha kadar / till morning
ç̆umanişi / sabahleyin / in morning
ç̆umen /yarın / tomorrow
ç̆umenti / yarın da / tomorrow too

D d
damonk̆anu / ağırlaştı / it became heavy
dğa / gün / day
dğas / gün(de) /(on) day
dğaşen / günden / from... day...
dido / çok / much; many
dik̆a / buğday / wheat
do / ve / and
doğuru / öldü / s/he died
domçvi / bekle!(beni bekle) / wait for...!
domiʒ̆umers / bana söylüyor / s/he’s saying to me...
dubağut̆u / yetiyordu / it was becoming enough
ducoxu / çağırdı / s/he called
duʒ̆ves / söylediler / they said

E e
eçi / yirmi / twenty
eluxenan / oturuyorlar / they are sitting...
eluxet̆u / oturuyordu / s/he was sitting
kiselu / kalktı / s/he stood up
keʒxont̆u / zıpladı / s/he jumped...
ek̆ule / sonra / after; then

F f
fara / defa /... time...

G g
gaak̆viru / şaşırdı / s/he was confused
gale / dışarı(da)ya / outside
gamaxtu / çıktı / s/he went out
gelaçapt̆u / çalıyordu / she was playing
giçkinan / biliyorsunuz / you know
giğun / sende... var / you have...
giʒ̆umer / söylüyorum / I am saying...
giʒ̆umerya / söylüyorum diye / saying I am saying
gobriʒ̆eri / yırtık - pırtık / torn one...
goişinapt̆es / hatırlıyorlardı / they were remembering
got̆alaxeri / çamurlanmış / muddy
goyiles / dolaştılar / they went round
goyilit / dolaşın ! / go round ! (pl.)
goyşinit / hatırlayın ! / remember ! (pl.)
goʒ̆amiğasen / elimden alacak / s/he’ll take...
goʒ̆uncubalu / kaptı / s/he took...
guri / kalp / heart

Ğ ğ
ğormoti / tanrı / god

H h
hemti / şu da / that too

X x

xaçkupt̆u / ekiyordu / s/he was coltivating
xazina / hazine / treasure
xazinas / hazinede / in/to treature
xazinaşi / hazinenin / treature’s
xet̆u / oturuyordu / s/he was sitting down
xezdimeri / elisıkı / miser
xolo / yine; yakın / again; near
xalali / helâl / lawfully earned

İ i
igzales / gittiler / they went
igzalu / gitti / s/he went
ixmaru / kullandı / s/he used
iri / her/kes;hep / every;all
iris / herkes(d)e / in/to all
isimadit / düşünün ! / think ! (pl.)
isimadupt̆es / düşünüyorlardı / they were thinking
itku / söylendi / it was said
iqven / olu(yo)r / it; s/he becomes

J j
jur/i / iki / two

K k
-k / ergatif ek / ergative particle
kagamaxtu / çıktı / s/he went out...
kalamani / çarık / rawhide sandal
kalamanişi / çarığın / rawhide sandal’s
kamaxtu / girdi / s/he entered...
kiana / dünya / world
kianas / dünyada / in world
kogamižiʒu / güldü / s/he grinned
kogitu / örttü / s/he covered
kognu / duydu / s/he heard
koxen / oturuyor / s/he is sitting down
kodikaçu / tuttu / s/he held
kodoskidu / kaldı / s/he remained
kodoskideren / kalmış / s/he had remained
kogiçkinan / biliyorsunuz / you know
kogiçkinanşi / madem biliyorsunuz / as you know (pl.)
komeçes / verdiler / they gave
komeçit / verin! / give! (pl.)
komeşidu / koydu / s/he put (p.)
komextu / gitti / s/he went
komiçkinan / biliyoruz / we know
komiçkinanya / biliyoruz diye / saying we know
komoiçodu / boşaldı / it emptied itself
komoiçoderen / boşalmıştı / it had emptied itself
komoxtu / geldi / s/he came
konodgitu / dayandı / s/he arrived...
konuğes / götürdüler / they took away...
kort̆u / vardı / there was...
koşignu / duydu / s/he heard
kuçkit̆u / biliyordu / s/he knew...
kudi / şapka / hat
kogoişaşu / şaştı; çarpıldı / s/he was surprised

K̆ k̆
k̆ai / iyi / good; well
k̆ai xeşa / iyicene / carefuly
-k̆ele / -taraf(t)a / on/to side
k̆itxu / sordu / s/he asked
k̆oçepe / adamlar / men
k̆oçepek / adamlar (+ e. ek) / men (+ e. particle)
k̆oçepes / adamlar(d)a / in/to men
k̆oçi / adam / man
k̆uçxe / ayak / foot
k̆uçxes / ayağa / onto foot

Q q
qona / tarla / field
qonas / tarlada / in field

L l
limci / akşam / evening
limcişa / akşama kadar / till evening


M m
ma / ben / I
malen / gelebilir / s/he can come...
ma(n) ti / ben de / me too
majura / ikinci; diğer / second
majurani / ikincisi / second one
majura k̆ele / diğer yan(d)a(n) / on other hand...
mapa / kral / king
mapak / kral (+ ergatif ek) / king (+ e. particle)
mapakya / kral diye / saying king...
mapas / kralda / in king
mapaşa / krala / to king
mapaşi / kralın / king’s
mara / ama / but
markvali / yumurta / egg
masuma / öteki; üçüncü / other; third
mç̆k̆eşi / çoban / shepherd
mç̆k̆eşik / çoban (+ ergatif ek) / shepherd (e. particle)
mç̆k̆eşis / çoban(d)a / in/to shepherd
mç̆k̆eşi şeni / çoban için / for shepherd
mepçap / veriyorum / I am giving
meçaps / veriyor / s/he is giving
meçapt̆u / veriyordu / s/he was giving
mek̆ilu /... geçti / it passed...
mextes / gittiler / they went...
mi / kim / who
miçkinan / biliyoruz / we know
miçkinanya / biliyoruz diye / saying we know
miğun / bende... var / I have...
mitxani / her kim / whoever...
miti / kimse / anyone
mitis / kimsede / in anyone
mitişa / kimseye / to anyone
miʒ̆vaten / bana söyleyeceksiniz / you’ll say to me
moiʒ̆k̆u / çıkardı / s/he put off
momiği / getirdin;getir ! / you brought; bring ! (sg.)
momçaginon /... vereceksin / you’ll give
momçaginonya /... vereceksin diye / saying you’ll...
moidu / giydi / s/he put on... (p.)
moiʒ̆k̆u / çıkardı / s/he put off... (p.)
možit̆u / giyiyordu / s/he was putting on
mteli / büs/bütün; herşey / all
mt̆eri / düşman / enemy
mtini / gerçek / real
mtiniti / gerçekte de / in fact
mu / ne / what
muç̆o / nasıl / how
muk / kendisi; o / s/he
mukti / o da / s/he too
muperi / ne gibi / what sort of...
muşi / onun / its; her; his
muşis / onunkin(d)e / in/to hers; his
muşiti / onunki de / hers; his too
mutxani / nesne; bir şey / something
mutu / bir şey / anything
mʒxodari / sedir / sofa
mʒxodaris / sedirde / in sofa
mʒika / bir/az / a little/few
mʒudi / yalan / lie
mʒudiya / yalan diye / saying lie
mʒudepe / yalanlar / lies

N n
nalen / gidebilir / s/he can go
nena / dil; lisan; söz / language; tongue;word
nisimadu / düşündü / s/he thought
noğa / şehir / city
noğari / şehirli / citizen
noğas / şehirde / in city
notkvame /... dediği / what s/he said...
nulurt̆u / geliyordu / it was following
noʒxu / ödünç verdi / s/he lent
noʒxut̆eren / ödünç vermiş / she had lent...
nuxtimun / geliyor / s/he is coming...
numçinu / haber saldı / s/he sent news to...

O o
ocvinapt̆u / otlatıyordu / s/he was pasturing
oxmarapu / kullandırdı / s/he had smb. use...
ok̆ok̆idinu / muharebe / battle
ok̆ok̆idinupe / harb / war
ok̆ok̆idinupes / harbte / in war
okro / altın / gold
okro ti / altın da / gold too
onç̆inapt̆u / geciktiriyordu / s/he was delaying...
ora / zaman / time
oras / zamanda / in time
oraş k̆ule / zaman sonra / after... time
ordo / erken / early
(or)t̆u / var/dı / there/was...
oşi / yüz / (a) hundred
otkvalu / demek / to say


P p
pukiroba (purkinora) / ilkbahar / spring

P̆ p̆
p̆ap̆uli / dede / grandfather
p̆ilili / kaval / shepherd’s pipe

R r
re / sen... sın / you are... (sg.)
ren / o... dır / s/he is...
(r)t̆u /... (var)dı / (there) was...

S s
-s /... ya; ...da / to; in...
seri / gece / night
seris / geceleyin / at night
si / sen / you
skani / senin/ki / your/s (sg.)
skanis / seninkinde / in yours
skanişi / seninkinin /... of yours...
soti / bir yer(d)e / (in) anywhere
-steri /... gibi / like...
sum/i / üç / three

Ş ş
-şa /... ya; kadar / to...; till...
-şakis /... ya kadar / till...
-şen /... dan / from...
-şeni /... için; about / for; about
-şi /... nın; ca; (madem) /... of... (... ‘s... ); when; while
şkvit/i / yedi / seven

T t
-te(n) /... ile / with...
-ti /... de; da; dahi / also; too
titxu / ince / thin
tito tito / birer - birer / one by one
toli / göz / eye
tku / dedi / s/he said
tkva / siz / you (pl.)
tkvani / sizin/ki / your/s (pl.)
tkvaginon / diyeceksin / you’ll say (sg.)
tkvasenan / diyecekler / they’ll say
tkvit / deyin! / say! (pl.)
tuta / ay / moon; month
troni / sandalye / chair
tronis / sandalyede / on chair

T̆ t̆
t̆axt̆i / taht / throne
t̆axt̆işen / tahttan / from throne

U u
uba / koyun; sine / bosom
ubas / koynuna / to... bosom
uçkin / bili(yo)r / s/he knows
uçkit̆es / biliyorlardı / they knew...
udvalupan / (göz)kırpıyorlar / they are closing...
uğut̆u / onda... vardı / s/he had...
usimint̆u / dinliyordu / s/he was listening
uşegnapu / duyulmamış / unheard
uqonut̆u / onda (canlı)... vardı / they had (animate)...
uqonut̆eren / onda... varmış / she had had...
uʒ̆u / dedi / s/he said
uʒ̆umers / diyor / s/he is saying
uʒ̆vasunt̆u / diyecekti / s/he would say...
uʒ̆ves / dediler / they said
uʒ̆vit / deyin! / say! (pl.)

V v
vuʒ̆vat / söyleyelim! / let̆s say!
vuʒ̆vatya / söyleyelim diye / saying let̆s say
var / olumsuzluk eki / no/t
vezirepe / vezirler / ministers
vezirepek / vezirler (+ ergatif ek) / ministers (+ e. particle)
vezirepes / vezirler(d)e / in/to ministers
veziri / vezir / minister
vit/i / on / ten

Y y
-ya /... diye; dığı... / saying...; ... that...

Z z
ziani / ziyan / damage
zianiten / ziyanla / with damage

Ž ž
žiropt i / görüyor musunuz ? / do you see ?
žiruşi / görünce / when s/he saw
žiʒineri / gülerek /... laughing...

ʒ ʒ
ʒa / gökyüzü / sky

ʒ̆ ʒ̆
ʒ̆ana / yıl / year
ʒ̆anas / yılda / in year
ʒ̆inek̆epe / çoraplar / stockings; socks
ʒ̆inek̆epeten / çoraplarla / with stockings



NENAÇKİNA / GRAMER / GRAMMAR

Lazuri / Turkuli / İnglisuri

1. Emus na uğut̆u okro xazinas var ant̆rinet̆u...
Onda olan altını hazineye sığdıramıyordu...
The gold that s/he had wasn’t fitting into the treasure.

2... dido xezdimeri na rt̆u şeni...
... eli çok sıkı olduğu için...
... as s/he was miser...

3... mapak ducoxu vezirepe muşis...
... kral, vezirlerini çağırdı...
... the king called his ministers...

4... mi çkimde malen do aʒ̆işa kianas uşegnapu sum mʒudi atkven...
... kim bana gelebilir ve şimdiye kadar dünyada duyulmamış üç yalan söyleyebilir (se)...
... who(ever) can come to me and tell unheard three lies in the world so far...

5... emus dido okro mepçap!
... ona çok altın veririm !
... I give her/him much gold !

6... mapaşi notkvamepe iris duʒ̆ves...
... kralın dediklerini herkese söylediler...
... they said, what the king said, to everybody...

7... mitis na var ugnapunya...
... kimsenin duymadığı...
... that noone heard...

8. Am ambai mapas konuğes.
Bu haberi krala götürdüler.
They brought this news to the king.

9. Mapas guri damonk̆anu...
Kralın yüreği sıkıştı...
The king was moved with great compassion...

10... mu mʒudi itku andğaşa kianas mu na giçkinan...
... bugüne kadar dünyada söylenmiş, bildiğiniz yalan...
... the lie that you know, that was told in the world so far...

11... ç̆umani şakis notkvame mʒudepe goişinapt̆es.
... sabaha kadar, söylenmiş (tüm) yalanları hatırlıyorlardı...
... till morning they were remembering the told lies...

12. Vezirepek mu na uçkit̆es, duʒ̆ves.
Vezirler, (tüm) bildiklerini söylediler.
The ministers said that they knew.

13. Gobriʒeri mç̆k̆eşi ziruşi, mapas ažiʒinu.
Üstü başı yırtık - pırtık çobanı görünce, kral gülebildi.
When he saw the shepherd in rags, he could laugh.

14. Ar qonas na xaçkupt̆u dik̆a...
Bir tarlaya ektiği buğday...
The wheat that he was cultivating...

15. Şegignapunan-i am k̆ata mʒudi?
Böylesi (bir) yalan duydunuz mu ?
Have you ever heard such a lie ?

16. Mç̆k̆eşi na amaxtu steri...
Çoban, girer girmez...
As soon as the shepherd came in...

17... iri ʒ̆anas na aqvet̆u ç̆uç̆uli...
... her yıl sahip olduğu civciv...
... the chick that he had every year...

18. Am mapa dido xezdimeri na rt̆u...
Bu kralın eliçok sıkı olduğunu...
That this king was a very one...

19... çkar mitis okro var meçapt̆u...
... hiç kimseye altın vermediğini...
... that he wasn’t giving any golds to any one...

20... am k̆ata uşegnapu mʒudi dotku na...
... (eğer) böylesi duyulmadık (bir) yalan söylerse...
... if he had told such an unheard lie...

21... şemignapunanşo, miçkinanşo, tkvit!
... duymuşluğumuz var, biliyoruz, deyin !
...say ‘we heard’; ‘we know’ !

22. Baba skanis dido mt̆eri uqonut̆eren...
Babanın çok düşmanı varmış...
Your father had had a lot of enemies...

23... şkvit ʒ̆anas ok̆ok̆idinu uğut̆eren entepe k̆ala...
... onlarla, yedi yıl (boyunca) muharebesi varmış...
... he had had a seven - year battle with them...

24... am ok̆ok̆idinupes na mulurt̆u zianiten...
... bu harbten gelen ziyanla...
... with the damage that that war caused...

25. Mç̆k̆eşik aşo na tku steri...
Çobanın böyle demesiyle...
As soon as the shepherd said. .

26. Aya na var uçkin, mi iqven...
Bunu bilmeyen, kim olur (ki)...
Who can’t know this...

27... çkva mutu otkvaluşi var miğun.
... (söylenecek) başka sözüm yok.
... I have no other word.

28... mukti ixmaru do çkvas ti oxmarapu.
... kendisi de kullandı (ve) başkasına da kullandırdı.
... he used, too and he had the others use.

 

(Latinuri do Kortuli Alboniten ağani t̆ekst̆i, Lazuri- Turkuli- İngilisuri leksik̆oni do gramat̆ik̆uli analizepe doxaziru Ali İhsan Aksamazik / İstanbul, 29 IV 1999)

+

მაფა დო მჭკეში


არ მაფა ქორტუ. ემუს ნა უღუტუ ოქრო ხაზინას ვარ ანტრინეტუ, მარა დიდო ხეზდიმერი ნა რტუ შენი, არ ოქრო მითიშა ვარ ამეტეტუ.

არ დღას მაფაქ დუჯოხუ ვეზირეფე მუშის დო უწუ:

- ანდღაშენ გოჲლით დო კოჩეფეს უწვით მი ჩქიმდა მალენ დო აწიშა ქიანას უშიგნაფუ სუმ მცუდი ათქვენ, ემუს დიდო ოქრო მეფჩაფ!

ვეზირეფე ემ დღაშენ იგზალეს, ქიანა გოჲლეს დო მაფაში ნოთქვამე ირის დუწვეს:

- მითხანი მაფა ჩქინიშა ნალენ დო ქიანას უშიგნაფუ სუმ მცუდი ათქვენ, ემუს დიდო ოქრო მეჩაფს მაფაქჲა.

არ თუთა მეკილუ. მაფაშა მითი ვარ ნუხთიმუნ. კოჩეფექ ისიმადეფტეს:

 - ეშო მუ მცუდი ვუწვათ მაფას აწიშა მითის ნა ვარ უგნაფუნჲა.

არკელე აშო ისიმადეფტეს დო მაჟურაკელე აშქურინეტეს:

- მაფას მცუდი მუჭო ვუწვათჲა.

მციქა ორაშკულე ამ ამბაი არ მჭკეშიქ ქოგნუ დო მაფას აშო ნუმჩინუ:

- არ მცუდიშ ოთქვალუშა სუმ დღას დომჩვი დო ეკულე ირი დღას თითო-თითო მცუდი გიწუმერჲა.

ამ ამბაი მაფას ქონუღეს. აძიცინუ მაფას დო თქუ:

- ემ ბედიგოჭვერი მჭკეშის მუ მცუდი ათქვენ, მა ნა ვარ მიჩქიტასჲა.

მეკილუ არ დღა. მაფას გური დამონკანუ დო ნისიმადუ:

სოთი მჭკეშიქ მთინითი დომიწუმერს სუმ უშიგნაფუ მცუდიჲადო დუჯოხუ ვეზირეფეს:

- , ვეზირეფე, უწუმერს მაფაქ, ისიმადით დო გოჲშინით, მუ მცუდი ითქუ ანდღაშა ქიანას მუ ნა გიჩქინან, გოგაშინან, ჭუმანის მა მიწვათენ.

ვეზირეფეს ემ დღას დო ემ სერის თოლი ვარ უდვერენან, ჭუმანიშაქის ნოთქვამე მცუდეფე გოიშინაფტეს. მაჟურანი დღას ჭუმანიში ორდო მაფაშა ნა მეხთეს, მაფა მცხოდარის ტუ. ვეზირეფექ მუ ნა უჩქიტეს, დუწვეს.

მასუმა დღას გობრიწერი, გოტალახერი მჭკეში მაფაშ ჯიხას ქონოდგითუ, მოიწკუ ქალამანი დო კუჩხეს ნა მოძიტუ თითხუ წინეკეფეთენ ქამახთუ მაფაში ოდაშა. მაფა ტახთის ხეტუ დო ექოლე- აქოლე ეჩი ვეზირი ელუხეტუ. გობრიწერი მჭკეში ძირუში, მაფას აძიცინუ.

- მუ მცუდი ამბაი მომიღი?

კითხუ მაფაქ მჭკეშის დო ხოლო არ კაი ქოგამიძიცუ.

მჭკეში ჩქარ ვარ გოჲჭიმოშუ დო უწუ მაფას:

- პაპული ჩქიმის ჟურ ყონა უღუტუ. არ ყონას ნა ხაჩქუფტუ დიკა, მთელი ქიანას დუბაღუტუ.

- შეგიგნაფუნანი ამკათა მცუდი?

კითხუ ვეზირეფეს მაფაქ.

- ვარ!

უწვეს ვეზირეფექ.

მჭკეშიქ ჩქვა ნენა ვარ ეშიღუ, ქისელუ, გამახთუ გალე, მოიდუ ქალამანი, ბიგა მუში ქოდიქაჩუ დო მჩხურიშა იგზალუ.

მაჟურა დღას მჭკეში ხოლო ქომოხთუ მაფაშა, მოიწკუ ქალამანი დო ქამახთუ. მაფა ქოხენ ტახტი მუშის დო ექოლე- აქოლე ვეზირეფე ელუხენან. მჭკეში ნა ამახთუ სთერი,  მაფაქ მუთხანი უწვასუნტუ, მარა მჭკეშიქ ნენა გოწუნჯუბალუ დო უწუ:

- მაჟურა ყონას პაპული ჩქიმიქ მარქვალი ხაჩქუფტუ დო ირი წანას ნა აყვეტუ ჭუჭული ვით ნოღას ვარ ინტრინეტუ.

გააკვირუ მაფას დო ვეზირეფეს კითხუ:

- შეგიგნეფუნანი ამკათა მცუდი?

- ვარ შემიგნეფუნან!

 უწვეს ვეზირეფექ.

მჭკეში ქისელუ, ხოლო მუში ბრიწერი ქუდი ქოგეითუ დო გალე ქაგამახთუ. ამ მაფა დიდო ხეზდიმერი ნა რტუ დო ჩქარ მითის ოქრო ვარ მეჩაფტუ ეჲათი კაიხეშა ქუჩქიტუ, ამუშენი მჭკეშიქ ონჭინაფტუ ქალამანიშ მოდვალუ დო არკელეთი უსიმინტუ:

 - მუ თქვასუნონან მაფა დო ვეზირეფექჲა.

მჭკეში ნა გამახთუ სთერი, მაფა ქეცხონტუ ტახტიშენ დო ვეზირეფეს უწუ:

- ვეზირეფე, ძიროფთი მჭკეშიქ ხაზინაში ოქრო გოწამიღასენ. ჭუმენთი მჭკეშიქ ამკათა უშიგნაფუ მცუდი დოთქუნა, თქვან ვარ შემიგნაფუნანჲა ვარ თქვათ, შემიგნაფუნანშო, მიჩქინანშო, თქვით!

მჭკეშიქ ქოშიგნუ მაფაში ნოთქვამე დო იგზალუ.

ემ დღას მჭკეშიქ ლიმჯიშა მჩხური ოჯვინაფტუ დო პილილი გელაჩაფტუ.

მასუმა დღას ხოლო ქომეხთუ მაფაშა.

- მუფერი უშიგნაფუ მცუდი თქვაგინონ ამ დღა?

ძიცინერი უწუმერს მაფაქ.

- ბაბა სქანის დიდო მტერი უყონუტერენ დო შქვით წანას ოკოკიდინუ უღუტერენ ენთეფე კალა, უწუმერს მჭკეშიქ, ამ ოკოკიდინუფეს ნა მულურტუ ზიანითენ ბაბა სქანიში ხაზინა ქომოიჩოდერენ. ემ ორას ბაბა ჩქიმიქ ნოცხუტერენ ბაბა სქანის ოში ოქრო. ბაბა სქანი ემ წანას დოღურუ დო ოში ოქროთი ქოდოსქიდერენ.

მჭქეშიქ აშო ნა თქუ სთერი, არ ვეზირი ქეცხონტუ დო:

- აჲა მიგნაფუნან, მიჩქინანჲა!

- აჲა ქომიჩქინანჲა!

თქუ მაჟურა ვეზირიქ.

- აჲა ნა ვარ უჩქინ, მი იყვენ, მანთი შემიგნაფუნჲა!

თქუ მაფაქ.

- შეგიგნეფუნან დო ქოგიჩქინანში, ჩქვა მუთუ ოთქვალუში ვარ მიღუნ. ბაბა სქანიში ბერე სი რე დო ტახტი მუშითი სი გიღუნ. ემუშენი ემ ოში ოქრო სი მომჩაგინონჲა!

უწუ მჭკეშიქ მაფას.

მაფას მციქა ორას ნენა ვარ ათქუ, ეკულე ვეზირეფეს უწუ:

- ხალალი რენ ამკათა მჭკეში შენი ოში ოქრო, ქომეჩით!

ქომეჩეს ოში ოქრო. მჭკეშიქ უბას ქომეშიდუ, იგზალუ დო მუქთი იხმარუ დო ჩქვასთი ოხმარაფუ.

+
(
წიგნი ოკოდგინუ დო ლიტერატურული რედაქცია უხვენუ ნათელა ქუთელიაქ. ლექსიკონი ნუმცხვეს სერგი ჯიქიაქ დო ნათელა ქუთელიაქ. თბილისი, 1982- რედაქტორი ზურაბ თანდილავა- მხატვარი ირაკლი ყიფშიძე)

 


ʒ̆igni ok̆odginu do lit̆erat̆uruli redakʒia uxvenu Natela Kuteliak. Leksik̆oni numʒxves Sergi Cikiak do Natela Kuteliak. Tbilisi, 1982- Redakt̆ori Zurab Tandilava- Mxat̆vari İrak̆li Qipşiže)/ Kaynak: Lazuri P̆aramitepe, (Türkçeye tercüme eden, cümle analizleri ve Lazca- Türkçe- İngilizce sözlük: Ali İhsan Aksamaz), (Latinuri do Kortuli Alboniten ağani t̆ekst̆i, Lazuri- Turkuli- İngilisuri leksik̆oni do gramat̆ik̆uli analizepe doxaziru Ali İhsan Aksamazik,  İstanbul, 1999). Ayrıca Bkz.: “Dil-Tarih-Kültür-Gelenekleriyle Lazlar, 1. Baskı, Sorun Yayınları, İstanbul, 2000.


aksamaz@gmail.com